her

listen to the pronunciation of her
Turkish - English
every

Do you study English every day? - Her gün İngilizce çalışıyor musun?

She goes running every morning. - O her sabah koşmaya gider.

any

Open an image and select an image layout. Click Open for opening an image. Click Quit for quitting the program. Image Layout feature allows you to view in any layout. - Bir resim açın ve bir resim düzeni seçin. Bir resim açmak için Aça tıklatın. Programdan çıkmak için Çıkışı tıklatın. Resim Düzeni özelliği herhangi bir düzende göstermenize olanak tanır.

Give help to anyone who needs it. - Her kimin ihtiyacı olursa ona yardım et.

(Askeri) each

Brush your teeth after each meal. - Her yemekten sonra dişlerini fırçala.

How many times does the bus run each day? - Otobüs her gün kaç kez çalışır?

all

All that glitters is not gold. - Parlayan her şey altın değildir.

Can you see anything at all there? - Orada herhangi bir şey görebiliyor musun?

pan

Everybody started to panic. - Herkes panik yapmaya başladı.

She planted some pansies in the flower bed. - Çiçekliğe bazı hercai menekşeler dikti.

omni

Only God can safely be omnipotent. - Sadece Tanrı güvenle her şeye gücü yeter olabilir.

How many omnivorous children are patients in hospital? - Hastanede her şeyi yiyen kaç çocuk hasta var?

(Bilgisayar) recur every
(Bilgisayar) start every
either

Do you know either of the two girls? - İki kızın her birini tanıyor musun?

Either way will lead you to the station. - Her iki yol da seni istasyona götürecektir.

(Bilgisayar) refresh every
(Bilgisayar) for all

For all his genius, he is as unknown as ever. - Bütün dehasına rağmen, o her zaman olduğu kadar bilinmiyor.

The law is equal for all. - Kanun herkes için aynıdır.

every single

Tom does this every single time. - Tom bunu her zaman yapar.

Every single word you say is a lie. - Söylediğin her söz bir yalan.

soever
every; each
ladyship
per

You don't marry someone you can live with — you marry the person whom you cannot live without. - Sen yaşayabileceğin herhangi biriyle evlenme - sen onsuz yaşayamayacağın kişiyle evlen.

Although each person follows a different path, our destinations are the same. - Her insan farklı bir yol izlesede, hedeflerimiz aynıdır.

whoever

Whoever comes will be welcomed. - Her gelen sıcak karşılanacak.

Give it to whoever wants it. - Onu her kim isterse ona ver.

whatever

You can eat whatever you like. - Her ne istiyorsanız yiyebilirsiniz.

I will lend you whatever book you need. - İhtiyacın olan her kitabı sana ödünç vereceğim.

her biri
each

The principal presented each of the graduates with diploma. - Okul müdürü mezunların her birine diplomasını sundu.

The tickets are 1,000 yen each. - Biletlerin her biri 1.000 yen.

her yer
everywhere

She is an excellent scholar, and is recognized everywhere as such. - O, mükemmel bir bilim adamıdır, bu itibarla her yerde tanınır.

A function that is differentiable everywhere is continuous. - Ayırdedilebilir bir işlev her yerde süreklidir.

her zaman
always

You're always singing. - Her zaman şarkı söylüyorsun.

I always get up at six. - Her zaman altıda kalkarım.

her şey
everything

Everything about him was grey. - Onun hakkında her şey griydi.

The customer rejected everything that I showed her. - Müşteri, gösterdiğim her şeyi reddetti.

her neyse
anyway

Anyway, I'm glad you were able to broach this difficult subject. - Her neyse, bu zor konuyu gündeme getirebildiğin için memnunum.

Anyway, you'll never know. - Her neyse, asla bilmeyeceksin.

her şey
anything

I will do anything for you. - Senin için her şeyi yapacağım.

