sağlamak

listen to the pronunciation of sağlamak
Türkçe - İngilizce
provide

We're banking on you to provide all the money we need. - İhtiyacımız olan tüm parayı sağlamak için sana güveniyoruz.

The families of the factory workers need schools, hospitals, and stores, so more people come to live in the area to provide these services, and thus a city grows. - Fabrika işçilerinin ailelerinin okullara, hastanelere ve mağazalara ihtiyaçları vardır, bu yüzden bu hizmetleri sağlamak için daha fazla insan bölgede yaşamak için gelir. Böylece bir şehir gelişir.

ensure

I will do my best to ensure that such mistakes do not occur in future. - Bu tür hataların gelecekte olmamasını sağlamak için elimden geleni yapacağım.

Tom promised to do everything within his power to ensure that this kind of thing wouldn't happen again. - Tom bu tür bir şeyin tekrar olmamasını sağlamak için gücü dahilinde her şeyi yapacağını söyledi.

supply

They were accused of supplying arms to terrorists. - Onlar teröristlere silah sağlamakla suçlandılar.

procure
assure
to provide; to procure, get, find; to gain, obtain; to achieve, win; to bring (something) about
cater

The net-cafes here cater to students; fees start at around a pound an hour. - Buradaki net-kafeler öğrencilere yiyecek ve içecek sağlamaktadır; ücretler yaklaşık saati bir pounddan başlamaktadır.

to supply, to obtain, to provide, to get, to secure, to procure; to ensure; to prove
cater for
verify
implement
furnish

The river furnishes electric power to the town. - Nehir şehre elektrik enerjisi sağlamaktadır.

arm

They were accused of supplying arms to terrorists. - Onlar teröristlere silah sağlamakla suçlandılar.

accommodate smb. with
accommodate
come in
keep

It's difficult to keep order in this town. - Bu kasabada düzeni sağlamak zordur.

I'd like to earn my keep while I'm staying with you. - Seninle kalıyorken geçimimi sağlamak istiyorum.

obtain
to ensure, guarantee
carry
fix up
get out of
lay in
make

It is impossible to make her understand the theory. - Onun teoriyi anlamasını sağlamak imkansızdır.

She makes a good living. - O iyi bir yaşam sağlamaktadır.

maintain
derive
fend for
fix
lay on
(Hukuk) to supply, to provide, to maintain, to ensure
(destek) enlist
extract
find
{f} yield
{f} secure
employ
offer
gain

They tried very hard to gain an advantage over one another. - Onlar birbirlerine karşı üstünlük sağlamak için çok uğraştılar.

(Matematik) prove
get

It'll be difficult to get them to give us a discount. - Bize bir indirim yapmalarını sağlamak zor olacak.

I'm sure I can speak French well enough to get by. - Geçimimi sağlamak için Fransızcayı yeterince iyi konuşabileceğime eminim.

extend
generate
enable to
stand by
enable to be
keep to the right
deliver
provide for
drive on the right
insure
derive from
enable

My new car enables me to go anywhere, anytime. - Benim yeni arabam her zaman herhangi bir yere gitmeme olanak sağlamaktadır.

The new subway enables me to get to school in 20 minutes. - Yeni metro 20 dakika içinde okula gitmemi sağlamaktadır.

supply with
endow with
accommodate somebody with
fit up with
reap
allow
fit up
enlist
administer
fix sb up with sth
{f} purvey
{f} suck
return
{f} provision
(Nükleer Bilimler) check
provide with
olanak sağlamak
enable
sağlamak (para/yiyecek)
put up
savaş malzemesi sağlamak
munition
uyum sağlamak
accommodate
ev sağlamak
house
mali destek sağlamak
subsidize
sağla
provide

I am able to provide food and clothes for my family. - Ben ailem için yiyecek ve giyecekler sağlayabilirim.

