birlikte

listen to the pronunciation of birlikte
Türkisch - Englisch
together

They agreed to work together. - Birlikte çalışmayı kabul ettiler.

I think that our living together has influenced your habits. - Sanırım birlikte yaşamamız senin alışkanlıklarını etkiledi.

along with

I went to Nikko along with them. - Ben onlarla birlikte Nikko'ya gittim.

Come along with us if you like. - Eğer istiyorsan bizimle birlikte gelebilirsin.

with

Come along with us if you like. - Eğer istiyorsan bizimle birlikte gelebilirsin.

I have a little money. With you and this, I am happy. - Az param var. Bununla birlikte seninle mutluyum.

joint

We run the store jointly. - Biz mağazayı birlikte çalıştırıyoruz.

shared

Fadil asked Dania to live with him in the house he shared with his grandmother. - Fadıl, Dania'dan büyükannesi ile paylaştığı evde birlikte yaşamasını istedi.

(deyim) go hand in hand
along way off
in a body
collective
(Ticaret) combination
conjunction

Bribes are something that arises in conjunction with power organizations. - Rüşvet güç örgütleri ile birlikte ortaya çıkan bir şeydir.

common

They knew they must fight together to defeat the common enemy. - Ortak düşmanı yenmek için birlikte dövüşmek zorunda olduklarını biliyorlardı.

Logic and common sense suggest that Russia, the European Union and the United States must act together. - Mantık ve sağduyu Rusya, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletlerinin birlikte hareket etmesini öneriyor.

along

Go along with the crowd. - Kalabalık ile birlikte gidin.

Come along with us if you like. - Eğer istiyorsan bizimle birlikte gelebilirsin.

ideally
in company with

He came in company with his mother. - Şirkete annesiyle birlikte geldi.

(deyim) be hand in hand
simultaneous
(Politika, Siyaset) concomitantly
associate
in tandem with
in tandem
unison
shoulder
in collaboration with
cum
in concur with
together, along, in company
as one man
(used with an infinitive) although: Bilgi dağarcığında bazı eksiklikler bulunmakla birlikte bu alanda rakipsiz. Although his knowledge is deficient in some areas, he is unrivaled in this field
in common
co
unisonous
together; with each other; as a body; together with, along with, with
jointly

We run the store jointly. - Biz mağazayı birlikte çalıştırıyoruz.

as well as

She was intelligent as well as beautiful. - O zeki olmakla birlikte güzeldi.

Everyone has the right to own property alone as well as in association with others. - Her şahıs tek başına veya başkalarıyla birlikte mal ve mülk sahibi olma hakkına sahiptir.

simultaneously
in concert
hand in hand

Industrialization often goes hand in hand with pollution. - Sanayileşme çoğu kez kirlilikle birlikte gider.

A surgeon lives with Death, his inseparable companion - I walk hand in hand with him. - Bir cerrah ayrılmaz arkadaşı olan ölümle birlikte yaşar - Ben onunla el ele yürüyorum.

in conjunction

Bribes are something that arises in conjunction with power organizations. - Rüşvet güç örgütleri ile birlikte ortaya çıkan bir şeydir.

bununla birlikte
however

We concluded, however that the price of 5,000,000 yen was too high. - Bununla birlikte, 5,000,000 Yen'lik fiyatın çok yüksek olduğuna karar verdik.

Common sense tells us, however, that there is no easy solution. - Bununla birlikte, sağduyu bize kolay bir çözüm olmadığını söylüyor.

birlikte gitmek
go with

I am ready to go with you. - Ben sizinle birlikte gitmek için hazırım.

You have to hurry if you want to go with them. - Onlarla birlikte gitmek istiyorsan acele etmelisin.

birlikte akma
confluence
birlikte olmak
accompany
birlikte hareket etmek
concert
birlikte anılmak
associate with
birlikte
(Bilgisayar) open with
birlikte
(Bilgisayar) open in
birlikte
(Bilgisayar) opens with
birlikte büyümek
adnate
birlikte değişim
(Gıda) covariance
birlikte ekim
(Tarım) intercropping
birlikte gitmek
convoy
birlikte gitmek
accompany
birlikte hareket etmek
liaise
birlikte işleme
coprocessing
birlikte sigorta
(Sigorta) coinsurance
birlikte tut
(Bilgisayar) keep together
birlikte yapılan
(Politika, Siyaset) concerted
birlikte yatmak
sleep together
birlikte yaşama
cohabiting
birlikte yaşama
living together
birlikte yaşamak
(Politika, Siyaset) co-exist
birlikte çalışan
(Bilgisayar) coworker
birlikte çalışan
synergetic
birlikte çalışan
co-operative
birlikte çalışma
interworking
birlikte çalışma
collaboration
birlikte çalışma
cooperation
birlikte çalışma
collaborate
birlikte çalışmak
concur
birlikte çalışmak
coordinate
birlikte çalışmak
muck in
birlikte çalışmak
collaborate
birlikte çalışmak
interoperate
birlikte çalışmak
(deyim) join forces
birlikte bulunma
co-existence
birlikte getirmek
to bring together
birlikte götürmek
drive with
birlikte kullanmak
to use with
birlikte oturan
living together
birlikte yaşanılanlar
live with ones
birlikte yemek yiyenlerin tümü
All who eat together
birlikte akan
confluent
birlikte akma
conflux
birlikte alınmış
agreed
birlikte arz
(Ticaret) joint supply
birlikte bağlamak
interlink
birlikte bulunmak
(Dilbilim) collocate
birlikte davacılar
(Kanun) co plaintiffs
birlikte davalılar
(Kanun) co defendants
birlikte dikmek
interplant
birlikte dokumak
interweave
birlikte ele almak
be paired with
birlikte gelmek
come along

Do you want to come along? - Birlikte gelmek ister misin?

