son

listen to the pronunciation of son
Türkçe - İngilizce
end

There will be an economic crisis at the end of this year. - Bu yılın sonunda bir ekonomik kriz olacak.

In the near future, we will be able to put an end to AIDS. - Yakın gelecekte, AIDS'e son verebileceğiz.

final

The lioness finally gave chase to the gazelle. - Dişi aslan sonunda ceylanı kovaladı.

He finally became the president of IBM. - O, sonunda IBM'in başkanı oldu.

ultimate

The argument is rigorous and coherent but ultimately unconvincing. - Bu tartışma titiz ve tutarlı ama sonuçta inandırıcı.

Ultimately, he ended up going to school. - Sonuçta, okula gitmeye son verdi.

recent

Recently, they have not been giving her her paycheck on time. - Son zamanlarda, ona maaş çekini zamanında vermiyorlar.

Recent advances in medicine are remarkable. - Tıptaki son gelişmeler dikkat çekiyor.

last

Date of last revision of this page: 2010-11-03 - Bu sayfanın son güncellenme tarihi: 2010.11.03

Lastly, she went to America. - Son olarak o Amerika'ya gitti.

latest

His motorcycle is the latest model. - Onun motosikleti en son model.

His latest novel is well worth reading. - Onun en son romanı okumaya değer.

finish

I'll come over after I finish the work. - İşi bitirdikten sonra uğrayacağım.

A few minutes after he finished his work, he went to bed. - İşini bitirdikten birkaç dakika sonra, o yatmaya gitti.

result

Many diseases result from poverty. - Çoğu hastalık yoksulluktan sonuçlanır.

The situation resulted in violence. - Durum şiddetle sonuçlandı.

conclusion

I came to the conclusion that I had been deceived. - Ben aldatılmış olduğum sonucuna vardım.

We came to the conclusion that we should help him. - Ona yardım etmemiz gerektiği sonucuna vardık.

supreme

It made me supremely happy. - Bu beni son derece mutlu etti.

last; recent; latest; final; definitive; last; end, conclusion, close; ending; final; expiration; end, death; result; breakup; placenta, afterbirth
end-all
expire

My driver's license expires at the end of this month. - Sürücü lisansım bu ayın sonunda sona eriyor.

The contract expires today. - Antlaşma bugün sona eriyor.

breakup
water

The water pipes froze and then burst. - Su boruları dondu ve sonra patladı.

I don't feel well after drinking that water. - Ben o suyu içtikten sonra, iyi hissetmiyorum.

lag
(Tıp) secundines
the last

The last time I went to China, I visited Shanghai. - Çin'e gittiğim en son zaman, Şangay'ı ziyaret ettim.

Yesterday was the last day of school. - Dün okulun son günüydü.

(Bilgisayar) in the last

Advances in science and technology and other areas of society in the last 100 years have brought to the quality of life both advantages and disadvantages. - Son 100 yılın bilim ve teknoloji ve topluluğun diğer alanlarındaki gelişmeler hayat kalitesine hem avantajlar hem de dezavantajlar getirdi.

In the last analysis, methods don't educate children; people do. - Son analizlerde, metotlar çocukları eğitmezler; insanlar eğitir.

terminatory
(Tıp) sone

I heard there were many double suicides in Sonezaki. - Sonezaki'de birçok çift intihar olduğunu duydum.

Monica Sone was a Japanese-American writer. - Monica Sone, Japon asıllı Amerikalı bir yazardı.

firm

He took charge of the firm after his father's death. - O, babasının ölümünden sonra firmanın sorumluluğunu üstüne aldı.

After fifteen years at a building firm, Bill Pearson was given the responsible position of area manager. - Bir inşaat şirketinde on beş yıldan sonra, Bill Pearson'a sorumlu bölge müdürü pozisyonu verildi.

(Bilgisayar) to
concluding

I was too hasty in concluding that he was lying. - Onun yalan söylediği sonucuna varmada çok aceleci davrandım.

Members of the board will meet for a concluding session on March 27, 2013. - Yönetim kurulu üyeleri, 27 Mart 2013 tarihinde bir sonuç oturumu için bir araya gelecek.

utter

He was utterly perplexed. - O son derece şaşırmıştı.

