son

listen to the pronunciation of son
Türkisch - Englisch
end

Is there any end in sight to the deepening economic crisis? - Derinleşen ekonomik krizin görünürde bir sonu var mı?

In the near future, we will be able to put an end to AIDS. - Yakın gelecekte, AIDS'e son verebileceğiz.

final

I haven't read the final page of the novel yet. - Romanın son sayfasını henüz okumadım.

The lioness finally gave chase to the gazelle. - Dişi aslan sonunda ceylanı kovaladı.

ultimate

Who will ultimately decide? - Eninde sonunda kim karar verecek?

Such considerations ultimately had no effect on their final decision. - Bu tür düşüncelerin sonuçta onların nihai kararı üzerinde herhangi bir etkisi olmamıştır.

recent

Recently, he's been drinking too much. - Son zamanlarda, o çok fazla içki içiyor.

Recently, the increasing diversity of computer use has extended far beyond the realms of the office. - Son zamanlarda, bilgisayar kullanımında artan çeşitlilik, ofis alanlarının çok ötesine uzandı.

last

The last straw breaks the camel's back. - Devenin belini kıran son saman çöpü.

Lastly, she went to America. - Son olarak o Amerika'ya gitti.

latest

His motorcycle is the latest model. - Onun motosikleti en son model.

His latest novel is well worth reading. - Onun en son romanı okumaya değer.

finish

A few minutes after he finished his work, he went to bed. - İşini bitirdikten birkaç dakika sonra, o yatmaya gitti.

I will study abroad when I have finished school. - Okulu bitirdikten sonra yurtdışında eğitim yapacağım.

result

You shouldn't sleep with a coal stove on because it releases a very toxic gas called carbon monoxide. Sleeping with a coal stove running may result in death. - Kömür sobasıyla uyumamalısınız. Çünkü karbonmonoksit olarak adlandırılan çok zehirli bir gaz içerir. Kömür sobasıyla uyumak ölümle sonuçlanabilir.

On the whole I am satisfied with the result. - Bütün olarak ben sonuçtan memnunum.

conclusion

The conclusion reached by a study is People who think their feet are smelly, have smelly feet; people who think they aren't, don't. - Bir çalışma ile ulaşılan sonuç ayaklarının pis koktuğunu düşünen insanların kötü kokan ayakları vardır; ayaklarının kötü kokmadığını düşünen insanların yoktur.

What led you to this conclusion? - Seni bu sonuca götüren nedir?

supreme

It made me supremely happy. - Bu beni son derece mutlu etti.

last; recent; latest; final; definitive; last; end, conclusion, close; ending; final; expiration; end, death; result; breakup; placenta, afterbirth
end-all
expire

The contract expires today. - Antlaşma bugün sona eriyor.

If your visa expires, you must leave China. - Vizen sona ererse Çin'i terk etmek zorundasın.

breakup
water

Water will evaporate after it is boiled. - Su kaynatıldıktan sonra buharlaşır.

What would you like after dinner? Coffee, tea, or mint water? - Akşam yemeğinden sonra ne istersin? Kahve, çay ya da nane suyu?

lag
(Tıp) secundines
the last

Yesterday was the last day of school. - Dün okulun son günüydü.

The last straw breaks the camel's back. - Devenin belini kıran son saman çöpü.

(Bilgisayar) in the last

Tom has been convicted of drunken driving twice in the last four years. - Tom son dört yılda iki kez alkollü araba sürmekten mahkûm edildi.

Advances in science and technology and other areas of society in the last 100 years have brought to the quality of life both advantages and disadvantages. - Son 100 yılın bilim ve teknoloji ve topluluğun diğer alanlarındaki gelişmeler hayat kalitesine hem avantajlar hem de dezavantajlar getirdi.

terminatory
(Tıp) sone

I heard there were many double suicides in Sonezaki. - Sonezaki'de birçok çift intihar olduğunu duydum.

Monica Sone was a Japanese-American writer. - Monica Sone, Japon asıllı Amerikalı bir yazardı.

firm

Tom lost his job because the firm decided that a robot could do his job better. - Tom işini kaybetti. Çünkü firma bir robotun onun işini daha iyi yapabildiği sonucuna vardı.