This means you can reuse them freely for a textbook, for an application, for a research project, for anything! - Bu, onları bir ders kitabı için, bir uygulama için, bir araştırma projesi için, her şey için yeniden serbestçe kullanabileceğin anlamına gelir.

elinden her iş gelme
versatility
her ikisi
both

Both the brothers were out. - Kardeşlerin her ikisi de dışarıdalardı.

Tom and his sister are both students at this university. - Tom ve kız kardeşi her ikisi de bu üniversitede öğrenciler.

her ikiside
both

They are both unmarried. - Onların her ikiside evli değil.

her gün
every day

Do you study English every day? - Her gün İngilizce çalışıyor musun?

I play football every day. - Her gün futbol oynarım.

her nasılsa
somehow

Somehow, you look different today. - Her nasılsa, farklı görünüyorsun.

Somehow I can't picture Tom working as a bartender. - Her nasılsa Tom'un bir barmen olarak çalışmasını hayal bile edemiyorum.

her bir
each

She treated each of us to an ice cream. - O, her birimize bir dondurma ikram etti.

Each of the brothers has a car. - Erkek kardeşlerin her birinin bir arabası var.

her şeye inanan
credulous
her biri ayrı olarak
respectively
her ihtimale karşı
just in case
her ihtimale karşı
keeping every possibility in mind; just in case
her yerde birden bulunan
ubiquitous
her yıl 25 Aralık tarihinde İsa'nın doğumunun kutlanıldığı Hristiyan bayramı
Christmas
her zaman olduğu gibi
as usual

Tom and Mary were wasting time, as usual. - Tom ve Mary her zaman olduğu gibi boşa zaman harcıyordu.

Needless to say, Judy came late as usual. - Hiç söylemeye gerek yok, her zaman olduğu gibi Judy geç geldi.

her iki
both

Both of my parents were brought up in the country. - Ebeveynlerimin her ikisi de ülkede yetiştirildiler.

Both my parents are at home now. - Ebeveynlerimin her ikisi de şu an evdeler.

her ne zaman
whenever

Whenever I go abroad, I suffer from jet lag and diarrhea. - Her ne zaman yurtdışına gitsem saat farkı ve ishalden rahatsız olurum.

Whenever I go to this store, they're selling freshly baked taiyaki cakes. - Bu dükkâna her ne zaman gitsem, taze pişmiş taiyaki kekleri satıyorlar.

her nasılsa
for some reason
her (bir)
every
her derde deva
panacea
her gün
daily

The patient was recovering daily. - Hasta her gün toparlanıyordu.

The patient was recovering daily. - Hasta her gün iyileşiyordu.

her gün işe trenle gidip gelen kimse
commuter
her iki cinse de uyan
unisex
her ne
any

Anyway, I did my best. - Her neyse, ben elimden geleni yaptım.

Anyway, you'll never know. - Her neyse, asla bilmeyeceksin.

her nedense
for some reason

He looks blue for some reason. - O her nedense mavi görünüyor.

For some reason, people have been avoiding me like the plague ever since I got back from India. - Her nedense, Hindistan'dan döndüğümden beri insanlar benden bir veba gibi kaçıyorlar.

her tarafta
all over
her türlü
every

The United States is a paradise for almost every kind of sports, thanks to its wonderfully varied climate. - Harika değişik iklimleri sayesinde, Amerika Birleşik Devletleri, hemen hemen her türlü spor için bir cennettir.

Mary had every reason to be satisfied. - Mary'nin tatmin olmak için her türlü sebebi vardı.

her zamanki gibi
as usual, as ever as
her şeye burnunu sokan
meddlesome
her şeye gücü yeten
almighty
her şeye inanma
credulity
her şeye kadir
almighty

Man is not as almighty as God. - İnsan Allah kadar her şeye kadir değildir.

her şeye rağmen
for all that

His story may sound false, but it is true for all that. - Onun hikayesi düzmece görünebilir fakat her şeye rağmen gerçektir.