Tom was utterly disappointed. - Tom son derece hayal kırıklığına uğradı.

inappellable
tip
death

He took charge of the firm after his father's death. - O, babasının ölümünden sonra firmanın sorumluluğunu üstüne aldı.

You shouldn't sleep with a coal stove on because it releases a very toxic gas called carbon monoxide. Sleeping with a coal stove running may result in death. - Kömür sobasıyla uyumamalısınız. Çünkü karbonmonoksit olarak adlandırılan çok zehirli bir gaz içerir. Kömür sobasıyla uyumak ölümle sonuçlanabilir.

all in all

All in all, after ten years of searching, my friend got married to a girl from the Slantsy region. - Her şeyi düşünerek, on yıllık araştırmadan sonra, arkadaşım Slantsy bölgesinden bir kızla evlendi.

All in all, how many different schools have you attended? - Sonuçta, kaç tane farklı okula devam ettin?

tail
kiss-off
(deyim) fag-end
desistence
lag end
foot

It is fun playing football after school. - Okuldan sonra futbol oynamak eğlencelidir.

After slapping Tom's right cheek, Mary stomped on his left foot. - Mary, Tom'un sağ yanağına tokat attıktan sonra, sol ayağının üstünde tepindi.

aftermath
cross-section
culminate

The European Union is set up with the aim of ending the frequent and bloody wars between neighbours, which culminated in the Second World War. - Avrupa Birliği, ikinci dünya savaşı ile sonuçlanan sık ve kanlı komşu devletler arasındaki savaşları bitirme amacıyla kuruldu.

The celebrations culminated in a spectacular fireworks display. - Kutlamalar muhteşem bir havai fişek gösterisi ile sonuçlandı.

bottom

Tom sat at the bottom of the stairs wondering what he should do next. - Tom daha sonra ne yapması gerektiğini merak ederek merdivenlerin alt kısmında oturdu.

If your baby is prone to rashes, you may want to apply diaper cream, powder, or petroleum jelly after cleaning your baby's bottom. - Bebeğiniz pişiklere eğilimli ise, bebeğinizin altını temizledikten sonra bebek bezi kremi, toz veya vazelin uygulamak isteyebilirsiniz.

lattermost
desition
expiree
latter

The end of which there were two little sketches of rhetoric and logic, the latter finishing with a specimen of a dispute in the Socratic method. - Onun sonunda konuşma sanatı ve mantık ile ilgili , Socrates metodunda herhangi bir anlaşmazlık örneği ile biten ikincisinin sonunda iki küçük skeç vardı.

Love is above money. The latter can't give as much happiness as the former. - Sevgi paranın üstündedir. Sonraki önceki kadar çok mutluluk veremez.

(Hukuk) outcome

What was the outcome of the election? - Seçimin sonucu neydi?

The game's outcome hangs on his performance. - Oyunun sonucu onun performansına bağlı.

close

Close the door after you. - Sizden sonra kapıyı kapatın.

The store is closed until further notice. - Bir sonraki duyuruya kadar mağaza kapalı.

lastly, last, at the end, after all the others
termination
conclusive
end, conclusion, termination
full stop

Please add a full stop at the end of your sentence. - Lütfen cümlenizin sonuna bir nokta ekleyin.

There needs to be a full stop at the end of a sentence. - Bir cümlenin sonunda nokta olması gerekir.

end , final , last
late

He returned home three hours later. - Üç saat sonra eve geri döndü.

Did the error occur right from the start or later on? - When? - Hata baştan sağda mı yoksa sonradan mı meydana geldi? - Ne zaman?

afterbirth; placenta
tail end
full

One should add a full stop at the end of the sentence. - Cümlenin sonunda nokta konulmalı.

I'm working full time in a bookshop until the end of September. - Eylül sonuna kadar bir kitapçıda tam gün çalışıyorum.

extremity
definitive
nth
curtains

The room looks different after I've changed the curtains. - Perdeleri değiştirmemden sonra oda farklı görünüyor.

fate

The fate of the hostages depends on the result of the negotiation. - Tutsakların kaderi görüşmenin sonucuna göre değişir.

In the end the two families accepted their fate. - Sonunda iki aile kaderini kabul etti.

sunset

We arrived about forty-five minutes after sunset. - Gün batımından yaklaşık kırk beş dakika sonra vardık.

