yapmak

listen to the pronunciation of yapmak
Türkisch - Englisch
do
perform

As a first-aider, Tom is morally obligated to perform CPR on someone who's had a heart attack. - Bir ilk yardım görevlisi olan Tom, kalp krizi geçiren birisi üzerinde manevi olarak CPR yapmakla yükümlüdür.

Full body scanners perform a virtual strip search. - Tam vücut tarayıcıları sanal şerit arama yapmaktadır.

make

Since the mid-20th century, the number of hutongs in Beijing has dropped dramatically as they are demolished to make way for new roads and buildings. - 20. yüzyılın ortalarından beri Pekin'de su kuyusu sayısı önemli ölçüde düşmüş ve yeni yol ve binalar için bir yol yapmak için yıkılmışlardır.

To make mistakes is not always wrong. - Hatalar yapmak her zaman yanlış değildir.

execute
practice

My father practices medicine. - Babam doktorluk uygulaması yapmaktadır.

It takes years of practice to play the piano well. - Piyanoyu iyi çalmak için, yıllarca pratik yapmak gerekir.

practise

I want to practise my English. - İngilizcemi pratik yapmak istiyorum.

He usually wants to practise his English on me. - O genellikle İngilizcesini benim üzerimde pratik yapmak istiyor

conduct

The astronaut had to conduct many experiments in the space shuttle. - Astronot uzay mekiğinde birçok deneyler yapmak zorunda kaldı.

build

Since the mid-20th century, the number of hutongs in Beijing has dropped dramatically as they are demolished to make way for new roads and buildings. - 20. yüzyılın ortalarından beri Pekin'de su kuyusu sayısı önemli ölçüde düşmüş ve yeni yol ve binalar için bir yol yapmak için yıkılmışlardır.

It took many years to build it. - Onu yapmak yıllarımı aldı.

put up

If we’re truly a nation of family values, we wouldn’t put up with the fact that many women can’t even get a paid day off to give birth. - Eğer gerçekten aile değerlerine önem veren bir milletsek, çoğu kadının doğum yapmak için ücretli izin bile alamadığı gerçeğine katlanmazdık.

have

They all have arms, legs, and heads, they walk and talk, but now there's SOMETHING that wants to make them different. - Onların hepsinin, kolları, bacakları, ve kafaları var,onlar yürürler ve konuşurlar, ama şimdi onlara farklı yapmak isteyen bir şey var.

She may have gone out to do some shopping. - O biraz alışveriş yapmak için dışarı gitmiş olabilir.

(Latin) facere
perpetrate
forge

Don't forget we have to do our homework. - Ödevimizi yapmak zorunda olduğumuzu unutma.

The last thing we want to do is to forget to pay our bills. - Yapmak istediğimiz son şey faturalarımızı ödemeyi unutmaktır.

cause

The last thing I want to do is cause you a problem. - Yapmak istediğim son şey sana bir probleme neden olmak.

The last thing I want to do is cause you any more pain. - Yapmak istediğim son şey size daha fazla acıya neden olmamdır.

meet

I'd like to hold a staff meeting first thing tomorrow afternoon, so could you reserve the conference room? - Yarın öğleden sonra ilk olarak personel toplantısı yapmak istiyorum, bu yüzden konferans salonunu ayırır mısın?

Tom wants to have a meeting with you. - Tom seninle bir miting yapmak ister.

carry out

One of the most important things you have to do right now is to carry out the plan. - Şu anda yapmak zorunda olduğun en önemli şey planı uygulamaktır.

make up
construct
(Havacılık) accoplish
carry on
do with

Tom didn't want anything to do with Mary. - Tom,Mary ile bir şey yapmak istemiyor.

What do you have to do with the matter? - Konu ile ilgili ne yapmak zorundasın?

(Politika, Siyaset) make a reduction
make of
work on
design
work

We have to do the work in a day. - Biz işi bir gün içinde yapmak zorundayız.

I had to work overtime yesterday. - Dün fazla mesai yapmak zorunda kaldım.

achieve

Tom appears to have achieved what he set out to do. - Tom yapmak için başladığı işi başarmış gibi görünüyor.

brew
fabricate
cost

How much does it cost to make a T-shirt? - Bir gömlek yapmak kaça mal olur?

Apart from the cost, it will take long to build the bridge. - Köprü yapmak, maliyetin dışında, uzun sürecektir.

turn

Whose turn is it to make the coffee? - Kahve yapmak için kimin sırası?