Would you like to come along? - Birlikte gelmek ister misin?

birlikte gitmek
string along
birlikte görülmek
(Dilbilim) go about (with)
birlikte görünmek
be seen together
birlikte husumet
(Kanun) joinder of parties
birlikte hükmetme
(Kanun) adjudging jointly
birlikte imza eden
(Hukuk) co-signatory
birlikte işlem
concurrent processing
birlikte kal
kept together
birlikte kayyım
(Kanun) joint guardian
birlikte kefalet
(Kanun) co guarantees
birlikte kefalet
(Kanun) coguarantees
birlikte kitap okumak
look on
birlikte komut
(Askeri) mass command
birlikte mirasçı
(Kanun) joint heir
birlikte mülkiyet
(Kanun) co-ownership
birlikte mülkiyet
(Kanun) coownership
birlikte olan
accompanying
birlikte olmak
(Dilbilim) go about (with)
birlikte olmak
hang together
birlikte oturmak
stay with
birlikte oturmak
room together
birlikte satın alma şartı
tie in sale
birlikte satın alma şartı
tie in
birlikte savaşan devletlerden biri
cobelligerent
birlikte sürdürmek
go ahead wuth
birlikte takılmak
hobnob
birlikte takılmak
hang together
birlikte takılmak
keep company with
birlikte taşıyıcı
(Tıp) co-transporter
birlikte vakit geçirmek
consort
birlikte var olma
coexistence
birlikte vasi
(Kanun) joint guardian
birlikte yatırmak
sleep double
birlikte yaşama
common marriage
birlikte yaşama
concubinage
birlikte yaşamak
live together

Is it possible to live together and yet still be alone? - Birlikte yaşamak ve hâlâ yalnız olmak mümkün mü?

Tom and Mary and their children all live together in a small house on the outskirts of Boston. - Tom ve Mary ve çocukları hepsi Boston'un kenar mahallelerinde küçük bir evde birlikte yaşamaktadır.

birlikte yaşamak
shack up with
birlikte yaşamak
cohabit
birlikte yaşamak
to shack up (with sb/together), to cohabit
birlikte yaşanabilir
livable with
birlikte yerleşik
(Bilgisayar) coresident
birlikte çalışan
coefficient
birlikte çalışmak
team up with
birlikte çalışmak
work together

We have to work together. - Biz birlikte çalışmak zorundayız.

Tom and Mary have to work together. - Tom ve Mary birlikte çalışmak zorundalar.

birlikte çalışmak
cooperate
birlikte çalışmak
to play ball, to cooperate, to collaborate
birlikte çalışmak
team up
birlikte örmek
interweave
birlikte-yaşama
(Jeoloji) mutualism
bizimle birlikte
with us
bununla birlikte
besides
ile birlikte
along with

Tom started singing along with Mary. - Tom Mary ile birlikte şarkı söylemeye başladı.

Go along with the crowd. - Kalabalık ile birlikte gidin.

bununla birlikte
nevertheless

Nevertheless, the topic is worth discussing. - Bununla birlikte konu tartışmaya değer.

Nevertheless I think the experiment was successful. - Bununla birlikte deneyin başarılı olduğunu düşünüyorum.

bununla birlikte
though
benimle birlikte
with me
bununla birlikte
in addition to this
bununla birlikte
having said that
bununla birlikte
doch
bununla birlikte
after all
bununla birlikte
that being said
bununla birlikte
none the less
bununla birlikte
in the meantime
bununla birlikte
still
böyle olmakla birlikte
as well as
hep birlikte
bodily
hep birlikte inmek
pile off
hep birlikte inmek
pile out
ile birlikte
(Dilbilim) in company with
ile birlikte
(deyim) in common with
ile birlikte
no sooner ... than
ile birlikte
hand in hand with
ile birlikte
associated with
ile birlikte
as soon as
ile birlikte
although
ile birlikte
apart from
seninle birlikte
with you
sizinle birlikte
with you
takım (birlikte)
(Askeri) platoon
birlikte olmak
move

Tom moved home to be with his parents. - Tom ebeveynleriyle birlikte olmak için eve taşındı.