It got cold after sunset. - Gün batımından sonra hava soğudu.

expiration
bedrock
finishing

The end of which there were two little sketches of rhetoric and logic, the latter finishing with a specimen of a dispute in the Socratic method. - Onun sonunda konuşma sanatı ve mantık ile ilgili , Socrates metodunda herhangi bir anlaşmazlık örneği ile biten ikincisinin sonunda iki küçük skeç vardı.

Tom added a few finishing touches to the painting. - Tom tabloya birkaç son rötuşları ekledi.

terminal

Sami learned he had terminal cancer. - Sami son aşamada bir kanseri olduğunu öğrendi.

denouement
secundine
quietus
ending

I like stories that have sad endings. - Hüzünlü sonları olan hikayeleri severim.

The small car boom is ending. - Küçük araba artışı sona eriyor.

kiss off
son zamanlarda
lately

I haven't seen Tom lately. - Son zamanlarda Tom'u görmedim.

I have not seen him lately. - Son zamanlarda onu görmedim

son söz
final say

Unfortunately, Tom isn't the one who has the final say on this. - Ne yazık ki, Tom bununla ilgili son sözü söyleyen kişi değil.

Tom said you have the final say. - Tom senin son söze sahip olduğunu söyledi.

son vermek
end

He tried in vain to put an end to their heated discussion. - Onların hararetli tartışmaya bir son vermek için boşuna uğraştı.

Tom wants to end this. - Tom buna bir son vermek istiyor.

son vermek
terminate
son bir çaba göstermek
spurt
son söz
last word

You can have the last word with a woman, on the condition that it is yes. - Evet olması koşuluyla, bir kadına son sözü söyleyebilirsin.

Tom is the kind of person who always has to have the last word. - Tom her zaman son sözü söylemek zorunda kalan insan türüdür.

son vermek
cease
son vermek
put an end

He tried in vain to put an end to their heated discussion. - Onların hararetli tartışmaya bir son vermek için boşuna uğraştı.

Scientists are working hard to put an end to AIDS. - Bilim adamları AIDS'e son vermek için harıl harıl çalışıyorlar.

son verme
{i} termination
son zamanlarda
recently

Direct flights between New York and Tokyo commenced recently. - New York ve Tokyo arasında doğrudan uçuşlar son zamanlarda başlamıştır.

Recently, he's been drinking too much. - Son zamanlarda, o çok fazla içki içiyor.

son bulmak
end
son günlerde
recently

Tom did some work for me recently. - Tom son günlerde benim için biraz iş yaptı.

Recently, Tom has been hanging out with Mary all the time. - Son günlerde Tom her zaman Mary ile takılıyor.

son derece
tremendously

He is tremendously handsome. - O, son derece yakışıklıdır.

It helped me out tremendously. - Bu bana son derece yardımcı oldu.

son eser
swan song
son hızla
flat out
son olarak
eventual
son olarak
ultimately
son vermek
wind up
son kullanma tarihi
Best before
son çare olarak
as a last resort
son bölüm
epilogue
son bölüm
tail
son bölüm
final section
son cümle
(Reklam) baseline
son derece
profoundly
son derece
darned
son derece
well-being
son derece
exceedingly

We're exceedingly proud of you. - Seninle son derece gurur duyuyoruz.

I thought that went exceedingly well. - Onun son derece iyi gittiğini düşünüyordum.

son derece
surpassingly
son derece
mightily
son derece
almighty
son derece
(Argo) terrifically
son derece
through-going
son derece
intensely
son derece
out-and-out
son derece
vitally
son derece
desperately

Tom desperately needs a vacation. - Tom'un son derece bir tatile ihtiyacı var.

Volunteers are desperately needed. - Gönüllülere son derece ihtiyaç vardır.

son derece
intense
son derece
extremely

The British people in general are extremely fond of their pets. - İngiliz halkı genel olarak evcil hayvanlarına son derece düşkündür.