She told him once and for all that she would not go to the movie with him. - Ona bir kez söyledim ve her şeye rağmen onunla sinemaya gitmedim.

her şeye rağmen
regardless
her şeye çare bulur
resourceful
her (bir)
each
her akşam
every evening
her an
any day of the week
her an
any moment

We may have a very severe earthquake any moment now. - Şu anda çok şiddetli bir deprem her an olabilir.

He'll be here any moment. - O, her an burada olacak.

her an
at every turn
her an
at any time

That could happen at any time. - O her an meydana gelebilir.

The building may crash at any time. - Bina her an çökebilir.

her ay
(Bilgisayar) monthly
her biri için
cum
her biri için
for each
her cuma
fridays
her daim
always
her daim
every time
her de
each time
her diğer
every other
her durum
any case
her gece
every night

Tom calls Mary every night. - Tom her gece Mary'yi arar.

Tom used to be drunk by this time every night. - Tom her gece bu zamanda sarhoş olurdu.

her gün
day after day

That pretty bird did nothing but sing day after day. - O güzel kuş her gün ötmekten başka bir şey yapmadı.

I worked on it day after day. - Her gün onun üzerinde çalıştım.

her gün
(Ticaret) per diem
her günkü
day-to-day
her günkü
everyday

It's just an everyday thing. - O sadece her günkü bir şeydir.

her günkü
per diem
her günkü
routine
her günkü
usual
her günkü
diurnal
her hafta
per week
her hafta
each week
her hafta
every weekday
her halde
by all manner of means
her halde
anyhow
her halde
at discretion
her halde
at any rate
her ikisi
both of them

He wants to eat both of them. - O, onların her ikisini de yemek istiyor.

Both of them are in the room. - Onların her ikisi de odadalar.

her ikisi
either

I don't know either girl. - Kızların her ikisini de tanımıyorum.

Tom! Do you realise that these sentences are very self-centred: They always either begin with or end with you! Even both! she reproached Tom. - Tom! Bu cümlelerin çok bencil olduğunun farkında mısın?: Onlar her zaman ya seninle başlıyor ya da seninle bitiyor! Hatta her ikisi! o, Tom'a serzenişte bulundu.

her ikisi de
both and
her ikisi de
both of

Both of them are very cute. - Onların her ikisi de sevimli

Both of my parents were brought up in the country. - Ebeveynlerimin her ikisi de ülkede yetiştirildiler.

her için
for each
her kim ise
whoever
her kim ise
no matter who
her kimse
whomever
her nasıl
however

What I most noticed about my Japanese high school, however, was the great respect shown by students toward their teachers. - Her nasılsa, Japon lisem hakkında en fazla fark ettiğim şey öğrenciler tarafından öğretmenlerine gösterilen büyük saygıydı.

her ne ise
at any rate
her ne ise
anyhow
her ne ise
anyway
her ne ise
whatever it is

Whatever it is, I didn't do it. - O her ne ise, ben yapmadım.

Whatever it is, I'd like to know what Sami wants. - Her ne ise, Sami'nin ne istediğini bilmek isterim.

her neyse
(deyim) at least
her neyse
at any rate

At any rate, I'll go to college after graduating from high school. - Her neyse, ben liseden mezun olduktan sonra üniversiteye gideceğim.

At any rate, Ozawa hurriedly took off his raincoat and quickly put it on the naked girl's shoulders. - Her neyse, Ozawa aceleyle yağmurluğunu çıkardı ve hızlı bir şekilde çıplak kızın omuzlarına koydu.

her neyse
whatsoever
her salı
tuesdays
her sene
every year
her sene
each year
her taraf
everywhere

We have people everywhere. - Her tarafta insanlar var.

I feel itchy everywhere. - Her tarafım kaşınıyor.

her tür
gamut of
her türlü
all kinds of

We have all kinds of time. - Her türlü zamanımız var.

She likes all kinds of sports. - O her türlü spor sever.

her türlü
whatever
her vakit
all through
her yer
(deyim) up hill and down dale
her yer
every place
her yer
everyplace
her yer
anywhere

You may go anywhere you like. - İstediğiniz her yere gidebilirsiniz.