He took charge of the firm after his father's death. - Babasının ölümünden sonra firmanın sorumluluğunu o aldı.

(Bilgisayar) to
concluding

Members of the board will meet for a concluding session on March 27, 2013. - Yönetim kurulu üyeleri, 27 Mart 2013 tarihinde bir sonuç oturumu için bir araya gelecek.

I was too hasty in concluding that he was lying. - Onun yalan söylediği sonucuna varmada çok aceleci davrandım.

utter

The nineties generation in tennis has been utterly useless so far, exasperated fans say. - Teniste doksanlı nesil şimdiye kadar son derece başarısız oldu, kızgın hayranlar söylüyor.

Tom was utterly disappointed. - Tom son derece hayal kırıklığına uğradı.

inappellable
tip
death

He took charge of the firm after his father's death. - O, babasının ölümünden sonra firmanın sorumluluğunu üstüne aldı.

He took charge of the firm after his father's death. - Babasının ölümünden sonra firmanın sorumluluğunu o aldı.

all in all

All in all, how many different schools have you attended? - Sonuçta, kaç tane farklı okula devam ettin?

All in all, after ten years of searching, my friend got married to a girl from the Slantsy region. - Her şeyi düşünerek, on yıllık araştırmadan sonra, arkadaşım Slantsy bölgesinden bir kızla evlendi.

tail
kiss-off
(deyim) fag-end
desistence
lag end
foot

After slapping Tom's right cheek, Mary stomped on his left foot. - Mary, Tom'un sağ yanağına tokat attıktan sonra, sol ayağının üstünde tepindi.

When I was 17, I injured myself playing football. I collided with someone and as a result of this I broke some of my teeth. - 17 yaşındayken, futbol oynarken kendimi yaraladım. Birisiyle çarpıştım ve bunun sonucu olarak dişlerimden bazılarını kırdım.

aftermath
cross-section
culminate

The European Union is set up with the aim of ending the frequent and bloody wars between neighbours, which culminated in the Second World War. - Avrupa Birliği, ikinci dünya savaşı ile sonuçlanan sık ve kanlı komşu devletler arasındaki savaşları bitirme amacıyla kuruldu.

The celebrations culminated in a spectacular fireworks display. - Kutlamalar muhteşem bir havai fişek gösterisi ile sonuçlandı.

bottom

Tom sat at the bottom of the stairs wondering what he should do next. - Tom daha sonra ne yapması gerektiğini merak ederek merdivenlerin alt kısmında oturdu.

Tom found the wallet he thought he'd lost after searching the house from top to bottom. - Evi baştan aşağı aradıktan sonra Tom, kaybettiğini düşündüğü cüzdanı buldu.

lattermost
desition
expiree
latter

Love is above money. The latter can't give as much happiness as the former. - Sevgi paranın üstündedir. Sonraki önceki kadar çok mutluluk veremez.

Fish and meat are both nourishing, but the latter is more expensive than the former. - Hem balık hem de et besleyici fakat sonraki öncekinden daha pahalı.

(Hukuk) outcome

What was the outcome of the election? - Seçimin sonucu neydi?

The game's outcome hangs on his performance. - Oyunun sonucu onun performansına bağlı.

close

It was clear to everyone that the vote would be close. - Seçim sonucunun yakın olacağı herkes tarafından biliniyordu.

Tom closed his diary after writing about that day's events. - Tom, o günkü olaylar hakkında yazdıktan sonra günlüğü kapattı.

lastly, last, at the end, after all the others
termination
extremity
full

One should add a full stop at the end of the sentence. - Cümlenin sonunda nokta konulmalı.

The bus is full. You'll have to wait for the next one. - Otobüs dolu. Bir sonraki için beklemeniz gerekecek.

conclusive
curtains

The room looks different after I've changed the curtains. - Perdeleri değiştirmemden sonra oda farklı görünüyor.

tail end
afterbirth; placenta
fate

In the end the two families accepted their fate. - Sonunda iki aile kaderini kabul etti.

What will happen in the eternal future that seems to have no purpose, but clearly just manifested by fate? - Hiçbir amacı yokmuş gibi görünen ama var olmaktan başka bir kaderi olmadığı da açık olan bir sonsuzluktaki sonsuz gelecekte neler olacak?

late

In late August, the Allied forces captured Paris. - Ağustos ayı sonlarında İtilâf Devletleri, Paris'i ele geçirdi.

