her

listen to the pronunciation of her
Türkçe - İngilizce
every

These are on sale everywhere. - Bunlar her yerde satılıyor.

She goes running every morning. - O her sabah koşmaya gider.

any

Open an image and select an image layout. Click Open for opening an image. Click Quit for quitting the program. Image Layout feature allows you to view in any layout. - Bir resim açın ve bir resim düzeni seçin. Bir resim açmak için Aça tıklatın. Programdan çıkmak için Çıkışı tıklatın. Resim Düzeni özelliği herhangi bir düzende göstermenize olanak tanır.

Give help to anyone who needs it. - Her kimin ihtiyacı olursa ona yardım et.

(Askeri) each

The president appointed each man to the post. - Genel müdür her bir adamı görevine atadı.

Brush your teeth after each meal. - Her yemekten sonra dişlerini fırçala.

all

All that glitters is not gold. - Parlayan her şey altın değildir.

Bill is honest all the time. - Bill her zaman dürüsttür.

pan

Tom came into the living room, not wearing any pants. - Tom herhangi bir pantolon giymeden oturma odasına girdi.

Everybody started to panic. - Herkes panik yapmaya başladı.

omni

How many omnivorous children are patients in hospital? - Hastanede her şeyi yiyen kaç çocuk hasta var?

Tom is omnilingual. He can speak every language on Earth. - Tom omnilingualdir. O, Dünya'daki her dili konuşabilir.

(Bilgisayar) recur every
(Bilgisayar) start every
either

Do you know either of the two girls? - İki kızın her birini tanıyor musun?

I don't like either of them. - Ben, onlardan herhangi birini sevmiyorum.

(Bilgisayar) refresh every
(Bilgisayar) for all

That dispute has been settled once and for all. - O tartışma bir zamanlar karara bağlandı ve herkes için.

The law is equal for all. - Kanun herkes için aynıdır.

every single

I think about that every single day. - Her gün onu düşünürüm.

Tom does this every single time. - Tom bunu her zaman yapar.

soever
every; each
ladyship
per

Each person paid one thousand dollars. - Her biri bin dolar ödedi.

Although each person follows a different path, our destinations are the same. - Her insan farklı bir yol izlesede, hedeflerimiz aynıdır.

whoever

His parents helped whoever asked for their help. - Onun ebeveynleri yardımlarını isteyen herkese yardım etti.

Whoever finds the bag must bring it here. - Her kim çantayı bulursa onu buraya getirmelidir.

whatever

He believes whatever I say. - O, söylediğim her şeye inanır.

You can eat whatever you like. - Her ne istiyorsanız yiyebilirsiniz.

her biri
each

The tickets are 1,000 yen each. - Biletlerin her biri 1.000 yen.

She treated each of us to an ice cream. - O, her birimize bir dondurma ikram etti.

her yer
everywhere

A function that is differentiable everywhere is continuous. - Ayırdedilebilir bir işlev her yerde süreklidir.

She is an excellent scholar, and is recognized everywhere as such. - O, mükemmel bir bilim adamıdır, bu itibarla her yerde tanınır.

her zaman
always

Bill is always honest. - Bill her zaman dürüsttür.

Mother always gets up early in the morning. - Anne her zaman sabahları erken kalkar.

her şey
everything

The customer rejected everything that I showed her. - Müşteri, gösterdiğim her şeyi reddetti.

Don't worry, everything will be OK. - Üzülmeyin, her şey düzelecek.

her neyse
anyway

Anyway, I won't take up any more of your time. - Her neyse, daha fazla zamanını almayacağım.

Anyway, I know you must be busy, so let me go. - Her neyse, ben sizin meşgul olmak zorunda olduğunuzu biliyorum, bu yüzden gideyim.

her şey
anything

He values honor above anything else. - O, onura her şeyden daha çok değer verir.