Whose turn is it to make dinner tonight? - Bu gece akşam yemeği yapmak için kimin sırası?

bring out
draw

Some of the students like to draw pictures. - Öğrencilerden bazıları resim yapmaktan hoşlanırlar.

repair

You're going to have to pay for the repair. - Tamir için ödeme yapmak zorunda kalacaksın.

This house needs so many repairs, it would be easier to tear it down and build a new one. - Bu evin çok fazla onarıma ihtiyacı var, onu yıkmak ve yenisini yapmak daha kolay olacaktır.

act

He probably meant that people go to demonstrations just to show up instead of actually protesting. - O, muhtemelen insanların gerçekten protesto yapmak yerine sadece boy göstermek için gösterilere gittiklerini kastediyordu.

To do our part to protect the elderly, we work to educate and watch out for our clients during our caregiving activities. - Yaşlıları korumak için üzerimize düşeni yapmak amacıyla, bakım çalışmalarımız sırasında müşterilerimizi eğitmeye ve onlara göz kulak olmaya çalışıyoruz.

ordain
conference

I'd like to hold a staff meeting first thing tomorrow afternoon, so could you reserve the conference room? - Yarın öğleden sonra ilk olarak personel toplantısı yapmak istiyorum, bu yüzden konferans salonunu ayırır mısın?

(Ticaret) render
(Politika, Siyaset) apply a reduction
cook

Making cookies takes time. - Kurabiye yapmak zaman alır.

Let's dine out tonight. I'm too tired to cook. - Hadi bu gece akşam yemeğini dışarda yiyelim, yemek yapmak için çok yorgunum.

(Ticaret) administer
mend
commit

Tom is very committed to doing that. - Tom onu yapmak için çok kararlıdır.

hold in
deliver
land

Sami was forced to make an emergency landing. - Sami acil iniş yapmak zorunda kaldı.

create

James Cameron created a new way to make movies. - James Cameron film yapmak için yeni bir yol ortaya çıkardı.

In other words, we create time, we are time-makers, and we create it in order to do whatever we want to. - Başka bir deyişle, biz zaman yaratırız, biz zaman yapıcılarıyız ve biz zamanı istediğimizi yapmak için yaratırız.

to make; to build, construct, fashion; to create; to manufacture; to produce; to prepare
Oh go on!/Go on! (used to express disbelief): Yapma! Şaka söylüyorsun! Go on now; you're kidding me! yapmadığını bırakmamak/yapmadığı kalmamak to do everything in the book to annoy or upset someone: Ayhan yapmadığını bırakmadı; onun sepetleneceği kesin. Ayhan's committed every crime in the book; he's sure to be fired. O gün söylediklerine itiraz ettim; ondan bu yana bana yapmadığı kalmadı. I objected to what she said that day, and since then she's done everything possible to harass me. yaptığı hayır ürküttüğü kurbağaya değmemek for (someone's) well-meant help to do more harm than good
to do; to busy oneself with (something); to do (something) (as one's regular work or occupation); to carry out, perform; to effect, execute: Ne yapıyorsun? What're you doing? Başka ne yapayım? What else can I do? Haldun öğretmenlik yapıyor. Haldun teaches./Haldun's a teacher
(for a vehicle) to do, go, travel at (a specified speed)
accomplish

What would you like to accomplish with your piano lessons? - Piyano derslerinizle ne yapmak istiyorsunuz?

I think Tom could accomplish just about anything he decides to do. - Sanırım Tom yapmak istediği bir şeyi başarabilirdi.

engineer

Tom is working toward a master's degree in engineering. - Tom mühendislik dalında mastır yapmak için çalışıyor.

(çocuk) father
acquit oneself
to do, to make; to perform, to fulfil, to carry sth out; to mend, to repair, to fix" " onarmak, tamir etmek; to build, to construct, to erect, to found" " inşa etmek; to produce, to manufacture, to bring sth out" " üretmek; to cause" " yol açmak; to marry (a girl) to" " evlendirmek; to cost; to do with; to have, to possess; (yemek) to cook; (banyo) to have; (resim) to draw; (konuşma) to deliver, to make
fulfill
to be occupied with (the doing of something): Stajımı o hastanede yaptım. I did my internship in that hospital. Lise öğrenimini Sen Jozef'te yaptı. He got his high school education at St. Joseph's
architect
to be (used with reference to the weather): Geçen kış çok kar yaptı. It snowed a lot last winter
fashion
implement
to cause, bring about (an illness)
Leave it alone!/Stop it!/Cut it out!: Yapma Eda, kırarsın! Leave it alone, Eda! You could break it!
to do, act, behave: Gelmekle iyi yaptın. You did well to come. Fena mı yapmışım yani? So somebody reckons I've behaved badly, eh?
to make, acquire (money)
carve out
go through
fulfil
Leave him/her/them alone!
egzersiz yapmak
exercise

Do you like to exercise? - Egzersiz yapmak ister misin?