Hurry up, or you will be late for the last train. - Acele et, yoksa son treni kaçıracaksın.

end , final , last
full stop

There needs to be a full stop at the end of a sentence. - Bir cümlenin sonunda nokta olması gerekir.

One should put a full stop at the end of the sentence. - Biri cümlenin sonunda bir nokta koymalı.

end, conclusion, termination
sunset

After sunset, a thin mist appeared over the field. - Gün batımından sonra, alanın üzerinde ince bir sis belirdi.

After Tom finished watering the plants, he sat down on the porch to enjoy the sunset. - Tom bitkileri sulamayı bitirdikten sonra, o, gün batımının keyfini çıkarmak için veranda da oturdu.

terminal

Sami learned he had terminal cancer. - Sami son aşamada bir kanseri olduğunu öğrendi.

finishing

Tom joined the navy after finishing college. - Tom üniversiteyi bitirdikten sonra donanmaya katıldı.

Tom added a few finishing touches to the painting. - Tom tabloya birkaç son rötuşları ekledi.

denouement
nth
afterbirth
finis

I will study abroad when I have finished school. - Okulu bitirdikten sonra yurtdışında eğitim yapacağım.

A few minutes after he finished his work, he went to bed. - İşini bitirdikten birkaç dakika sonra, o yatmaya gitti.

expiry
ruination
bedrock
quietus
kiss off
son zamanlarda
lately

Shishir has been correcting a lot of sentences lately. - Shishir son zamanlarda bir sürü cümle düzeltmektedir.

I haven't seen anything of Mr Kimura lately. - Son zamanlarda Bay Kimura ile ilgili bir şey görmedim.

son söz
final say

Unfortunately, Tom isn't the one who has the final say on this. - Ne yazık ki, Tom bununla ilgili son sözü söyleyen kişi değil.

Unfortunately, Fadil doesn't have a final say on this. - Maalesef, Fadil'in bu konuda son sözü yok.

son vermek
end

Sami wanted to end his life. - Sami kendi hayatına son vermek istedi.

I want to put an end to the quarrel. - Ben tartışmaya bir son vermek istiyorum.

son vermek
terminate
son bir çaba göstermek
spurt
son söz
last word

You can have the last word with a woman, on the condition that it is yes. - Evet olması koşuluyla, bir kadına son sözü söyleyebilirsin.

Tom is irritating because he always has to have the last word in any argument. - Tom bir tartışmada her zaman son söze sahip olduğu için sinir bozucudur.

son vermek
cease
son vermek
put an end

He tried in vain to put an end to their heated discussion. - Onların hararetli tartışmaya bir son vermek için boşuna uğraştı.

I want to put an end to the quarrel. - Ben tartışmaya bir son vermek istiyorum.

son verme
{i} termination
son zamanlarda
recently

Direct flights between New York and Tokyo commenced recently. - New York ve Tokyo arasında doğrudan uçuşlar son zamanlarda başlamıştır.

I've been sluggish recently. - Son zamanlarda tembelleştim.

son bulmak
end
son günlerde
recently

I saw Rosalie O'Connor recently. - Son günlerde Rosalie O'Connor'ı gördüm.

Recently, Tom has been hanging out with Mary all the time. - Son günlerde Tom her zaman Mary ile takılıyor.

son derece
tremendously

He is tremendously handsome. - O, son derece yakışıklıdır.

It's tremendously exciting. - Bu son derece heyecan verici.

son eser
swan song
son hızla
flat out
son olarak
ultimately
son olarak
eventual
son vermek
wind up
son kullanma tarihi
Best before
son çare olarak
as a last resort
son bölüm
epilogue
son bölüm
tail
son bölüm
final section
son cümle
(Reklam) baseline
son derece
profoundly
son derece
(Argo) terrifically
son derece
darned
son derece
all-fired
son derece
intense
son derece
exceedingly

We're exceedingly proud of you. - Seninle son derece gurur duyuyoruz.

I thought that went exceedingly well. - Onun son derece iyi gittiğini düşünüyordum.

son derece
surpassingly
son derece
through-going
son derece
out-and-out
son derece
almighty
son derece
intensely
son derece
vitally
son derece
well-being
son derece
desperately

Tom desperately needs a vacation. - Tom'un son derece bir tatile ihtiyacı var.