You are a really good secretary. If you didn't take care of everything, I couldn't do anything. You are just great. - Sen gerçekten iyi bir sekretersin. Her şeyle ilgilenmemiş olsaydın , ben hiçbir şey yapamazdım. Sen harikasın.

elinden her iş gelme
versatility
her ikisi
both

Both the brothers were out. - Kardeşlerin her ikisi de dışarıdalardı.

Both of my parents were brought up in the country. - Ebeveynlerimin her ikisi de ülkede yetiştirildiler.

her ikiside
both

They are both unmarried. - Onların her ikiside evli değil.

her gün
every day

Do you study English every day? - Her gün İngilizce çalışıyor musun?

I play football every day. - Her gün futbol oynarım.

her nasılsa
somehow

Somehow, you look different today. - Her nasılsa, farklı görünüyorsun.

Somehow, he saved himself. - Her nasılsa kendini kurtardı.

her bir
each

The president appointed each man to the post. - Genel müdür her bir adamı görevine atadı.

Each of the brothers has a car. - Erkek kardeşlerin her birinin bir arabası var.

her şeye inanan
credulous
her biri ayrı olarak
respectively
her ihtimale karşı
just in case
her ihtimale karşı
keeping every possibility in mind; just in case
her yerde birden bulunan
ubiquitous
her yıl 25 Aralık tarihinde İsa'nın doğumunun kutlanıldığı Hristiyan bayramı
Christmas
her zaman olduğu gibi
as usual

They're late, as usual. - Her zaman olduğu gibi geç kaldılar.

Deliveries will continue as usual. - Teslimatlar her zaman olduğu gibi devam edecek.

her iki
both

She is paralyzed in both legs. - O, her iki bacağından felçlidir.

Both the brothers were out. - Kardeşlerin her ikisi de dışarıdalardı.

her ne zaman
whenever

Tom brings us gifts whenever he visits. - Tom her ne zaman ziyarete gelse bize hediyeler getirir.

Whenever I go to this store, they're selling freshly baked taiyaki cakes. - Bu dükkâna her ne zaman gitsem, taze pişmiş taiyaki kekleri satıyorlar.

her nasılsa
for some reason
her (bir)
every
her derde deva
panacea
her gün
daily

I speak English daily. - Her gün İngilizce konuşurum.

I speak English daily. - Her gün İngilizce konuşuyorum.

her gün işe trenle gidip gelen kimse
commuter
her iki cinse de uyan
unisex
her ne
any

Anyway, I won't take up any more of your time. - Her neyse, daha fazla zamanını almayacağım.

Anyhow, he may now be in Paris. - Her neyse, o şimdi Paris'te olabilir.

her nedense
for some reason

Women seem to like him for some reason. - Her nedense kadınlar ondan hoşlanıyor gibi görünüyor.

For some reason, people have been avoiding me like the plague ever since I got back from India. - Her nedense, Hindistan'dan döndüğümden beri insanlar benden bir veba gibi kaçıyorlar.

her tarafta
all over
her türlü
every

Mary had every reason to be satisfied. - Mary'nin tatmin olmak için her türlü sebebi vardı.

Everyone has the right to the protection of the moral and material interests resulting from any scientific, literary or artistic production of which he is the author. - Herkesin yarattığı, her türlü bilim, edebiyat veya sanat eserlerinden mütevellit manevi ve maddi menfaatlerin korunmasına hakkı vardır.

her zamanki gibi
as usual, as ever as
her şeye burnunu sokan
meddlesome
her şeye gücü yeten
almighty
her şeye inanma
credulity
her şeye kadir
almighty

Man is not as almighty as God. - İnsan Allah kadar her şeye kadir değildir.

her şeye rağmen
for all that

His story may sound false, but it is true for all that. - Onun hikayesi düzmece görünebilir fakat her şeye rağmen gerçektir.

I told her once and for all that I would not go shopping with her. - Ona bir kez söyledim ve her şeye rağmen onunla alışverişe gitmedim.

her şeye rağmen
regardless
her şeye çare bulur
resourceful
her (bir)
each
her akşam
every evening
her an
any day of the week
her an
any moment

We are expecting him any moment. - Biz her an onu bekliyorduk.