Tom moved back to Boston to be with his kids. - Tom çocuklarıyla birlikte olmak için Boston'a geri döndü.

birlikte olmak
unite
birlikte olmak
go about
birlikteler
of the
bunu faturası ile birlikte otele gönderir misiniz
Will you send it to the hotel with a receipt
bununla birlikte
for all that
bununla birlikte
at the same time
bununla birlikte
a) in addition to this b) still, nevertheless, however
dara ile birlikte ağırlık
tare and bret
evlenmeden birlikte yaşama
free love
evli olmadan birlikte yaşayan
(Argo) shacked
gerçekleşen kâr ile birlikte
cum dividend
hep birlikte
all together

The pupils began to read all together. - Öğrenciler hep birlikte okumaya başladılar.

Read after me all together. - Benden sonra hep birlikte okuyun.

hep birlikte
in a body
hep birlikte
with one accord
hep birlikte
in unison
hep birlikte
en masse
hep birlikte
in toto
hep birlikte her taraftan
at all hands
hep birlikte ve aynı anda
in chorus
hepsi birlikte
all at once
iki çiftin birlikte buluşması
double date
ile beraber/birlikte
1. together with, along with, including, inclusive of: Haşim öbür çocuklarla birlikte okula gitti. Haşim went to school along with the other children. Termosifonun fiyatı KDV'yle birlikte bir milyon liraydı. The price of the water heater, VAT included, was one million liras. 2. when, at the same time that: Kışın gelmesiyle beraber odun pahalılaştı. When winter arrived wood became more expensive. 3. although: Sadece on iki yaşında olmakla beraber motorlar hakkında epey bilgisi var. Although he's only twelve, he knows a fair bit about motors. Hakan itiraz etmekle beraber Mümtaz işin tümünü tek başına yaptı. Although Hakan objected, Mümtaz did all the work by himself. 4. as well as, apart from, besides: İyi bir şair olmakla birlikte çok yetenekli bir öğretmen. Apart from being a good poet he is also a very capable teacher
ile birlikte olmak
go around with
ile birlikte yaşamak
live with

Tom is easy to live with. - Tom ile birlikte yaşamak kolay.

Tom is hard to live with. - Tom ile birlikte yaşamak zor.

ile birlikte çalışmak
team up with
karşıt duyguların birlikte yaşanması
ambivalence
kuşların birlikte uçuş düzeni
skein
kâr ile birlikte değeri
cum dividend
kâr ile birlikte değeri
dividend on
nefesli çalgıların hep birlikte çaldığı parça
fanfare
nikâhsız birlikte yaşamak
live in sin
olmakla beraber/birlikte although: Parlak bir zekâsı olmamakla beraber para kaza
to make money. olan/olup biten all (the events) that took place. olup bitmek to happen, take place. olduğu gibi 1. as (one) is, as (it) is: İnsanları olduğu gibi kabul etmelisin. You should accept people as they are. 2. as it (they) happened: Her şeyi olduğu gibi anlatacağım. I will explain everything as it happened. 3. besides being ..., in addition to being ...; besides having ..., in addition to having ...: Hasta olduğu gibi, yoksul da. Besides being sick, he is poor. olduğu kadar 1. besides being ...; besides having ...: Oda küçük olduğu kadar, karanlık da. Besides being small, the room is dark. 2. as much as possible: Hepsini bitirmek zorunda değilsin, olduğu kadar yap. You don't have to finish it all; do what you can. Olan oldu. What's done is done. olup olacağı all: Bendeki paranın olup olacağı bu kadar. This is all the money I've got on me. Onun olup olacağı bir köy muhtarı. He'll never be anything more than the mayor of a village. Olup olacağımız toprak mı? Are we nothing more than dust? oldum bittim/oldum olası/oldum olasıya for as long as anyone can remember, from time immemorial, always. oldu olmadı It's been just about ...: Bu işe başlayalı on yıl oldu olmadı. It's been just about ten years since he began this job. olmak üzere 1. being: İşyerimizde, ikisi Fransız olmak üzere, yirmi eleman var. In our firm we have twenty personnel, two of whom are French. 2. to be on the point of being: Kahven olmak üzere. Your coffee's just about ready. olur olmaz 1. just any old, whatever, any ... that: Olur olmaz her kitabı okuma! Don't read any old book you happen to see! 2. at random, without thinking: Olur olmaz konuşma! Don't just talk whenever you feel like it
porsiyon garnitür ile birlikte mi geliyor
Does the meal come with garnish
porsiyon patates ile birlikte mi geliyor
Does the meal come with potatoes
porsiyon sebze ile birlikte mi geliyor
Does the meal come with vegetables
renklilerle birlikte yıkayın
Wash with like colors
sonraki ile birlikte
(Bilgisayar) keep with next
sonraki ile birlikte tut
(Bilgisayar) keep with next
yemekle birlikte
with meals
zatürre ve zatülcenpin birlikte ortaya çıkması
pleuropneumonia
çanların birlikte çalması
peal
Türkisch - Türkisch
Yanında, beraberinde
Bir arada, beraberce: "Doğrandı mübarek vatanın bağrı sebepsiz / Birlikte bugün bulmalıyız derdine çare."- T. Fikret
Bir arada, beraberce
ma
hep beraber
bile
maan
bununla birlikte
Buna ek olarak
bununla birlikte
Bunun böyle olduğuna bakmayarak
birlikte
Favoriten