Their equipment is extremely advanced. - Onların cihazı son derece gelişmiş.

son derece
eminently
son derece
enormously

Sami became enormously successful as a developer. - Sami bir geliştirici olarak son derece başarılı oldu.

son derece
gloating
son derece
all-fired
son derece biçimsiz
hideous
son derece dikkatsiz
sloppy
son derece komik
(Argo) killing
son derece kötü
abject
son derece modern
ultramodern
son derece sefil
wretched
son derece öfkelenmiş
red-hot
son durum
(Bilgisayar) last status
son durum incelemesi
postmortem
son ek
(Tıp) mycetes
son model
the latest

His car is the latest model. - Onun arabası son model.

His motorcycle is the latest model. - Onun motosikleti en son model.

son model
the last word
son model
(Tıp) state-of-the-art
son olarak
terminally
son olarak
once again
son olarak
in conclusion
son olarak
once for all

He gave up his attempt once for all. - O ilk ve son olarak girişiminden vazgeçti.

son olarak
once and for all

I told her once and for all that I wouldn't go shopping with her. - Onunla birlikte alışverişe gitmeyeceğimi ilk ve son olarak ona söyledim.

Turn him down once and for all. - Onu son olarak reddet.

son sonuç
(Bilgisayar) last result
son söz
the latest
son söz
cue
son söz
afterword
son teknoloji
cutting-edge technology
son teknoloji
high technology
son teknoloji
cutting edge technology
son ver
(Bilgisayar) terminate

Mary terminated our friendship. - Mary dostluğumuza son verdi.

son ver
(Bilgisayar) dismiss
son vermek
dissolve
son vermek
(deyim) bust up
son vermek
drop
son vermek
break something off
son vermek
termine
son vermek
doomed
son vermek
(deyim) bring to an end
son vermek
call a halt to
son vermek oturum vs
adjourn
son zamanlarda
in recent years

Chemistry has made notable progress in recent years. - Kimya bilimi son zamanlarda dikkate değer bir gelişim gösterdi.

son ürün
final product
son ürün
end result
son ürün
(Teknik,Tekstil) finished product
son günlerdeki
recent
son söz
say

Unfortunately, Tom isn't the one who has the final say on this. - Ne yazık ki, Tom bununla ilgili son sözü söyleyen kişi değil.

Tom said you have the final say. - Tom senin son söze sahip olduğunu söyledi.

son bulma
termination
son dakika haberi
news flash
son darbe
settler
son model
brand new

son model araba aldım.

son zamanlarda
recent

I've been sluggish recently. - Son zamanlarda tembelleştim.

Recently, they have not been giving her her paycheck on time. - Son zamanlarda, ona maaş çekini zamanında vermiyorlar.

son derece
immensely

It bothers me immensely. - Bu beni son derece rahatsız ediyor.

Tom is immensely powerful. - Tom son derece güçlü.

son günlerde
lately

She's been acting odd lately. - Son günlerde tuhaf davranmaktaydı.

Tom has been acting strangely lately. - Tom son günlerde tuhaf şekilde davranıyor.

son ver
{f} end

Let's put an end to this discussion. - Bu tartışmaya bir son verelim.

He ended his life by jumping off a bridge. - O, bir köprüden atlayarak hayatına son verdi.

son derece
highly

This mission is highly secret and extremely dangerous. - Bu misyon oldukça gizli ve son derece tehlikeli.

I recommend it highly. - Bunu son derece tavsiye ederim.

son vermek
{f} call off
son derece
{i} utmost

This is a matter of the utmost gravity. - Bu son derece bir yerçekimi sorunudur.

This is a matter of the utmost importance. - Bu son derece önemli bir mesele.

son derece
{s} sublime
son derece
{s} dire
son derece
infinitely

Doing anything no matter how small is infinitely better than doing nothing. - Ne kadar küçük bir şey yaparsan yap hiçbir şey yapmamaktan son derece daha iyidir.

I have much studied both cats and philosophers. The wisdom of cats is infinitely superior. - Hem kedileri hem de filozofları çok inceledim. Kedilerin bilgeliği son derece üstündür.

son durum
final situation
son söz
{i} epilogue
son vermek
put a stop to
son vermek
{f} chuck
son bulmak
end up
son bulmak
doom
son bulmak
come to an end
son dakika
last minute

Tom frequently waits until the last minute to pay his bills. - Tom faturasını ödemek için sıkı sık son dakikaya kadar bekler.