He'll be here any moment. - O, her an burada olacak.

her an
at every turn
her an
at any time

Tom may come at any time. - Tom her an gelebilir.

That could happen at any time. - O her an meydana gelebilir.

her ay
(Bilgisayar) monthly
her biri için
cum
her biri için
for each
her cuma
fridays
her daim
always
her daim
every time
her de
each time
her diğer
every other
her durum
any case
her gece
every night

Tom calls Mary every night and talks with her for at least 45 minutes. - Tom her gece Mary'yi arar ve onunla en az 45 dakika konuşur.

Tom calls Mary every night. - Tom her gece Mary'yi arar.

her gün
day after day

He comes to see his sick friend day after day. - Her gün hasta arkadaşını görmeye geliyor.

The dog waited day after day for its master's return. - Köpek her gün sahibinin dönüşünü bekledi.

her gün
(Ticaret) per diem
her günkü
day-to-day
her günkü
everyday

It's just an everyday thing. - O sadece her günkü bir şeydir.

her günkü
per diem
her günkü
routine
her günkü
usual
her günkü
diurnal
her hafta
per week
her hafta
each week
her hafta
every weekday
her halde
by all manner of means
her halde
anyhow
her halde
at discretion
her halde
at any rate
her ikisi
both of them

He wants to eat both of them. - O, onların her ikisini de yemek istiyor.

Both of them went to the window to look outside. - Her ikisi de dışarıya bakmak için pencereye gitti.

her ikisi
either

I don't know either girl. - Kızların her ikisini de tanımıyorum.

Either as a waiter at a restaurant or a bartender, both are OK. - Ya restoranda bir garson olarak ya da bir barmen , her ikisi de Tamam.

her ikisi de
both and
her ikisi de
both of

Both of them went to the window to look outside. - Her ikisi de dışarıya bakmak için pencereye gitti.

Both of his parents are well. - Anne ve babasının her ikisi de iyi.

her için
for each
her kim ise
whoever
her kim ise
no matter who
her kimse
whomever
her nasıl
however

What I most noticed about my Japanese high school, however, was the great respect shown by students toward their teachers. - Her nasılsa, Japon lisem hakkında en fazla fark ettiğim şey öğrenciler tarafından öğretmenlerine gösterilen büyük saygıydı.

her ne ise
at any rate
her ne ise
anyhow
her ne ise
anyway
her ne ise
whatever it is

Whatever it is, I'd like to know what Sami wants. - Her ne ise, Sami'nin ne istediğini bilmek isterim.

Whatever it is, I didn't do it. - O her ne ise, ben yapmadım.

her neyse
(deyim) at least
her neyse
at any rate

At any rate, I'll go to college after graduating from high school. - Her neyse, ben liseden mezun olduktan sonra üniversiteye gideceğim.

At any rate, Ozawa hurriedly took off his raincoat and quickly put it on the naked girl's shoulders. - Her neyse, Ozawa aceleyle yağmurluğunu çıkardı ve hızlı bir şekilde çıplak kızın omuzlarına koydu.

her neyse
whatsoever
her salı
tuesdays
her sene
every year
her sene
each year
her taraf
everywhere

We have people everywhere. - Her tarafta insanlar var.

I feel itchy everywhere. - Her tarafım kaşınıyor.

her tür
gamut of
her türlü
all kinds of

This shop has all kinds of foreign-language magazines. - Bu mağaza her türlü yabancı dil dergilerine sahiptir.

The athlete excelled in all kinds of sports. - Atlet her türlü sporda yükseldi.

her türlü
whatever
her vakit
all through
her yer
(deyim) up hill and down dale
her yer
every place
her yer
everyplace
her yer
anywhere

That kind of thing can't be found just anywhere. - O tür şey her yerde bulunamaz.

