yeri

listen to the pronunciation of yeri
Türkçe - İngilizce
(Bilgisayar) where

Tom said that he thought Mary wouldn't want to visit the place where her father had committed suicide. - Tom Mary'nin babasının intihar ettiği yeri ziyaret etmek istemeyeceğini sandığını söyledi.

Tom couldn't remember the name of the place where he met Mary. - Tom Mary ile tanıştığı yerin adını hatırlayamadı.

(Bilgisayar) at
(Bilgisayar) on
(Bilgisayar) from

You know what my idiot son's doing? Even now he's graduated from university he spends all his time playing pachinko instead of getting a job. - Aptal oğlumun ne yaptığını biliyor musun? Şimdi bile o üniversiteden mezun olup iş bulmak yerine pachinko oynayarak tüm vaktini harcıyor.

I live an hour away from work. - Ben iş yerimden bir saat uzakta yaşıyorum.

(Bilgisayar) in
(Bilgisayar) location

Show me the location of your camp on this map. - Bana bu haritada kampınızın yerini gösterin.

She asked about the location of the house. - O, evin yerini sordu.

back ground
orium
place of
location of
birleşme yeri
joint
toptan satış yeri
warehouse
yer
{i} location

Please tell me your location. - Lütfen bana bulunduğunuz yeri bildirin.

Every year I find myself at a different location. - Her yıl kendimi farklı bir yerde buluyorum.

yer
place

I don't think television will take the place of books. - Televizyonun, kitapların yerini alacağını sanmıyorum.

In Germany today, anti-violence rallies took place in several cities, including one near Hamburg where three Turks were killed in an arson attack on Monday. - Bugün Almanya'da, Pazartesi günü kundaklamada üç Türk'ün öldürüldüğü Hamburg'un yakınında bir yer de dahil birçok şehirde şiddet karşıtı mitingler gerçekleşti.

birleşme yeri
junction
yer
floor

I spilled egg on the floor. - Yumurtayı yere döktüm.

It seems that the children will have to sleep on the floor. - Çocuklar yerde uyumak zorunda kalacaklar gibi.

yer
{i} ground

In an earthquake, the ground can shake up and down, or back and forth. - Bir depremde, yer yukarı ve aşağı ya da geriye ve ileriye sallanabilir.

After the earthquake, people stared into the deep hole in the ground in surprise. - Depremin ardından, insanlar şaşkınlıkla yerdeki derin çukura baktılar.

yeri gelmişken
by the way
yeri olmak
belong to
yeri doldurulamaz
irreplaceable

It's unique and irreplaceable. - Eşsiz ve yeri doldurulamazdır.

Tom is irreplaceable. - Tom yeri doldurulamaz.

yeri başka olmak
(for someone) to be a very special friend, have a special place in one's heart, be one of one's most intimate friends: Rakım için Süheyla'nın yeri başka. Süheyla has a very special place in Rakım's heart
yeri dar olmak
be cramped for space
yeri doldurulabilir
replaceable

Tom isn't replaceable. - Tom yeri doldurulabilir değil.

You aren't replaceable. - Sen yeri doldurulabilir değilsin.

yeri eşelemek
paw
yeri geldikçe
in places
yeri göğü inleten
rip roaring
yeri göğü inletmek
kick up a row
yeri göğü inletmek
roister
yeri olmak
belong
yeri ve zamanı
the when and where of smth
yeri yerinden oynatmak
maffick
yerleşim yeri
site
yerleşim yeri
settlement

Sami began a 600 hundred miles journey to the nearest settlement. - Sami en yakın yerleşim yerine 600 yüz millik bir yolculuğa başladı.

yedekleme yeri
(Bilgisayar) where to back up
yerleşim yeri
place
yer
spot

Tom got the key from its secret hiding spot and opened the door. - Tom gizli saklama yerinden anahtarı aldı ve kapıyı açtı.

You're parked in my spot. - Benim yerime park ettin.

tatil yeri
resort

Sami called from a resort. - Sami bir tatil yerinden aradı.

Dan planned to build a resort on that island. - Dan o adada bir tatil yeri inşa etmeyi planladı.

yer
{i} terrain

Situated on hilly terrain, the cathedral can be seen from a long distance. - Tepelik arazide yer alan katedral uzun bir mesafeden görülebilir.

buluşma yeri
venue
yer
{i} stand

Tom walked over to where Mary was standing. - Tom Mary'nin durduğu yere doğru yürüdü.

I can see the tower from where I stand. - Durduğum yerden kuleyi görebiliyorum.

varış yeri
destination

How far is it to our destination? - Bu bizim varış yerimize ne kadar uzak?

What's the destination of this ship? - Bu geminin varış yeri neresidir?

demir yeri
mooring
buluşma yeri
haunt
gezinti yeri
promenade
gizlenme yeri
hideout

Have you told anyone where our hideout is? - Gizlenme yerimizin nerede olduğunu kimseye söyledin mi?