Taking moderate exercise will do you good. - Ölçülü egzersiz yapmak size iyi gelecektir.

yapma
{i} making

Making such a judgement may lead to wrong ideas. - Öyle bir yargılama yapmak yanlış fikirlere yönlendirebilir.

He is afraid of making mistakes. - Hata yapmaktan korkuyor.

hırsızlık yapmak
steal
gösteri yapmak
demonstrate
alıntı yapmak
quote
anafor yapmak
eddy
baskın yapmak
raid
blöf yapmak
bluff
büyü yapmak
witch
görüşme yapmak
meet
hemşirelik yapmak
nurse
masaj yapmak
massage

I have to massage my knees. - Dizlerime masaj yapmak zorundayım.

savunma yapmak
plead
sürterek yara yapmak
gall
çıkıntı yapmak
stick out
prova yapmak
rehearse
hata yapmak
err

To err is human, but to persist in error is diabolical. - Hata yapmak insana mahsustur ama hatada ısrar etmek şeytanidir.

To err is to be human. - Hata yapmak insan olmaktır.

yapma
artificial

One of my hobbies is making artificial flowers. - Hobilerimden birisi yapay çiçekler yapmaktır.

yapmak (plan)
hatch
yapmak istemek
feel up to it
yapmak istememek
jib at doing
yapmak pek de kolay değil
That will take some doing
yapmak yada bozmak
make or mar
yapmak zorunda kalmak
take one's medicine
yapmak üzere
on the verge of doing
yapmak üzere olmak
be by way of doing smth
yapmak üzere olmak
be on the point of doing smth
yatırım yapmak
invest

She wants to invest in our company's infrastructure. - O bizim şirketimizin altyapısına yatırım yapmak istiyor.

Nobody wants to invest in my country. - Kimse benim ülkemde yatırım yapmak istemez.

yakıt ikmali yapmak
refuel
yasa çıkarmak/koymak/yapmak
to make laws
yatırım yapmak
invest in

Nobody wanted to invest in my country. - Hiç kimse ülkemde yatırım yapmak istemedi.

Nobody wants to invest in my country. - Kimse benim ülkemde yatırım yapmak istemez.

yazım hatası yapmak
misspell
yasa yapmak
legislate
yatak yapmak
(Dilbilim) bed down
yatak yapmak
make up
yazışma yapmak
Correspond
yankı yapmak
resound
yalakalık yapmak
cringe
yalancıktan yapmak
rig
yalandan yapmak
pretend
yalandan yapmak
to pretend, to feign
yalandan yapmak
simulate
yalapşap yapmak
to botch
yalpa yapmak
shimmy
yalpa yapmak
roll
yamuk yapmak
do wrong
yamuk yapmak
do wrongdoing
yamuk yapmak
take somebody for a ride
yamuk yapmak
to take sb for a ride
yandan vuruş yapmak
(kriket) chop
yankesicilik yapmak
pick pockets
yankesicilik yapmak
pick
yankı uyandırmak/yapmak
1. to echo. 2. to have repercussions
yankı yapmak
resonate
yankı yapmak
to echo
yanlış evlilik yapmak
misally
yanlış rol dağıtımı yapmak
miscast
yanlış seçim yapmak
mischoose
yanlış seçim yapmak
(Argo) bet on the wrong horse
yanlış yapmak
misdo
yanlış yapmak
make a mistake

I do not want to make a mistake. - Ben bir yanlış yapmak istemiyorum.

yanlış çeviri yapmak
mistranslate
yanıltıcı reklâm yapmak
hype
yardım yapmak
relieve
yardımcı oyunculuk yapmak
understudy
yardımcısı olarak en sıkıntılı işleri yapmak
devil for smb
yargıcılık yapmak
adjudicate
yargıçlık yapmak
administer the law
yargıçlık yapmak
be on the bench
yargıçlık yapmak
administer justice
yarım yamalak yapmak
fudge
yarım yamalak yapmak
scamp
yasa dışı ve uygunsuz ticaret yapmak
(Hukuk) trafficking
yasa yapmak
to legislate (for/against sth)
yatak yapmak
to make a bed
yatak yapmak
bed
yatakını yapmak
1. to make up (someone's) bed, arrange (someone's) bedclothes. 2. to make up a bed for (someone), prepare a bed for (someone)
yatağı yapmak
make the bed
yatırım yapmak
place
yatırım yapmak
fund