You may go anywhere you like. - İstediğiniz her yere gidebilirsiniz.

her yerde
everyplace
her yerde
here there and everywhere
her yerde
anywhere

Tom can sleep anywhere. - Tom her yerde uyuyabilir.

You can find the same thing anywhere. - Her yerde aynı şeyi bulabilirsin.

her yerde
no matter where
her yerde
left right and centre
her yerde
allover
her yerde
the world over
her yerinde
all over

A lot of people want peace all over the world. - Dünyanın her yerinde çok sayıda insanlar barış istiyorlar.

The branch offices of the bank are located all over Japan. - Bankanın şubeleri Japonya'nın her yerinde bulunmaktadır.

her yol
everyway
her yöne
(Havacılık) omni directional
her yöne
omnidirectional
her yıl
year in year out
her yıl
yearly
her yıl için
per annum
her yıl olduğu gibi
like every year
her yıl yapılan
(Politika, Siyaset) per annum
her zaman
forever

I am forever in trouble. - Benim her zaman başım belada.

He will forever live on in our memories. - O her zaman anılarımızda yaşayacak.

her zaman
at any time

An accident may happen at any time. - Bir kaza her zaman olabilir.

An earthquake can happen at any time. - Bir deprem her zaman olabilir.

her zaman
(deyim) for ever and a day
her zaman
every time

Every time cigarettes go up in price, many people try to give up smoking. - Her zaman sigara fiyatları yükseliyor, çok sayıda insan sigara içmeyi bırakmaya çalışıyor.

He drinks his coffee black every time. - O, her zaman kahvesini sade içer.

her zaman
e'er
her zaman
in season and out of season
her çeşit
whatever
her çeşit
gamut of
her şey
(Argo) lock, stock and barrel
her şeyden önce
before hand
her şeyden önce
start with
her şeyden önce
(deyim) first things first
her şeyden önce
primarily
her şeyden önce
above all things
her şeyden önce
in the first place
her tarafa
abroad
Her inişin bir çıkışı her çıkışın bir inişi vardır
(Atasözü) Every declivity has an acclivity and every acclivity has a declivity
her halükarda
In any case, at all events, anyway, in any event, however, howsoever, by all manner of means
her sabah
every morning
her zaman
any old time
her şeyi
everything
her şeyim
My Everything
her şeyin kötüs
everything kötüs
her yokuşun bir inişi, her inişin bir yokuşu vardır
(Atasözü) All problems eventually get worked out
her zaman her yerde var olan
omnipresent
her biri
everyone
her zaman
ever

You can't expect me to always think of everything! - Her zaman her şeyi düşünmemi bekleyemezsin.

He is stronger than ever. - O, her zamankinden daha güçlüdür.

her ne kadar
albeit
her iki
either

A referee should not favor either side. - Hakem her iki tarafı da desteklememelidir.

He can write with either hand. - O her iki eliyle yazabilir.

her ikisi de
{s} both

Both of my parents were brought up in the country. - Ebeveynlerimin her ikisi de ülkede yetiştirildiler.

Both of them went to the window to look outside. - Her ikisi de dışarıya bakmak için pencereye gitti.

her ihtimale karşı
wisely
her sene
annual
her zaman
any time

You can call me any time. - Beni her zaman arayabilirsin.

An earthquake can happen at any time. - Bir deprem her zaman olabilir.

her zaman
for ever

Tom always blames me for everything. - Tom her zaman beni her şey için suçluyor.

Tom always blames Mary for everything. - Tom her zaman Mary'yi her şey için suçluyor.

her günkü
ready
her bir
{s} every

AIDS can be stopped only if every person decides to take action against it. - Yalnızca her birey ona karşı harekete geçmeye karar verirse, AIDS durdurulabilir.

Tom comes here every few days. - Tom her birkaç günde bir buraya gelir.

her gün
each day
her halukarda
in any case

In any case, you don't need to worry. - Her halukârda endişelenmene gerek yok.