Volunteers are desperately needed. - Gönüllülere son derece ihtiyaç vardır.

son derece
extremely

Dynamite fishing is extremely destructive to reef ecosystems. - Dinamit balıkçılığı resif ekosistemler için son derece tahrip edicidir.

Tom is extremely thankful to Mary for her help. - Tom Mary'ye onun yardımı için son derece minnettar.

son derece
eminently
son derece
enormously

Sami became enormously successful as a developer. - Sami bir geliştirici olarak son derece başarılı oldu.

son derece
gloating
son derece
mightily
son derece biçimsiz
hideous
son derece dikkatsiz
sloppy
son derece komik
(Argo) killing
son derece kötü
abject
son derece modern
ultramodern
son derece sefil
wretched
son derece öfkelenmiş
red-hot
son durum
(Bilgisayar) last status
son durum incelemesi
postmortem
son ek
(Tıp) mycetes
son model
the latest

His car is the latest model. - Onun arabası son model.

I have a bicycle of the latest model. - En son model bir bisikletim var.

son model
the last word
son model
(Tıp) state-of-the-art
son olarak
once and for all

Turn him down once and for all. - Onu son olarak reddet.

I want to sort this out once and for all. - Son olarak bunu tasnif etmeni istiyorum.

son olarak
terminally
son olarak
in conclusion
son olarak
once for all

He gave up his attempt once for all. - O ilk ve son olarak girişiminden vazgeçti.

son olarak
once again
son sonuç
(Bilgisayar) last result
son söz
afterword
son söz
cue
son söz
the latest
son teknoloji
cutting-edge technology
son teknoloji
high technology
son teknoloji
cutting edge technology
son ver
(Bilgisayar) terminate

Mary terminated our friendship. - Mary dostluğumuza son verdi.

son ver
(Bilgisayar) dismiss
son vermek
(deyim) bust up
son vermek
break something off
son vermek
drop
son vermek
dissolve
son vermek
doomed
son vermek
(deyim) bring to an end
son vermek
call a halt to
son vermek
termine
son vermek oturum vs
adjourn
son zamanlarda
in recent years

Chemistry has made notable progress in recent years. - Kimya bilimi son zamanlarda dikkate değer bir gelişim gösterdi.

son ürün
final product
son ürün
end result
son ürün
(Teknik,Tekstil) finished product
son günlerdeki
recent
son söz
say

Unfortunately, Fadil doesn't have a final say on this. - Maalesef, Fadil'in bu konuda son sözü yok.

Tom said you have the final say. - Tom senin son söze sahip olduğunu söyledi.

son bulma
termination
son dakika haberi
news flash
son darbe
settler
son model
brand new

son model araba aldım.

son zamanlarda
recent

Direct flights between New York and Tokyo commenced recently. - New York ve Tokyo arasında doğrudan uçuşlar son zamanlarda başlamıştır.

I've been sluggish recently. - Son zamanlarda tembelleştim.

son derece
immensely

Tom is immensely powerful. - Tom son derece güçlü.

It bothers me immensely. - Bu beni son derece rahatsız ediyor.

son günlerde
lately

Have you looked outside lately? - Son günlerde dışarıya baktın mı?

How are you feeling lately? - Son günlerde kendini nasıl hissediyorsun?

son ver
{f} end

We ended this discussion. - Bu tartışmaya son verdik.

In the near future, we will be able to put an end to AIDS. - Yakın gelecekte, AIDS'e son verebileceğiz.

son derece
highly

I would highly recommend it. - Bunu son derece tavsiye ederim.

I recommend it highly. - Bunu son derece tavsiye ederim.

son vermek
{f} call off
son derece
{i} utmost

Drive with the utmost care. - Son derece dikkatli sür.

This is a matter of the utmost gravity. - Bu son derece bir yerçekimi sorunudur.

son derece
{s} sublime
son derece
{s} dire
son derece
infinitely

Marriage should be mutually and infinitely educational. - Evlilik karşılıklı olarak ve son derece eğitici olmalı.