Tom can sleep anywhere. - Tom her yerde uyuyabilir.

her yerde
everyplace
her yerde
here there and everywhere
her yerde
anywhere

That kind of thing can't be found just anywhere. - O tür şey her yerde bulunamaz.

Injustice anywhere is a threat to justice everywhere. - Herhangi bir yerdeki adaletsizlik her yerdeki adalet için bir tehdittir.

her yerde
no matter where
her yerde
left right and centre
her yerde
allover
her yerde
the world over
her yerinde
all over

Violence erupted all over the city because of the food shortages. - Yiyecek yokluğundan dolayı şehrin her yerinde şiddet patlak verdi.

We travelled all over the country. - Biz ülkenin her yerinde seyahat ettik.

her yol
everyway
her yöne
(Havacılık) omni directional
her yöne
omnidirectional
her yıl
year in year out
her yıl
yearly
her yıl için
per annum
her yıl olduğu gibi
like every year
her yıl yapılan
(Politika, Siyaset) per annum
her zaman
forever

A good book is the best friend, now and forever. - İyi bir kitap, şimdi ve her zaman en iyi arkadaştır.

He who asks is a fool for five minutes, but he who does not ask remains a fool forever. - Soran beş dakika bir aptaldır fakat sormayan her zaman bir aptal kalır.

her zaman
at any time

An accident may happen at any time. - Bir kaza her zaman olabilir.

You can leave at any time. - Her zaman gidebilirsin.

her zaman
(deyim) for ever and a day
her zaman
every time

This works every time. - Bu her zaman işe yarar.

Tom became tired of always having to pay the bill every time he went out with Mary. - Tom, Mary ile birlikte her çıkışında her zaman hesabı ödemek zorunda kalmaktan usandı.

her zaman
e'er
her zaman
in season and out of season
her çeşit
whatever
her çeşit
gamut of
her şey
(Argo) lock, stock and barrel
her şeyden önce
before hand
her şeyden önce
start with
her şeyden önce
(deyim) first things first
her şeyden önce
primarily
her şeyden önce
above all things
her şeyden önce
in the first place
her tarafa
abroad
Her inişin bir çıkışı her çıkışın bir inişi vardır
(Atasözü) Every declivity has an acclivity and every acclivity has a declivity
her halükarda
In any case, at all events, anyway, in any event, however, howsoever, by all manner of means
her sabah
every morning
her zaman
any old time
her şeyi
everything
her şeyim
My Everything
her şeyin kötüs
everything kötüs
her yokuşun bir inişi, her inişin bir yokuşu vardır
(Atasözü) All problems eventually get worked out
her zaman her yerde var olan
omnipresent
her biri
everyone
her zaman
ever

You can't expect me to always think of everything! - Her zaman her şeyi düşünmemi bekleyemezsin.

Every time cigarettes go up in price, many people try to give up smoking. - Her zaman sigara fiyatları yükseliyor, çok sayıda insan sigara içmeyi bırakmaya çalışıyor.

her ne kadar
albeit
her iki
either

Either way will lead you to the station. - Her iki yol da seni istasyona götürecektir.

Divide the pile of documents equally, and take them one by one to either side of the room. - Belgelerin yığınını eşit şekilde böl, ve onları birer birer odanın her iki tarafına koy.

her ikisi de
{s} both

Both of them went to the window to look outside. - Her ikisi de dışarıya bakmak için pencereye gitti.

Both the brothers were out. - Kardeşlerin her ikisi de dışarıdalardı.

her ihtimale karşı
wisely
her sene
annual
her zaman
any time

Any time will suit me. - Her zaman bana uygun olacaktır.

Please come and see me any time. - Lütfen her zaman beni görmeye gelebilirsin.

her zaman
for ever

Tom always blames Mary for everything. - Tom her zaman Mary'yi her şey için suçluyor.