I knew I shouldn't have put off doing my homework until the last minute. - Son dakikaya kadar ev ödevimi ertelememiş olmam gerektiğini biliyordum.

son kullanma tarihi
expire date
son kullanma tarihi
(Tıp) expiry date
son nefes
(deyim) last breath

I will fight to the last breath. - Son nefesime kadar dövüşeceğim.

With his last breath, he told him that he was adopted. - Son nefesinde, ona evlat edinildiğini söyledi.

son nefes
expire
son nefes
(deyim) dying breath
son tarih
(Bilgisayar) expires
son tarih
due
son tarih
(Bilgisayar) end date
son verme
finish
son anda
by the skin of one's teeth
son bulmak
peter
son bulmak
windfall
son derece
most

She is a most gracious neighbor. - O, son derece nazik bir komşudur.

son derece
unco

Tom seems to be extremely uncomfortable. - Tom son derece rahatsız görünüyor.

son derece
damn
son derece
towering
son derece
terribly

Oh, I'm terribly sorry. - Oh, son derece üzgünüm.

Bruce was terribly upset when his girlfriend left him, but he soon got over it. - Bruce kız arkadaşı onu terk ettiğinde son derece üzülmüştü, ama kısa sürede atlattı.

son derece
extreme

Dynamite fishing is extremely destructive to reef ecosystems. - Dinamit balıkçılığı resif ekosistemler için son derece tahrip edicidir.

Tom is extremely thankful to Mary for her help. - Tom Mary'ye onun yardımı için son derece minnettar.

son derece
simply
son dönem
recent epoch
son gün
final date
son hız
final velocity
son hız
full speed

He headed for the door at full speed. - O, son hızla kapıya doğru gitti.

On hearing the whistle, they started at full speed. - Onlar düdük sesini duyduklarında son hızla başladılar.

son kullanma tarihi
expiration date
son olarak
last

Lastly, she went to America. - Son olarak o Amerika'ya gitti.

When did you see her last? - Onu son olarak ne zaman gördün?

son olarak
lastly

Lastly, is there anything else to share with the group ? - Son olarak, grupla paylaşılacak başka bir şey var mı?

Lastly, she went to the United States. - Son olarak, o Amerika Birleşik Devletleri'ne gitti.

son tarih
due date
son
tail end
son ver
{f} doomed
son ver
{f} terminated

Mary terminated our friendship. - Mary dostluğumuza son verdi.

son ver
put an end to
son verme
subversion
son vermek
break off
son vermek
heal
son vermek
lift
son vermek
do away with
son vermek
abrogate
son vermek
Scotch
son vermek
have done with
son zamanlarda
of late

I haven't heard from him of late. I hope he is not sick. - Son zamanlarda ondan haber almadım. Umarım hasta değildir.

I have heard nothing from him of late. - Son zamanlarda ondan haber almadım.

son zamanlarda
latterly
son ödeme
final payment
son ürün
end product
İngilizce - İngilizce
Sonora, a state of Mexico
SupraOptic Nucleus
socked on the nose
Jesus Christ, whom Christians believe to be the son of God
A male person who has such a close relationship with an older or otherwise more authoritative person that he can be regarded as a son of the other person
A male descendant

The pharaohs were believed to be sons of the Sun.

A male child, a boy or man in relation to his parents; one's male offspring

The Chinese and Indians say all too often: I want a son, not a daughter..

A familiar address to a male person from an older or otherwise more authoritative person

Son, can't you see that she's just a little girl? — Bruce Springsteen, Working on the Highway.

A male person considered to have been significantly shaped by some external influence

He was a son of the mafia system.