I have much studied both cats and philosophers. The wisdom of cats is infinitely superior. - Hem kedileri hem de filozofları çok inceledim. Kedilerin bilgeliği son derece üstündür.

son durum
final situation
son söz
{i} epilogue
son vermek
put a stop to
son vermek
{f} chuck
son bulmak
end up
son bulmak
doom
son bulmak
come to an end
son dakika
last minute

Tom chickened out at the last minute. - Tom son dakikada cesaret edemedi.

I knew I shouldn't have put off doing my homework until the last minute. - Son dakikaya kadar ev ödevimi ertelememiş olmam gerektiğini biliyordum.

son kullanma tarihi
expire date
son kullanma tarihi
(Tıp) expiry date
son nefes
(deyim) last breath

I will fight to the last breath. - Son nefesime kadar dövüşeceğim.

He has drawn his last breath. - O son nefesini çekti.

son nefes
expire
son nefes
(deyim) dying breath
son tarih
(Bilgisayar) expires
son tarih
due
son tarih
(Bilgisayar) end date
son verme
finish
son anda
by the skin of one's teeth
son bulmak
peter
son bulmak
windfall
son derece
most

She is a most gracious neighbor. - O, son derece nazik bir komşudur.

son derece
unco

Tom seems to be extremely uncomfortable. - Tom son derece rahatsız görünüyor.

son derece
damn
son derece
towering
son derece
terribly

The soup is terribly hot. - Çorba son derece sıcak.

Tom is terribly busy at this time. - Tom şu anda son derece meşgul.

son derece
extreme

Dynamite fishing is extremely destructive to reef ecosystems. - Dinamit balıkçılığı resif ekosistemler için son derece tahrip edicidir.

Tom is extremely thankful to Mary for her help. - Tom Mary'ye onun yardımı için son derece minnettar.

son derece
simply
son dönem
recent epoch
son gün
final date
son hız
final velocity
son hız
full speed

He headed for the door at full speed. - O, son hızla kapıya doğru gitti.

On hearing the whistle, they started at full speed. - Onlar düdük sesini duyduklarında son hızla başladılar.

son kullanma tarihi
expiration date
son olarak
last

Tom was the last to arrive. - Tom son olarak vardı.

Lastly, she went to America. - Son olarak o Amerika'ya gitti.

son olarak
lastly

Lastly, she went to America. - Son olarak o Amerika'ya gitti.

Lastly, is there anything else to share with the group ? - Son olarak, grupla paylaşılacak başka bir şey var mı?

son tarih
due date
son
tail end
son ver
{f} doomed
son ver
{f} terminated

Mary terminated our friendship. - Mary dostluğumuza son verdi.

son ver
put an end to
son verme
subversion
son vermek
break off
son vermek
heal
son vermek
lift
son vermek
do away with
son vermek
abrogate
son vermek
Scotch
son vermek
have done with
son zamanlarda
of late

I have heard nothing from him of late. - Son zamanlarda ondan haber almadım.

I haven't heard from him of late. I hope he is not sick. - Son zamanlarda ondan haber almadım. Umarım hasta değildir.

son zamanlarda
latterly
son ödeme
final payment
son ürün
end product
Englisch - Englisch
Sonora, a state of Mexico
SupraOptic Nucleus
socked on the nose
Jesus Christ, whom Christians believe to be the son of God
A male descendant

The pharaohs were believed to be sons of the Sun.

A male person considered to have been significantly shaped by some external influence

He was a son of the mafia system.

A male child, a boy or man in relation to his parents; one's male offspring

The Chinese and Indians say all too often: I want a son, not a daughter..

A familiar address to a male person from an older or otherwise more authoritative person

Son, can't you see that she's just a little girl? — Bruce Springsteen, Working on the Highway.