Tom always blames me for everything. - Tom her zaman beni her şey için suçluyor.

her günkü
ready
her bir
{s} every

AIDS can be stopped only if every person decides to take action against it. - AIDS sadece her birey buna karşı harekete geçmeye karar verirse durdurulabilir.

He comes here every few days. - O her birkaç günde buraya gelir.

her gün
each day
her halukarda
in any case

In any case, you don't need to worry. - Her halukârda endişelenmene gerek yok.

In any case you had better obey your parents. - Her halukârda ebeveynlerine itaat etsen iyi olur.

her ne
whatever

Do whatever he tells you. - O sana her ne söylerse yap.

Whatever it is, I didn't do it. - O her ne ise, ben yapmadım.

her yerde
everywhere

You can't get lost in big cities; there are maps everywhere! - Büyük kentlerde kaybolmazsın, her yerde haritalar var!

These are on sale everywhere. - Bunlar her yerde satılıyor.

her yönden
all over
her zaman
all the time

He was silent all the time. - O, her zaman sessizdi.

The New York Times reviews her gallery all the time. - The New York Times onun galerisini her zaman eleştirir.

her zaman
invariably
her zaman
routinely
her zaman
all the while

She did nothing but cry all the while. - O her zaman ağlamaktan başka hiçbir şey yapmadı.

He kept smoking all the while. - O her zaman sigara içmeye devam etti.

her zaman
all times
her zaman
year

My five year old daughter always goes to kindergarten happy and full of energy. - Beş yaşındaki kızım kreşe her zaman mutlu ve enerji dolu gider.

Japan has produced more cars than ever this year. - Japonya bu yıl her zamankinden daha çok araba üretti.

her zaman
everytime
her zamanki
late

She came late as usual. - O, her zamanki gibi geç geldi.

They're late, as usual. - Onlar her zamanki gibi geç kaldılar.

her zamanki gibi
as usual

He came late as usual. - O, her zamanki gibi geç geldi.

As usual, the physics teacher was late for class. - Her zamanki gibi, fizik öğretmeni, sınıfa geç kalmıştı.

her şekilde
all the way
hers
theat. borderlight
her şey
{i} all

All that glitters is not gold. - Parlayan her şey altın değildir.

All's fair in love and war. - Aşkta ve savaşta her şey adildir.

her bir
any

I am not writing about myself. Any similarity is purely coincidental. - Kendim hakkında yazmıyorum. Her bir benzerlik tamamiyle tesadüftür.

her durumda
invariably
her durumda
no matter what
her durumda
at all events
her durumda
in all cases
her durumda
anyway

Why do I have to be here anyway? - Neden her durumda burada olmak zorundayım?

her durumda
anyhow
her geçen gün
every passing day
her geçen gün
each passing day
her halukarda
either case
her iki
on both
her ne kadar
in spite of the fact that
her türlü
in any case
her yönden
in all aspects of
her zamanki
ordinary
her zamanki
habitual

Grandfather sat in his habitual place near the fire. - Büyükbaba ateşin yanındaki her zamanki yerine oturdu.

her zamanki
routine

We expected the routine, but we got the extraordinary. - Her zamanki gibi olacağını umuyorduk, ama sıra dışı bir durumla karşılaştık.

her zamanki
stock
her an
momently
her an
at all hours
her biri
all

I use a three-ring binder for all my subjects instead of a notebook for each one. - Her biri için bir dizüstü bilgisayar yerine bütün konularım için üç halkalı klasör kullanırım.

I am master of all the birds in the world, and have only to blow my whistle and every one will come to me. - Ben dünyadaki tüm kuşların efendisiyim ve sadece düdüğüme üflemek zorundayım ve her biri bana gelecektir.

her biri
each one

Each one is responsible for his own actions. - Her biri kendi eylemlerinden sorumludur.

Each one of us should do his best. - Her birimiz elinden geleni yapmalı.

her durumda
at any rate
her gün
in every day
her gün
day out

Tom eats the same food day in and day out. - Tom her gün aynı yemeği yer.