A male adopted person in relation to his adoption parents
{n} a male-child, native, descendant
{i} male child, male offspring
male child, as in: He brought his son and daughter to work today to teach them about our industry
A Cuban dance similar to the Bolero except that it is wilder in rhythmic accent and more violent in step pattern It is the Son which first served as a basis for the Mambo which in turn became the triple Mambo, now known as Cha Cha This slow rhythmic dance was originally in 2/4 time It became Americanized and is usually played in 4/4 time
but
the divine word of God; the second person in the Trinity (incarnate in Jesus)
(Service Order Number): The SON is the number issued by the local exchange carrier to confirm the order for the ISDN service It provides a matching number for cross referencing the order to the phone company
One important form the the merging of African and Spanish influences resulted in, it is the root of most familiar styles of Afro-Cuban dance music A blend of the music of the spanish farmers (campesinos) and African slaves, it is believed to have originated in Oriente (the eastern province of Cuba) toward the end of the 19th century (slavery was abolish in 1878) It was played by small bands, using guitar or tres, maracas, guiro, claves, bongo, a marimbula and a botija The more urban style played in Havana at the beginning of the century became a national style in 1920
Most influential Cuban style initiated in the second half of the nineteenth century in the eastern province of Oriente It combines Spanish elements of the Canci n style and instruments with African rhythm and percussion Early forms were interpreted by the Campesinos and developed by the Changui groups
abbr Service Order Number
The SON is the number issued by the local exchange carrier to confirm the order for the ISDN service It provides a matching number for cross referencing the order to the phone company
Summary of Need
The son is perhaps the oldest and certainly the classic Afro-Cuban form, an almost perfect balance of African and Hispanic elements Originating in Oriente province, it surfaced in Havana around World War I and became a popular urban music played by string-and-percussion quartets and septetos Almost all the numbers Americans called rumbas were, in fact, sones "El Manicero" ("The Peanut Vendor") was a form of son derived from the street cries of Havana and called a pregon The rhythm of the son is strongly syncopated, with a basic chicka-CHUNG pulse
A male child, a boy or man in relation to his parents; ones male offspring
A native or inhabitant of some specified place; as, sons of Albion; sons of New England
An early style of Cuban dance music, resulting from the blending of African and Spanish influences; the root of most of the familiar styles of Afro-Cuban dance music It was played by small bands, using guitar or tres, maracas, guiro, claves, bongo, and other instruments
equals
A male descendant, however distant; hence, in the plural, descendants in general
A man, especially a famous man, can be described as a son of the place he comes from. New Orleans's most famous son, Louis Armstrong. sons of Africa
A male child; the male issue, or offspring, of a parent, father or mother
a male human offspring; "their son became a famous judge"; "his boy is taller than he is"
A missionary for whom one acted as trainer
the divine word of God; the second person in the Trinity (incarnate in Jesus) a male human offspring; "their son became a famous judge"; "his boy is taller than he is
feelings Some people use son as a form of address when they are showing kindness or affection to a boy or a man who is younger than them. Don't be frightened by failure, son
The Son is the Source of Reason, LOGOS, in the universe There is only one Son, one Reason, one LOGOS, one Christ (Traditionally, the LOGOS in John 1 1 was translated as "the Word," but the Greek LOGOS can also be translated as "Reason ")
The produce of anything
Jesus Christ, the Savior; called the Son of God, and the Son of man
Someone's son is their male child. He shared a pizza with his son Laurence Sam is the seven-year-old son of Eric Davies They have a son
Any young male person spoken of as a child; an adopted male child; a pupil, ward, or any other young male dependent
Son of God
Jesus Christ
Son of Man
Jesus Christ
son et lumière
An outdoor show consisting of special lighting effects projected onto a building, accompanied by music or narration

Free son et lumière shows, known as Les Clairs de Lune, are projected onto the chateau's façade nightly from July to mid-September.

son of a bitch
An objectionable person

Count Davia, like a Son of a Bitch as he is, Chop'd upon mine and the Duke of Mantuu's Equipage, and rubb'd off with our Plate, Jewels, and other Knicknacks of Inestimable Value.

son of a bitch
Any objectionable thing

This son of a bitch won’t move! Marty exclaimed as he grappled with the supermarket cart.

son of a gun
son of a bitch
son of a whore
An objectionable person

You son of a whore! How could you go behind my back with Ann?!.