In any case you had better obey your parents. - Her halukârda ebeveynlerine itaat etsen iyi olur.

her ne
whatever

Whatever it is, I didn't do it. - O her ne ise, ben yapmadım.

Do whatever you want to do. - Her ne yapmak istiyorsan yap.

her yerde
everywhere

You can't get lost in big cities; there are maps everywhere! - Büyük kentlerde kaybolmazsın, her yerde haritalar var!

They looked everywhere for him, but couldn't find him anywhere. - Ona her yerde baktılar, ama hiçbir yerde bulamadılar.

her yönden
all over
her zaman
all the time

Bill is honest all the time. - Bill her zaman dürüsttür.

On the whole human beings want to be good, but not too good and not quite all the time. - İnsanoğlu genellikle iyi olmak ister fakat her zaman çok iyi ve sakin değil.

her zaman
invariably
her zaman
routinely
her zaman
all the while

She did nothing but cry all the while. - O her zaman ağlamaktan başka hiçbir şey yapmadı.

He kept smoking all the while. - O her zaman sigara içmeye devam etti.

her zaman
all times
her zaman
year

Japan has produced more cars than ever this year. - Japonya bu yıl her zamankinden daha çok araba üretti.

My five year old daughter always goes to kindergarten happy and full of energy. - Beş yaşındaki kızım kreşe her zaman mutlu ve enerji dolu gider.

her zaman
everytime
her zamanki
late

She came late as usual. - O, her zamanki gibi geç geldi.

As usual, Mike was late for the meeting this afternoon. - Her zamanki gibi, Mike, bu öğleden sonra toplantı için geç kalmıştı.

her zamanki gibi
as usual

She came late as usual. - O, her zamanki gibi geç geldi.

He came late as usual. - O, her zamanki gibi geç geldi.

her şekilde
all the way
hers
theat. borderlight
her şey
{i} all

One will be judged by one's appearance first of all. - Bir insan her şeyden önce görünümü ile değerlendirilecektir.

All you have to do is sign this paper. - Yapmanız gereken her şey bu evrakı imzalamaktır.

her bir
any

I am not writing about myself. Any similarity is purely coincidental. - Kendim hakkında yazmıyorum. Her bir benzerlik tamamiyle tesadüftür.

her durumda
invariably
her durumda
no matter what
her durumda
at all events
her durumda
in all cases
her durumda
anyway

Why do I have to be here anyway? - Neden her durumda burada olmak zorundayım?

her durumda
anyhow
her geçen gün
every passing day
her geçen gün
each passing day
her halukarda
either case
her iki
on both
her ne kadar
in spite of the fact that
her türlü
in any case
her yönden
in all aspects of
her zamanki
ordinary
her zamanki
habitual

Grandfather sat in his habitual place near the fire. - Büyükbaba ateşin yanındaki her zamanki yerine oturdu.

her zamanki
routine

We expected the routine, but we got the extraordinary. - Her zamanki gibi olacağını umuyorduk, ama sıra dışı bir durumla karşılaştık.

her zamanki
stock
her an
momently
her an
at all hours
her biri
all

I use a three-ring binder for all my subjects instead of a notebook for each one. - Her biri için bir dizüstü bilgisayar yerine bütün konularım için üç halkalı klasör kullanırım.

I am master of all the birds in the world, and have only to blow my whistle and every one will come to me. - Ben dünyadaki tüm kuşların efendisiyim ve sadece düdüğüme üflemek zorundayım ve her biri bana gelecektir.

her biri
each one

Each one of us should do his best. - Her birimiz elinden geleni yapmalı.

Each one is responsible for his own actions. - Her biri kendi eylemlerinden sorumludur.

her durumda
at any rate
her gün
in every day
her gün
day out

He plays Minecraft day in, day out. - O her gün Minecraft oynar.

Tom eats the same food day in and day out. - Tom her gün aynı yemeği yer.

her halde
after all
her kimse
whoever

Don't answer the door, whoever it is. - Kapıya bakma, her kimse.