I want to invest in index funds. - İndeksli yatırım fonlarına yatırım yapmak istiyorum

yatırım yapmak
put
yatırım yapmak
to invest in
yayalara özel yapmak
pedestrianize
yayıkta yapmak
tub
yayın yapmak
beam
yayın yapmak
to broadcast
yayın yapmak
broadcast
yayın yapmak
send
yayın yapmak
radiate
yayın yapmak
relay
yazarlık yapmak
to write
yazarlık yapmak
write
yazmanlık yapmak
clerk
yağ yapmak
crawl
yağcılık yapmak
oil
yağcılık yapmak
soap down
yağlıboya resim yapmak
paint in oils
indirim yapmak
discount
ayrım yapmak
distinguish
değişiklik yapmak
alter
hata yapmak
stumble
kaçakçılık yapmak
smuggle
makyaj yapmak
make up
yap
do
ilk denemeyi yapmak
baptize
numara yapmak
pretend

Tom isn't good at pretending. - Tom numara yapmakta iyi değil.

Tom doesn't have to pretend with me. - Tom benimle numara yapmak zorunda değil.

yap
did

Did you do it by yourself? - Onu kendin mi yaptın?

The chief engineer did research hand in hand with his assistant. - Başmühendis, asistanı ile el ele araştırma yaptı.

yap
does

Regardless of what he does, he does it well. - Yaptığını düşünmeden, onu iyi yapar.

He doesn't know who built those houses. - O bu evleri kimin yaptığını bilmiyor.

kur yapmak
flirt
tatil yapmak
holiday

She talked her husband into having a holiday in France. - O, Fransa'da bir tatil yapmak için kocasını ikna etti.

nispet yapmak
spite
alıntı yapmak
cite
aynını yapmak
replicate
ayrım yapmak
segregate
ağda yapmak
wax
aşı yapmak
inoculate
deney yapmak
experiment
espri yapmak
joke
giriş yapmak
check in

I'm just about to check in. - Tam giriş yapmak üzereyim.

I'd like to check in, please. - Giriş yapmak istiyorum, lütfen.

gösteriş yapmak
show off

Layla didn't like to show off. - Leyla gösteriş yapmaktan hoşlanmadı.

hırsızlık yapmak
rob
ikmal yapmak
replenish
imlâ hatası yapmak
misspell
kalem ile makyaj yapmak
pencil
kaçak yapmak
escape
masturbasyon yapmak
(Argo) jerk off
röportaj yapmak
interview

Tonight, I'll have to do an interview. - Bu gece bir röportaj yapmak zorunda kalacağım.

I'd like to interview them. - Onlarla röportaj yapmak isterim.

sahtesini yapmak
counterfeit
çağrışım yapmak
evoke
oymacılık yapmak
carve
rezervasyon yapmak
book
tatil yapmak
vacation

I want to take a vacation on a tropical island. - Tropik bir adada tatil yapmak istiyorum.

I want to take a nice long vacation. - Güzel uzun bir tatil yapmak istiyorum.

heykelini yapmak
sculpture
yapmak
deal

The soul of commerce is upright dealing. - Ticaretin ruhu dürüst iş yapmaktır.

Whose turn is it to deal? - İş yapmak için kimin sırası?

rol yapmak
role
yapma
{i} accomplishment
çıkarma yapmak
subtract
yapmak
work

You must consider what kind of work you want to do. - Ne tür bir iş yapmak istediğinizi düşünmelisiniz.

Mayuko avoided doing hard work. - Mayuko zor iş yapmaktan kaçındı.

sahtesini yapmak
forge
yapma
implement
görev yapmak
serve
pansuman yapmak
dress
abartılı jestler yapmak
flourish
acele ile yapmak
race
atış yapmak
shoot
aynını yapmak
retaliate
ayrım yapmak
differentiate
açıklama yapmak
explain
açıklama yapmak
make a statement
açılışını yapmak
unveil
Englisch - Englisch