son of a whore
The son of unmarried parents, an illegitimate child, a bastard
son of a whore
The son of a prostitute
son of privilege
a boy born into a wealthy or powerful family, to be raised without the hardships experienced by the poor or the working class
son of the manse
A specifically male child of the manse
son of the morning
A traveler
son-in-law egg
A boiled egg that has been shelled and then deep-fried
son-in-law eggs
plural form of son-in-law egg
son-of-a-bitch
Alternative spelling of son of a bitch
son-in-law
{n} one married to a person's daughter
Son of
ben
son of
Mac
sons
plural of son
Türkçe - Türkçe
En arkada bulunan
Olanca
Etene, eş, döl eşi, meşime, plasenta
Artık ondan ötesi veya başkası olmayan: "Son altı karıncayı Kadırga meydanında birkaç yıl evvel görmüştüm."- H. A. Yücel
Olum
Artık ondan ötesi veya başkası olmayan
Ses gürlüğü birimi
Levent Kırca'nın yönettiği bir film
En son, bitiş nihayet
Bir şeyin en arkadan gelen bölümü, bitimi, nihayet
Şimdiki zamana en yakın zamandan beri olan veya bu zamanda yapılmış, olmuş olan, ilk karşıtı: "Gündüzün son ışıklarıyla beraber sanki odadan eşya da çekiliyordu."- P. Safa
"- M
Şimdiki zamana en yakın zamandan beri olan veya bu zamanda yapılmış, olmuş olan, ilk karşıtı
Plasenta
Etene
Olum. Olanca: "Son kuvvetiyle: Ya Ali! diye bağırdı
nihayet

Tom nihayet eşcinsel olduğunu itiraf ettiğinde herkes zaten onun eşcinsel olduğunu biliyordu. - Tom sonunda kabullenmeye karar verdiğinde herkes zaten onun eşcinsel olduğunu biliyordu.

Nihayet doktorun sekreteri Tom'un adını seslendi. - Sonunda doktorun sekreteri Tom'un ismini çağırdı.

münteha
(Osmanlı Dönemi) ahir
Son günlerde
yakında
Son zamanlarda
yakınlarda
son derece
Pek çok, çok fazla
son ek
Kelimelerin kök veya gövdesine gelen ek
son nefes
Ölümden önce yaşamın son dakikaları
İngilizce - Türkçe
oğul

O, arazisini oğulları arasında dağıttı. - He distributed his land among his sons.

O, oğullarına kötü davrandı. - He behaved badly to his sons.

erkek evlat.oğul
son of a gun it kırıntısı
{i} erkek evlât

Tom bana onun için bir erkek evlat gibi olduğumu söyledi. - Tom told me I was like a son to him.

Tom mükemmel erkek evlattır. - Tom is the perfect son.

oğlu

Onun oğlu ünlü bir piyanist oldu. - His son became a famous pianist.

Küçük oğlum araba sürebiliyor. - My little son can drive a car.

{i} çocuk

Orada duran çocuk benim oğlumdur. - The boy standing over there is my son.

Şarkı söyleyen çocuk benim erkek kardeşimdir. - The boy singing a song is my brother.

{i} oğul, erkek evlat
Hazreti İsa
piç oğlu piç
evladım
Hay Allah
it oğlu it
oğlum

Benim bir oğlum ve bir de kızım var. Oğlum New York'ta ve kızım da Londra'da. - I have a son and a daughter. My son is in New York, and my daughter is in London.

Küçük oğlum araba sürebiliyor. - My little son can drive a car.

ibn
mahdum
son of a bitch
piç kurusu
son of a bitch
(Argo) itoğlu it
son of a bitch
(Argo) it herif
son of a bitch
(Argo) fırlama
son of a bitch
(Argo) aşağılık herif
son of a bitch
alçak
son of a bitch
orospu çocuğu

Ben bir orospu çocuğunun annesiyim. - I'm the mother of a son of a bitch.

son of a gun
fırlama
son of a gun
şamata herif
son-in-law
damat

Senin damat onu ona verdi, zira onun ona çok ihtiyacı vardı. - Your son-in-law gave it to him, for he needed it badly.

Tom iyi bir damat mı? - Is Tom a good son-in-law?

sons
evlad
sons
oğullar

Şimdi büyük oğullar babalarından oldukça bağımsızlar. - The elder sons are now quite independent of their father.

O, arazisini oğulları arasında dağıttı. - He distributed his land among his sons.

sons
oğlu

Tom'un iki oğlu var, İkisi de Boston'da yaşıyor. - Tom has two sons. Both of them live in Boston.

İki kızımız ve iki oğlumuz var. - We have got two daughters and two sons.

son in law
damat
sons
erkekler
sons
çoluk çocuk
son