Whoever did this was smart. - Bunu yapan her kimse akıllıymış.

her ne ise
whatsoever
her ne ise
whenever
her ne kadar
notwithstanding
her ne kadar
eventhough
her nedense
somehow

You look different somehow. - Her nedense farklı görünüyorsun.

Somehow I have taken a fancy to that girl. - Her nedense o kızdan hoşlanmaya başladım.

her nedense
someway
her seferinde
each time

I enjoy it more each time. - Bundan her seferinde daha çok hoşlanıyorum.

Tom made several tries, but failed each time. - Tom birkaç deneme yaptı ama her seferinde başarısız oldu.

her sene
annually
İngilizce - İngilizce
The form of she used after a preposition or as the object of a verb; that woman, that ship, etc

The lady with the green feathers in her hat. A big Gainsborough hat. I am quite sure it was Miss Hartuff..

Belonging to her

This is her book.

adv: here 32
High Efficiency Red
The hard error rate is the frequency of errors caused by permanent physical defect in the memory system The hard error rate is usually much lower than the soft error rate
Sah'english | adronato
pron. specific female; possessive form of she
Of them; their
her WEAK STRONG Her is a third person singular pronoun. Her is used as the object of a verb or a preposition. Her is also a possessive determiner
You use her to refer to a woman, girl, or female animal. I went in the room and told her I had something to say to her I really thought I'd lost her. Everybody kept asking me, `Have you found your cat?' Her is also a possessive determiner. Liz travelled round the world for a year with her boyfriend James
{p} belonging to a female or woman
Her is sometimes used to refer to a country or nation. Her is also a possessive determiner. Our reporter looks at reactions to Britain's apparently deep-rooted distrust of her EU partner
The form of the objective and the possessive case of the personal pronoun she; as, I saw her with her purse out
adj [{referring to something that belongs to a female} (This is ~ book )] punya dia (dia) 2 pron [{object pron referring to a female} (Please give ~ this letter )] dia
In written English, her is sometimes used to refer to a person without saying whether that person is a man or a woman. Some people dislike this use and prefer to use `him or her' or `them'. Talk to your baby, play games, and show her how much you enjoy her company. Her is also a possessive determiner. The non-drinking, non smoking model should do nothing to risk her reputation
Herpa 1: 43 resin Germany
le
HER-2
Human Epidermal growth factor Receptor 2
HER-2
Receptor which is the target for the drug trastuzumab in chemotherapy
Her Maj
Her Majesty
Her Majesty
A title of respect used when referring to a queen
Her Royal Highness
A title given to certain female members of a royal family, abbreviated HRH

Ladies and gentlemen, I present to you Her Royal Highness The Crown Princess Victoria.

her ass
she

Her ass is always late.

her indoors
one's wife, especially a domineering one
her heart failed her
her heart stopped beating, she became ill because of an unhealthy heart
SHE
Initialism of standard hydrogen electrode
hers
That which belongs to her; the possessive case of she, used without a following noun
she
Machinery such as cars and steam engines

She is a beautiful boat, isn't she?.

she
A female person

I asked Mary, but she said that she didn't know.