Definition von yapmak im Englisch Englisch wörterbuch

Yap
An atoll in the Caroline Islands of western Micronesia
yap
To bark; to yelp
yap
informal terms for the mouth
yap
A badly behaved child, a brat
yap
A bark; a yelp
yap
To talk, especially excessively
yap
{f} yelp, bark; talk noisily or foolishly; chatter
yap
The mouth, which produces speech
yap
An informal talk
yap
{i} yelp, bark; chatter, foolish talk; uncouth person; mouth (Slang)
yap
The high-pitched bark of a small dog
yap
Of a small dog, to bark
yap
If a small dog yaps, it makes short loud sounds in an excited way. The little dog yapped frantically. An island group and state of the Federated States of Micronesia in the western Caroline Islands of the western Pacific Ocean. Discovered by the Spanish in 1791, it became part of a Japanese mandate after 1920 and fell to U.S. forces in 1945. the sound a small dog makes when it yaps
yap
bark in a high-pitched tone; "the puppies yelped"
Türkisch - Türkisch
Onarmak, tamir etmek
Bir şeyi başka bir şey durumuna getirmek: "Ayrıca terbiye edeceğim, onu yaman bir polis köpeği yapacağım."- R. H. Karay
Bir durum yaratmak: "Fırının harlı ateşi yanaklarını pembe pembe yapmıştı."- N. Araz
Yol almak
Bir harekete, işe başlamak veya bir hareketle, işle uğraşmak
Ortaya koymak, gerçekleştirmek, oluşturmak, meydana getirmek: "Her görevi ayrım gözetmeden aynı titizlikle yapmak başarının sırrıdır."- Ç. Altan
Tehdit yolyla birini herhangi bir duruma düşürmek
bir durum yaratmak
Bir kimseye bir meslek kazandırmak; yetiştirmek
Bir işle uğraşmak, meşgul olmak: "Yaratıcı hamleler yapmak isteyen bir millet için mutlaka bir şeye inanmak lazım."- O. S. Orhon
Dışkı çıkarmak
Ortaya koymak, gerçekleştirmek, oluşturmak, meydana getirmek
Salgılamak, çıkarmak
Bir düşünceyi, bir davranışı, bir isteği işe dönüştürmek, gerçekleştirmek: "Elimi ağzına götürerek sus işareti yaptım."- R. H. Karay
Olmak. İyilik veya kötülükte bulunmak
Olmak
Düzenli bir duruma getirmek
Bir kimseye bir meslek kazandırmak, yetiştirmek: "Onu da Üsküdar'daki ambar memuru yapmak suretiyle daireden uzaklaştırdı."- H. Taner
Evlendirmek
Birini herhangi bir duruma düşürmek
Gerçekleştirmek
Davranmak, hareket etmek
Olmasına yol açmak
Zarara yol açmak
Bir düşünceyi, bir davranışı, bir isteği işe dönüştürmek, gerçekleştirmek
Bir işle uğraşmak, meşgul olmak
Edinmek, sahip olmak
Etkili olmak
Gerçekleştirmek: "İlk ve orta öğrenimini Anadolu'da yapmıştır."- Y. Z. Ortaç
Üretmek
Gerçek niteliğini vermek
Bir dileği, bir isteği yerine getirmek, uygulamak, ifa etmek
Bir dileği, bir isteği yerine getirmek, uygulamak, ifa etmek: "Şu işi yapıver diye yalvarmıştı da enişte engel olmuştu."- S. M. Alus
akdetmek
(Osmanlı Dönemi) NEFŞ
(Hukuk) İKA ETMEK
(Osmanlı Dönemi) SUN'
çıkmak
(Osmanlı Dönemi) TARR
(Osmanlı Dönemi) SEFF
gitmek
icra etmek
yatırım yapmak
Gelir amacıyla bir işe para yatırmak
yatırım yapmak
(mecaz) İleride bir çıkar veya kazanç sağlamak için önceden ortam hazırlamak
yatırım yapmak
İleride bir çıkar veya kazanç sağlamak için önceden ortam hazırlamak
Yapma
(Hukuk) İRAS ETME
yapma
Tezeğin kalıplanıp kurutularak yakacak haline getirilmesi
yapma
Doğadaki şeylere benzetilerek insan eliyle yapılmış, yapay, suni: "Eliyle bahçenin dökme taştan yapma mağaralarından birini göstererek..."- Y. K. Karaosmanoğlu. İçten olmayan, içten gelmeyerek yapılan, yapmacık: "Fakat fazla içliliği erkekliğe yakıştıramadığından kendini her zaman yapma bir sertliğin arkasına gizlerdi."- H. Taner
yapma
Yapmak işi
yapma
İçten olmayan, içten gelmeyerek yapılan, yapmacık
yapma
Doğadaki şeylere benzetilerek insan eliyle yapılmış, yapay, sun'î
yapmak
Favoriten