Young as he is, he has a large family to provide for. - O,genç olduğu için,geçimini sağlayacak büyük bir aileye sahip.

sağlama
providing

Trying to teach a fool is like providing medical treatment for a dead man. - Bir aptala öğretmeye çalışmak ölü bir adam için tıbbi tedavi sağlamak gibidir.

olanak sağlamak
allow
yarar sağlamak
utilize
anlamasını sağlamak
wake
geri dönüşümünü sağlamak
recycle
huzuru sağlamak için kurulan yasadışı örgüt üyesi
vigilante
sağlama
supply

They were accused of supplying arms to terrorists. - Onlar teröristlere silah sağlamakla suçlandılar.

sübvansiyon sağlamak
subsidize
tasarruf sağlamak
save up
giysi sağlamak
clothe
avantaj sağlamak
gain advantage
azalma sağlamak
decrease
dayanak sağlamak
provide basis
deneyim sağlamak
gain experience
düzen sağlamak
restore
düzen sağlamak
order
düzen sağlamak
make systematic
düzen sağlamak
systematize
düzen sağlamak
organize
fayda sağlamak
gain favor
fayda sağlamak
cash on
finansman sağlamak
finance
imkan sağlamak
enable
istihdam sağlamak
(Ticaret) employ
konfor sağlamak
comfort
olanak sağlamak
open up an opportunity
olanak sağlamak
give somebody a chance
olanak sağlamak
give someone opportunity
olanak sağlamak
along with facilitate
olanak sağlamak
allow of
olanak sağlamak
make possible
olanak sağlamak
give somebody an opportunity
olanak sağlamak
give chance
sağlama
(Ticaret) accord

His speech did not accord with his feelings. - Onun konuşması duygularıyla uyum sağlamadı.

sağlama
(Ticaret) trial balance
sağlama
(Dilbilim) positively cause
sağlama
(Bilgisayar) validation
sağlama
delivery
sağlama
(Bilgisayar) proofing
sağlama
enabling
uyum sağlamak
(deyim) keep company with
uyum sağlamak
acclimatize
uyum sağlamak
make correspond
uyum sağlamak
get into
uyum sağlamak
assort with
uyum sağlamak
(Tıp) adjust
uyum sağlamak
comply with
uyum sağlamak
correspond
uyum sağlamak
attuned to
uyum sağlamak
attune
uyum sağlamak
be attuned to
uyum sağlamak
transduce
uyum sağlamak
accord with
uyum sağlamak
acclimatization
uyum sağlamak
harmonise with
uyum sağlamak
accommodate oneself to
uyum sağlamak
tone in
yarar sağlamak
benefit
yarar sağlamak
avail oneself of
yarar sağlamak
pay
yiyecek içecek sağlamak
cater
yiyecek ve içecek sağlamak
cater

The net-cafes here cater to students; fees start at around a pound an hour. - Buradaki net-kafeler öğrencilere yiyecek ve içecek sağlamaktadır; ücretler yaklaşık saati bir pounddan başlamaktadır.

çözüm sağlamak
provide solution
gereksinimini sağlamak
provide for
olanak sağlamak
facilitate
sağla
provide with
sağla
employ

Japanese companies generally provide their employees with uniforms. - Japon şirketleri genellikle çalışanlarına üniforma sağlar.

The company provides health care and life insurance benefits for all of its employees. - Şirket tüm çalışanları için sağlık bakımı ve hayat sigortası avantajları sağlar.

sağla
make available to
sağla
provide for

They had a lot of children to provide for. - Onların, geçimini sağlayacak bir sürü çocukları vardı.

Young as he is, he has a large family to provide for. - O,genç olduğu için,geçimini sağlayacak büyük bir aileye sahip.

sağla
{f} supplying

They were accused of supplying arms to terrorists. - Onlar teröristlere silah sağlamakla suçlandılar.

sağla
supply with
sağla
lay on
sağla
{f} supply

Supply me with this information as soon as possible. - En kısa sürede bana bu bilgiyi sağlayın.

The Great Lakes supply drinking water. - The Great Lakes içme suyu sağlar.

sağla
enable to
sağla
{f} stand by
sağla
{f} enabling
sağla
enable to be
sağla
made available to
sağla
{f} provided

Team members are provided with equipment and uniforms. - Takım üyelerine ekipman ve üniforma sağlanmaktadır.