He plays Minecraft day in, day out. - O her gün Minecraft oynar.

her halde
after all
her kimse
whoever

Don't answer the door, whoever it is. - Kapıya bakma, her kimse.

Whoever did this was smart. - Bunu yapan her kimse akıllıymış.

her ne ise
whatsoever
her ne ise
whenever
her ne kadar
notwithstanding
her ne kadar
eventhough
her nedense
somehow

Somehow it's been a rough day. - Her nedense zor bir gün oldu.

You look different somehow. - Her nedense farklı görünüyorsun.

her nedense
someway
her seferinde
each time

I enjoy it more each time. - Bundan her seferinde daha çok hoşlanıyorum.

Tom made several tries, but failed each time. - Tom birkaç deneme yaptı ama her seferinde başarısız oldu.

her sene
annually
English - English
The form of she used after a preposition or as the object of a verb; that woman, that ship, etc

The lady with the green feathers in her hat. A big Gainsborough hat. I am quite sure it was Miss Hartuff..

Belonging to her

This is her book.

adv: here 32
High Efficiency Red
The hard error rate is the frequency of errors caused by permanent physical defect in the memory system The hard error rate is usually much lower than the soft error rate
Sah'english | adronato
pron. specific female; possessive form of she
Of them; their
her WEAK STRONG Her is a third person singular pronoun. Her is used as the object of a verb or a preposition. Her is also a possessive determiner
You use her to refer to a woman, girl, or female animal. I went in the room and told her I had something to say to her I really thought I'd lost her. Everybody kept asking me, `Have you found your cat?' Her is also a possessive determiner. Liz travelled round the world for a year with her boyfriend James
{p} belonging to a female or woman
Her is sometimes used to refer to a country or nation. Her is also a possessive determiner. Our reporter looks at reactions to Britain's apparently deep-rooted distrust of her EU partner
The form of the objective and the possessive case of the personal pronoun she; as, I saw her with her purse out
adj [{referring to something that belongs to a female} (This is ~ book )] punya dia (dia) 2 pron [{object pron referring to a female} (Please give ~ this letter )] dia
In written English, her is sometimes used to refer to a person without saying whether that person is a man or a woman. Some people dislike this use and prefer to use `him or her' or `them'. Talk to your baby, play games, and show her how much you enjoy her company. Her is also a possessive determiner. The non-drinking, non smoking model should do nothing to risk her reputation
Herpa 1: 43 resin Germany
le
HER-2
Human Epidermal growth factor Receptor 2
HER-2
Receptor which is the target for the drug trastuzumab in chemotherapy
Her Maj
Her Majesty
Her Majesty
A title of respect used when referring to a queen
Her Royal Highness
A title given to certain female members of a royal family, abbreviated HRH

Ladies and gentlemen, I present to you Her Royal Highness The Crown Princess Victoria.

her ass
she

Her ass is always late.

her indoors
one's wife, especially a domineering one
her heart failed her
her heart stopped beating, she became ill because of an unhealthy heart
SHE
Initialism of standard hydrogen electrode
hers
That which belongs to her; the possessive case of she, used without a following noun
she
Machinery such as cars and steam engines

She is a beautiful boat, isn't she?.

she
A female person

I asked Mary, but she said that she didn't know.