she
A ship, country or female animal
hers
{p} the femal possessive
she
{p} the pronoun personal used for a female
hers
HERS (Home Energy Rating System) is a standardized system for rating the energy efficiency of residential buildings Home Energy Rating Systems are currently governed by two national industry standards: (1) the HERS Council Guidelines, which prescribe the accepted methods and procedures for rating a home, and (2) Mortgage Industry HERS Accreditation Procedures, which prescribe the method and procedures for the certification of Home Energy System by individual governments and the national home mortgage industry
hers
pron. belonging to a specific female
hers
Hers is a third person possessive pronoun
hers
hern
hers
Home Energy Rating Systems are programs to provide the homebuyer with an estimate of a home's overall energy performance before purchase
hers
See the Note under Her, pron
hers
In written English, hers is sometimes used to refer to a person without saying whether that person is a man or a woman. Some people dislike this use and prefer to use `his or hers' or `theirs'. The author can report other people's results which more or less agree with hers
hers
pron   His
hers
Hers is sometimes used to refer to a country or nation. Used to indicate the one or ones belonging to her: If you can't find your hat, take hers. used to refer to something that belongs to or is connected with a woman, girl, or female animal that has already been mentioned
hers
You use hers to indicate that something belongs or relates to a woman, girl, or female animal. His hand as it shook hers was warm and firm He'd never seen eyes as green as hers Professor Camm was a great friend of hers
robbed her of her innocence
raped a virgin
she
This or that female; the woman understood or referred to; the animal of the female sex, or object personified as feminine, which was spoken of
she
You use she to refer to a woman, girl, or female animal who has already been mentioned or whose identity is clear. When Ann arrived home that night, she found Brian in the house watching TV She was seventeen and she had no education or employment
she
{s} about a woman, about a girl, about a female, of female origin
she
Some people use she to refer to a car or a machine. People who sail often use she to refer to a ship or boat. Hundreds of small boats clustered round the yacht as she sailed into Southampton docks. a female
she
eam
she
ella
she
Some writers may use she to refer to a person who is not identified as either male or female. They do this because they wish to avoid using the pronoun `he' all the time. Some people dislike this use and prefer to use `he or she' or `they'. The student may show signs of feeling the strain of responsibility and she may give up
she
She is sometimes used to refer to a country or nation. Britain needs new leadership if she is to help shape Europe's future
she
she WEAK STRONG She is a third person singular pronoun. She is used as the subject of a verb
she
A woman; a female; used substantively
she
pron. female person or animal currently being discussed or recently mentioned; woman; something considered to be feminine
she
{i} female person or animal; something considered to be feminine
Türkçe - Türkçe
(Osmanlı Dönemi) f. Bütün, hep, tamamen
Tekil isimlere tamlayan görevinde getirilerek birer birer olarak, "...-in hepsi" anlamını verir: "Bir hafta, her gece çalışmak suretiyle hikâyesini bitirdi."- H. E. Adıvar
Tekil isimlere tamlayan görevinde getirilerek birer birer olarak, "...-in hepsi" anlamını verir
her halde
her halükarda
HER'
(Osmanlı Dönemi) şiddet
her dem
Her zaman
her zaman
Ara vermeden, sürekli, daima, sık sık
Her zaman
daima
Her zaman
(Osmanlı Dönemi) YEKSAN
HERS
(Osmanlı Dönemi) Mersin ağacı
HERS
(Osmanlı Dönemi) Kedi
HERS
(Osmanlı Dönemi) Arslan
HERS
(Osmanlı Dönemi) Tokmak ile dövmek
Her an
anbean
Her bir
beher
Her biri
(Hukuk) BEHER
Her gece
geceleri
Her gün
yevmiye
Her gün
gündüzleri
Her gün
günde
Her gün
(Osmanlı Dönemi) KÜLLE YEVM
Her sabah
sabahları
Her yıl
yıldan yıla
Her zamanki
(Osmanlı Dönemi) ÂDÎ
Her şey
(Osmanlı Dönemi) ÂLEM
Her şey
ne
her bir
Sayılabilen şeylerin ayrı ayrı hepsi, beher
her biri
Ayrı ayrı hepsi
her gün
Süreklice, sürekli olarak
her halde
Her durumda, ne yapıp yapıp, kesinlikle, mutlaka
her ne kadar
Başına getirildiği şartlı cümledeki yargının doğru veya doğal görüldüğunü, fakat bunun yeterli olmadığını anlatır
her nedense
Sebebi bilinmez
hers
Tiyatro sahnelerinin yanlarında önden arkaya eşit bir şekilde duran lambalara verilen ad
İngilizce - Türkçe
ona

Banka ona 500 dolar ödünç verdi. - The bank lent her 500 dollars.