She provided the traveler with food and clothing. - O, yolcuya yiyecek ve giyecek sağladı.

sağlama
verification
sağlama
{i} supplying

They were accused of supplying arms to terrorists. - Onlar teröristlere silah sağlamakla suçlandılar.

sağlama
provision
düzen sağlamak
restore order
fayda sağlamak
Take an advantage, suck advantage out of, cash in, cash on
fayda sağlamak
Be useful
geçim sağlamak çabası
effort to provide livelihoods
hizmet sağlamak
Provide service
kalacak yer sağlamak
accommodate
katkı sağlamak
contribute
katkı sağlamak
to contibute, help, donate
kazanmasını sağlamak
gained to ensure
olanak sağlamak
Facilitate, enable
olmasını sağlamak
to ensure
oyalanmasını sağlamak
To ensure that votes
oynamasını sağlamak
play to ensure
sağlama
{i} proof
uyum sağlamak
Be attuned to, accommodate oneself, orient oneself, accord, coordinate, fall with, harmonize, orientate oneself
Sağlama
checksum
ahenk sağlamak
to secure unity and order (in a place)
anlamasını sağlamak
make understand
avantaj sağlamak
get the whip hand of smb
balansını sağlamak
equilibrate
beraberliği sağlamak
square
beraberliği sağlamak
equalize
denge sağlamak
ballast
dengesini sağlamak
(Hukuk) stabilizing
dengeyi sağlamak
cancel out
dengeyi sağlamak için yapılan ikinci hareket
remise
dikkat çekmesini sağlamak
make a lion of
dikkat çekmesini sağlamak
throw into relief
dikkat çekmesini sağlamak
relieve
dikkat çekmesini sağlamak
lionize
disiplin sağlamak
discipline
disiplini sağlamak
proctor
disiplini sağlamak
prog
dolaylı yoldan sağlamak
wangle
döküman sağlamak
document
döner sermaye sağlamak
habilitate
düşünmesini sağlamak
bang sense into smb
erzak sağlamak
purvey
erzak sağlamak
to victual
evin geçimini sağlamak
bring home the bacon
eşitlik sağlamak
to equalize
farklı olmasını sağlamak
characterize
fayda sağlamak
turn to good purpose
fon sağlamak
(Ticaret) fund-raising
gelmesini sağlamak
call up
geri ödemesi olmayan yardım sağlamak
(Hukuk) to provide non-repayable aid
getiri sağlamak
return
geçimini sağlamak
earn one's keep
geçimini sağlamak
support oneself
geçimini sağlamak
live off
geçimini sağlamak
live on

He has a pension to live on. - Geçimini sağlamak için bir emekli maaşı var.

geçimini sağlamak
live on by
geçimini sağlamak
fend for oneself
görmesini sağlamak
disabuse
görmesini sağlamak
awake smb. to smth
görmesini sağlamak
waken
görmesini sağlamak
disabuse of
güven sağlamak
brought into safety
güven sağlamak
bring into safety
güvenliği sağlamak
police
güvenliği sağlamak
to pacify
güç sağlamak
power
haksız kazanç sağlamak
make a big haul
Türkçe - Türkçe
Öndeki aracın sağından ilerleyerek önüne geçmek
Elde etmek, sahip olmak
Bir işlemin doğruluğunu ortaya koymak
Bir işin olması için gerekli durumu, şartları hazırlamak, temin etmek: "Biz bu ihtiyara son günlerinde hiç aklından geçirmediği bir saadet sağladık."- H. Taner
Bir işin olması için gerekli durumu, şartları hazırlamak, temin etmek
Elde etmek, sahip olmak: "... o sevimli yavru hâliyle sağladığı sempatinin büyük bir kısmını yitirmişti."- Y. N. Nayır
getirmek
(Osmanlı Dönemi) temin
Sağlama
mizan
sağlama
Bir problemin çözümü veya bir hesabın doğruluğunu denetlemek için yapılan işlem, mizan
sağlama
Sağlamak işi
sağlamak