she
A ship, country or female animal
hers
{p} the femal possessive
she
{p} the pronoun personal used for a female
hers
HERS (Home Energy Rating System) is a standardized system for rating the energy efficiency of residential buildings Home Energy Rating Systems are currently governed by two national industry standards: (1) the HERS Council Guidelines, which prescribe the accepted methods and procedures for rating a home, and (2) Mortgage Industry HERS Accreditation Procedures, which prescribe the method and procedures for the certification of Home Energy System by individual governments and the national home mortgage industry
hers
pron. belonging to a specific female
hers
Hers is a third person possessive pronoun
hers
hern
hers
Home Energy Rating Systems are programs to provide the homebuyer with an estimate of a home's overall energy performance before purchase
hers
See the Note under Her, pron
hers
In written English, hers is sometimes used to refer to a person without saying whether that person is a man or a woman. Some people dislike this use and prefer to use `his or hers' or `theirs'. The author can report other people's results which more or less agree with hers
hers
pron   His
hers
Hers is sometimes used to refer to a country or nation. Used to indicate the one or ones belonging to her: If you can't find your hat, take hers. used to refer to something that belongs to or is connected with a woman, girl, or female animal that has already been mentioned
hers
You use hers to indicate that something belongs or relates to a woman, girl, or female animal. His hand as it shook hers was warm and firm He'd never seen eyes as green as hers Professor Camm was a great friend of hers
robbed her of her innocence
raped a virgin
she
This or that female; the woman understood or referred to; the animal of the female sex, or object personified as feminine, which was spoken of
she
You use she to refer to a woman, girl, or female animal who has already been mentioned or whose identity is clear. When Ann arrived home that night, she found Brian in the house watching TV She was seventeen and she had no education or employment
she
{s} about a woman, about a girl, about a female, of female origin
she
Some people use she to refer to a car or a machine. People who sail often use she to refer to a ship or boat. Hundreds of small boats clustered round the yacht as she sailed into Southampton docks. a female
she
eam
she
ella
she
Some writers may use she to refer to a person who is not identified as either male or female. They do this because they wish to avoid using the pronoun `he' all the time. Some people dislike this use and prefer to use `he or she' or `they'. The student may show signs of feeling the strain of responsibility and she may give up
she
She is sometimes used to refer to a country or nation. Britain needs new leadership if she is to help shape Europe's future
she
she WEAK STRONG She is a third person singular pronoun. She is used as the subject of a verb
she
A woman; a female; used substantively
she
pron. female person or animal currently being discussed or recently mentioned; woman; something considered to be feminine
she
{i} female person or animal; something considered to be feminine
Turkish - Turkish
(Osmanlı Dönemi) f. Bütün, hep, tamamen
Tekil isimlere tamlayan görevinde getirilerek birer birer olarak, "...-in hepsi" anlamını verir: "Bir hafta, her gece çalışmak suretiyle hikâyesini bitirdi."- H. E. Adıvar
Tekil isimlere tamlayan görevinde getirilerek birer birer olarak, "...-in hepsi" anlamını verir
her halde
her halükarda
HER'
(Osmanlı Dönemi) şiddet
her dem
Her zaman
her zaman
Ara vermeden, sürekli, daima, sık sık
Her zaman
daima
Her zaman
(Osmanlı Dönemi) YEKSAN
HERS
(Osmanlı Dönemi) Mersin ağacı
HERS
(Osmanlı Dönemi) Kedi
HERS
(Osmanlı Dönemi) Arslan
HERS
(Osmanlı Dönemi) Tokmak ile dövmek
Her an
anbean
Her bir
beher
Her biri
(Hukuk) BEHER
Her gece
geceleri
Her gün
yevmiye
Her gün
gündüzleri
Her gün
günde
Her gün
(Osmanlı Dönemi) KÜLLE YEVM
Her sabah
sabahları
Her yıl
yıldan yıla
Her zamanki
(Osmanlı Dönemi) ÂDÎ
Her şey
(Osmanlı Dönemi) ÂLEM
Her şey
ne
her bir
Sayılabilen şeylerin ayrı ayrı hepsi, beher
her biri
Ayrı ayrı hepsi
her gün
Süreklice, sürekli olarak
her halde
Her durumda, ne yapıp yapıp, kesinlikle, mutlaka
her ne kadar
Başına getirildiği şartlı cümledeki yargının doğru veya doğal görüldüğunü, fakat bunun yeterli olmadığını anlatır
her nedense
Sebebi bilinmez
hers
Tiyatro sahnelerinin yanlarında önden arkaya eşit bir şekilde duran lambalara verilen ad
English - Turkish
ona

O, ona nerede yaşadığını sordu. - He asked her where she lived.