A male person who has such a close relationship with an older or otherwise more authoritative person that he can be regarded as a son of the other person
A male adopted person in relation to his adoption parents
{n} a male-child, native, descendant
{i} male child, male offspring
male child, as in: He brought his son and daughter to work today to teach them about our industry
A Cuban dance similar to the Bolero except that it is wilder in rhythmic accent and more violent in step pattern It is the Son which first served as a basis for the Mambo which in turn became the triple Mambo, now known as Cha Cha This slow rhythmic dance was originally in 2/4 time It became Americanized and is usually played in 4/4 time
but
the divine word of God; the second person in the Trinity (incarnate in Jesus)
(Service Order Number): The SON is the number issued by the local exchange carrier to confirm the order for the ISDN service It provides a matching number for cross referencing the order to the phone company
One important form the the merging of African and Spanish influences resulted in, it is the root of most familiar styles of Afro-Cuban dance music A blend of the music of the spanish farmers (campesinos) and African slaves, it is believed to have originated in Oriente (the eastern province of Cuba) toward the end of the 19th century (slavery was abolish in 1878) It was played by small bands, using guitar or tres, maracas, guiro, claves, bongo, a marimbula and a botija The more urban style played in Havana at the beginning of the century became a national style in 1920
Most influential Cuban style initiated in the second half of the nineteenth century in the eastern province of Oriente It combines Spanish elements of the Canci n style and instruments with African rhythm and percussion Early forms were interpreted by the Campesinos and developed by the Changui groups
abbr Service Order Number
The SON is the number issued by the local exchange carrier to confirm the order for the ISDN service It provides a matching number for cross referencing the order to the phone company
Summary of Need
The son is perhaps the oldest and certainly the classic Afro-Cuban form, an almost perfect balance of African and Hispanic elements Originating in Oriente province, it surfaced in Havana around World War I and became a popular urban music played by string-and-percussion quartets and septetos Almost all the numbers Americans called rumbas were, in fact, sones "El Manicero" ("The Peanut Vendor") was a form of son derived from the street cries of Havana and called a pregon The rhythm of the son is strongly syncopated, with a basic chicka-CHUNG pulse
A male child, a boy or man in relation to his parents; ones male offspring
A native or inhabitant of some specified place; as, sons of Albion; sons of New England
An early style of Cuban dance music, resulting from the blending of African and Spanish influences; the root of most of the familiar styles of Afro-Cuban dance music It was played by small bands, using guitar or tres, maracas, guiro, claves, bongo, and other instruments
equals
A male descendant, however distant; hence, in the plural, descendants in general
A man, especially a famous man, can be described as a son of the place he comes from. New Orleans's most famous son, Louis Armstrong. sons of Africa
A male child; the male issue, or offspring, of a parent, father or mother
a male human offspring; "their son became a famous judge"; "his boy is taller than he is"
A missionary for whom one acted as trainer
the divine word of God; the second person in the Trinity (incarnate in Jesus) a male human offspring; "their son became a famous judge"; "his boy is taller than he is
feelings Some people use son as a form of address when they are showing kindness or affection to a boy or a man who is younger than them. Don't be frightened by failure, son
The Son is the Source of Reason, LOGOS, in the universe There is only one Son, one Reason, one LOGOS, one Christ (Traditionally, the LOGOS in John 1 1 was translated as "the Word," but the Greek LOGOS can also be translated as "Reason ")
Jesus Christ, the Savior; called the Son of God, and the Son of man
Someone's son is their male child. He shared a pizza with his son Laurence Sam is the seven-year-old son of Eric Davies They have a son
Any young male person spoken of as a child; an adopted male child; a pupil, ward, or any other young male dependent
The produce of anything
Son of God
Jesus Christ
Son of Man
Jesus Christ
son et lumière
An outdoor show consisting of special lighting effects projected onto a building, accompanied by music or narration

Free son et lumière shows, known as Les Clairs de Lune, are projected onto the chateau's façade nightly from July to mid-September.

son of a bitch
An objectionable person

Count Davia, like a Son of a Bitch as he is, Chop'd upon mine and the Duke of Mantuu's Equipage, and rubb'd off with our Plate, Jewels, and other Knicknacks of Inestimable Value.

son of a bitch
Any objectionable thing

This son of a bitch won’t move! Marty exclaimed as he grappled with the supermarket cart.

son of a gun
son of a bitch
son of a whore
An objectionable person

You son of a whore! How could you go behind my back with Ann?!.