O, ona nerede yaşadığını sordu. - He asked her where she lived.

kendine

O kendi kendine mırıldanıyor. - She is muttering to herself.

Emi kendine yeni bir elbise ısmarladı. - Emi ordered herself a new dress.

onu

Onu sevip sevmediğini bilmiyorum. - I don't know whether you like her or not.

Onunla kahve dükkanında buluşmaya söz verdi. - He promised to meet her at the coffee shop.

dişil onun
onun

Onunla kahve dükkanında buluşmaya söz verdi. - She promised to meet her at the coffee shop.

Onun elleri buz kadar soğuktu. - Her hands were as cold as ice.

{z} dişil onu; ona; ondan; onun: He loves her. Onu seviyor. He looked at her. Ona baktı. They hated her. Ondan nefret ettiler. It pleased
kendisi

Kendisine HAYIR dedi. Yüksek sesle EVET dedi. - She said NO to herself. She said YES aloud.

Kendisini ateşle ısıttı. - She warmed herself by the fire.

ondan

Bu eski madeni paraları ondan aldım. - I got these old coins from her.

Herkes ondan iyi şekilde bahseder. - Everybody speaks well of her.

dişil onu
(dişil) onu
o
kendi

Bu, onun kendi çizimi olan bir resimdir. - This is a picture of her own painting.

Ona kendi odamı gösterdim. - I showed her my room.

her majesty
Kraliçe hazretleri
her highness
ekselansları
her highness
altes
Her conscience pricked her
Vicdanı kendisini rahatsız etti
her by
onun tarafından
her ein
Onu ein
she
o
she
{i} kadın

O bencil bir kadındır. - She is a selfish woman.

455 kadından bir kadın gebeliğinin yirminci haftasına kadar hamile olduğunu fark etmez. - One out of 455 women doesn't realize she's pregnant until the twentieth week of pregnancy.

hers
onun

Onun tarafından oraya tek başına gitmemesi tavsiye edildi. - She was advised by him not to go there by herself.

Benim kitaplarım Rumence, onunkiler ise İngilizce. - My books are in Romanian; hers are in English.

hers
dişil onunki
she
kendileri

İnsanlar kendilerini korumak için sığınaklar tasarladı. - People devised shelters in order to protect themselves.

O kekelemeye başladığında sınıf arkadaşları gülmekten kendilerini alamadılar. - When she began to stutter, her classmates couldn't help laughing.

she
dişi hayvan
she
kendisi

Mary gerçekten harika. O benim için harika bir yemek pişirdi ve bulaşıkları bile kendisi yıkadı. - Mary is really great. She cooked a wonderful meal for me and even washed the dishes herself.

Yeni bir araba satın alması için babasına baskı yaptığında Catherine'nin bir art niyeti vardı; O, arabayı kendisinin sürebileceğini umuyordu. - Catherine had an ulterior motive when she urged her father to buy a new car. She hoped that she'd be able to drive it herself.

hers
(dişil) onunki
she
(ülkeler ve taşıtlar için) o
she
(dişil) o
hers
{z} dişil onunki; onun: Take hers. Onunkini al. That's hers. O onun. That damn goat of hers is eating my roses. Onun o kör olası keçisi
hers
onunki

Bu onun tişörtü. O tişört de onunkidir. - This is her T-shirt. That T-shirt is hers, too.

Biz onun işini onunkilerle karşılaştırdık. - We compared his work with hers.

she
dişi

O, sınavı geçmek için canını dişine taktı. - She made great efforts to pass the examination.

Son elli senedir canını dişine takıp çalışıyor! Kendini tükenmiş hissetmesi çok normal! - She's been working her butt off for the last 50 years! Of course, she feels burnt out!

she
(isim) kadın
she
she bear dişi ayı
she
{z} dişil o
she
{s} dişi: she-goat keçi
take her at her word
sözüne güvenmek
her