Banka ona 500 dolar ödünç verdi. - The bank lent her 500 dollars.

kendine

O kendi kendine mırıldanıyor. - She is muttering to herself.

O, sırrı kendine sakladı. - She kept the secret to herself.

onu

Onu Kaliforniya'ya gönderiyorum. - I'm sending her to California.

Aşk onu rüyalarında görmektir. - Love is seeing her in your dreams.

dişil onun
onun

Onun ailesi ile ilgili hiçbir şey bilmiyorum. - I don't know anything about her family.

Onunla kahve dükkanında buluşmaya söz verdi. - She promised to meet her at the coffee shop.

{z} dişil onu; ona; ondan; onun: He loves her. Onu seviyor. He looked at her. Ona baktı. They hated her. Ondan nefret ettiler. It pleased
kendisi

Mary gerçekten harika. O benim için harika bir yemek pişirdi ve bulaşıkları bile kendisi yıkadı. - Mary is really great. She cooked a wonderful meal for me and even washed the dishes herself.

Ben, o kızın kendisine yeni bir görünüm vermek için saçını kestiğini düşünüyorum. - I think that girl cut her hair to give herself a new look.

ondan

Bu eski madeni paraları ondan aldım. - I got these old coins from her.

Seni ondan daha çok seviyorum. - I love you more than her.

dişil onu
(dişil) onu
o
kendi

Ona kendi odamı gösterdim. - I showed her my room.

Yumi oraya kendi gitti. - Yumi went there by herself.

her majesty
Kraliçe hazretleri
her highness
ekselansları
her highness
altes
Her conscience pricked her
Vicdanı kendisini rahatsız etti
her by
onun tarafından
her ein
Onu ein
she
o
she
{i} kadın

O, yaşlı bir kadın gibi başını eğip yürüdü. - She walked with her head down like an old woman.

O, yaşlı kadına sıcak bir gülümseme fırlattı. - She shot a warm smile at the old lady.

hers
onun

Biz onun işini onunkilerle karşılaştırdık. - We compared his work with hers.

Onun tarafından oraya tek başına gitmemesi tavsiye edildi. - She was advised by him not to go there by herself.

hers
dişil onunki
she
kendileri

İnsanlar kendilerini korumak için sığınaklar tasarladı. - People devised shelters in order to protect themselves.

O kekelemeye başladığında sınıf arkadaşları gülmekten kendilerini alamadılar. - When she began to stutter, her classmates couldn't help laughing.

she
dişi hayvan
she
kendisi

Kendisine HAYIR dedi. Yüksek sesle EVET dedi. - She said NO to herself. She said YES aloud.

Mary gerçekten harika. O benim için harika bir yemek pişirdi ve bulaşıkları bile kendisi yıkadı. - Mary is really great. She cooked a wonderful meal for me and even washed the dishes herself.

hers
(dişil) onunki
she
(ülkeler ve taşıtlar için) o
she
(dişil) o
hers
{z} dişil onunki; onun: Take hers. Onunkini al. That's hers. O onun. That damn goat of hers is eating my roses. Onun o kör olası keçisi
hers
onunki

Benim kitaplarım Rumence, onunkiler ise İngilizce. - My books are in Romanian; hers are in English.

Biz onun işini onunkilerle karşılaştırdık. - We compared his work with hers.

she
dişi

O, sınavı geçmek için canını dişine taktı. - She made great efforts to pass the examination.

Son elli senedir canını dişine takıp çalışıyor! Kendini tükenmiş hissetmesi çok normal! - She's been working her butt off for the last 50 years! Of course, she feels burnt out!

she
(isim) kadın
she
she bear dişi ayı
she
{z} dişil o
she
{s} dişi: she-goat keçi
take her at her word
sözüne güvenmek
her
History
Favorites