son of a whore
The son of a prostitute
son of a whore
The son of unmarried parents, an illegitimate child, a bastard
son of privilege
a boy born into a wealthy or powerful family, to be raised without the hardships experienced by the poor or the working class
son of the manse
A specifically male child of the manse
son of the morning
A traveler
son-in-law egg
A boiled egg that has been shelled and then deep-fried
son-in-law eggs
plural form of son-in-law egg
son-of-a-bitch
Alternative spelling of son of a bitch
son-in-law
{n} one married to a person's daughter
Son of
ben
son of
Mac
sons
plural of son
Türkisch - Türkisch
En arkada bulunan
Olanca
Etene, eş, döl eşi, meşime, plasenta
Artık ondan ötesi veya başkası olmayan: "Son altı karıncayı Kadırga meydanında birkaç yıl evvel görmüştüm."- H. A. Yücel
Olum
Artık ondan ötesi veya başkası olmayan
Ses gürlüğü birimi
Levent Kırca'nın yönettiği bir film
En son, bitiş nihayet
Bir şeyin en arkadan gelen bölümü, bitimi, nihayet
Şimdiki zamana en yakın zamandan beri olan veya bu zamanda yapılmış, olmuş olan, ilk karşıtı: "Gündüzün son ışıklarıyla beraber sanki odadan eşya da çekiliyordu."- P. Safa
"- M
Şimdiki zamana en yakın zamandan beri olan veya bu zamanda yapılmış, olmuş olan, ilk karşıtı
Plasenta
Etene
Olum. Olanca: "Son kuvvetiyle: Ya Ali! diye bağırdı
nihayet

Nihayet doktorun sekreteri Tom'un adını seslendi. - Sonunda doktorun sekreteri Tom'un ismini çağırdı.

Tom nihayet eşcinsel olduğunu itiraf ettiğinde herkes zaten onun eşcinsel olduğunu biliyordu. - Tom sonunda kabullenmeye karar verdiğinde herkes zaten onun eşcinsel olduğunu biliyordu.

münteha
(Osmanlı Dönemi) ahir
Son günlerde
yakında
Son zamanlarda
yakınlarda
son derece
Pek çok, çok fazla
son ek
Kelimelerin kök veya gövdesine gelen ek
son nefes
Ölümden önce yaşamın son dakikaları
Englisch - Türkisch
oğul

O, oğullarının her birine para verdi. - He gave money to each of his sons.

O, oğullarına kötü davrandı. - He behaved badly to his sons.

erkek evlat.oğul
son of a gun it kırıntısı
{i} erkek evlât

Tom bana bir erkek evlat gibi. - Tom is like a son to me.

Bir erkek evlat babasına itaat etmeli. - A son must obey his father.

oğlu

Küçük oğlum araba sürebiliyor. - My little son can drive a car.

Benim bir oğlum ve bir de kızım var. Oğlum New York'ta ve kızım da Londra'da. - I have a son and a daughter. My son is in New York, and my daughter is in London.

{i} çocuk

Tom oğluna çocukları yiyen bir canavar hakkındaki hikayeyi anlattı. - Tom told his son the story about a monster that ate children.

Orada duran çocuk benim oğlumdur. - The boy standing over there is my son.

{i} oğul, erkek evlat
Hazreti İsa
piç oğlu piç
evladım
Hay Allah
it oğlu it
oğlum

Oğlumuz savaşta öldü. - Our son died during the war.

Küçük oğlum araba sürebiliyor. - My little son can drive a car.

ibn
mahdum
son of a bitch
piç kurusu
son of a bitch
(Argo) it herif
son of a bitch
(Argo) fırlama
son of a bitch
(Argo) aşağılık herif
son of a bitch
(Argo) itoğlu it
son of a bitch
orospu çocuğu

Ben bir orospu çocuğunun annesiyim. - I'm the mother of a son of a bitch.

son of a bitch
alçak
son of a gun
şamata herif
son of a gun
fırlama
son-in-law
damat

Tom iyi bir damat mı? - Is Tom a good son-in-law?

Senin damat onu ona verdi, zira onun ona çok ihtiyacı vardı. - Your son-in-law gave it to him, for he needed it badly.

sons
evlad
sons
oğullar

Şimdi büyük oğullar babalarından oldukça bağımsızlar. - The elder sons are now quite independent of their father.

O, oğullarının her birine para verdi. - He gave money to each of his sons.

sons
oğlu

İki kızımız ve iki oğlumuz var. - We have got two daughters and two sons.

İnanıyorum, onun iki oğlu var. - He has two sons, I believe.

son in law
damat
sons
erkekler
sons
çoluk çocuk
son
Favoriten