The police found Tom's hideout. - Polis Tom'un gizlenme yerini buldu.

mola yeri
stopover
nehrin akıntılı yeri
rapids
saklanma yeri
hideaway

It took us a week to locate their hideaway. - Onların saklanma yerini saptamak bir haftamızı aldı.

The actor has a hideaway in Colorado. - Aktör Colarado'da bir saklanma yerine sahip.

yer
{i} quarter

I eat dinner at quarter past seven. - Yediyi çeyrek geçe akşam yemeğini yerim.

yer
(Bilgisayar) to
ölü yakma yeri
crematorium
yer
{i} where

His dog follows him wherever he goes. - Köpeği her yerde onu gittiği yerden takip eder.

Nagasaki, where I was born, is a beautiful port city. - Doğduğum yer olan Nagasaki, güzel bir liman kentidir.

aktarma demir yeri
(Askeri) transfer berth
arama yeri
(Bilgisayar) look in
arama yeri
(Bilgisayar) dialing from
atama yeri
(Bilgisayar) assign to
bekleme demir yeri
(Askeri) holding anchorage
besleme yeri
(Bilgisayar) feed from
bilet satış yeri
(Tiyatro) box-office
bitirim yeri
gambling
buluşma yeri
rendezvous
ceza infaz yeri
(Askeri) confinement facility
demir yeri
berth
demirleme yeri
(Askeri) berth
demirleme yeri
moorings
demirleme yeri
(Askeri) mooring
depolama yeri
storage location
depolama yeri
(Ticaret) storage
depolama yeri
(Çevre) repository
dinleme yeri
(Askeri) listening post
dinlenme yeri
vacation place
dinlenme yeri
(İnşaat) recreation area
edep yeri
private parts
ek yeri
(İnşaat) jointing
ekleme yeri
(Bilgisayar) add words to
ekleme yeri
(Bilgisayar) add to
form yeri
(Bilgisayar) forms on
gazete satış yeri
newsstand
gezi yeri
promenade
gezinti ve toplanma yeri
(Turizm) resort
gezinti yeri
journey
gezinti yeri
ambulatory
gezinti yeri
parade
görev yeri
(Askeri) duty station
görev yeri
station
görev yeri
(Ticaret) post
ikamet yeri
abode
kapak yeri
monk
kesi yeri fıtığı
(Tıp) incisional hernia
konaklama yeri
inn
konaklama yeri
auberge
konaklama yeri
stopover
konteyner demirleme yeri
(Ticaret) container anchorage terminal
kurulum yeri
(Bilgisayar) install to
kıvrım yeri
(Tekstil) hem
mesire yeri
recreation spot
mola yeri
pull-up
motor yeri
nacelle
nakliye gemileri demir yeri
(Askeri) transport area
oturum açma yeri
(Bilgisayar) log on to
oyun yeri
playground
park yeri
(Havacılık) parking position
park yeri
lay-by
park yeri
stand
pazar yeri
piazza
pazar yeri
(Ticaret) bazaar
pazar yeri
market-square
randevu yeri
(Askeri) rendezvous
suç yeri
crime scene
sızıntı yeri
(Askeri) leak
tatil yeri
resort to
teslim yeri
(Bilgisayar) ship to
yer
scar

She's out there somewhere alone and scared. - O orada bir yerde yalnız ve korkmuş.

This is a very scary place. - Bu çok korkutucu bir yer.

yer
mark

Open-air markets sell food grown on local farms. - Açık hava pazarları yerel çiftliklerde yetiştirilen gıdaları satar.

On your marks, get set, go! - Yerlerinize... Hazır... Başla!

yer
party

Paul went to the party in place of his father. - Paul babasının yerine partiye gitti.

The floor was strewn with party favors: torn noisemakers, crumpled party hats, and dirty Power Ranger plates. - Yer partiden kalanlar yüzünden dağınıktı: Yırtık gürültüyapıcılar, kırışık parti şapkaları, ve kirli Power Ranger tabakları.

yer
subterranean
yer
point

I assume that at some point Tom will just give up. - Sanırım Tom bir yerde vazgeçecektir.

Tom pointed to the ground. - Tom yere işaret etti.

yer
bin

I use a three-ring binder for all my subjects instead of a notebook for each one. - Her biri için bir dizüstü bilgisayar yerine bütün konularım için üç halkalı klasör kullanırım.

yer
yard
yer
facility
yer
swatch
yer
terrane
yer
(Bilgisayar) in
yer
feature
yer
venture
yer
employment
yer
residence
yer
(Askeri) catchall
yer
housing
yer
trace

This security system allows us to trace employees movements anywhere they go. - Bu güvenlik sistemi çalışanların hareketlerini gittikleri yerde izlemelerine izin verir.

The police looked everywhere and could find no trace of Tom. - Polis her yere baktı ve Tom'la ilgili hiçbir iz bulamadı.

yer
(Havacılık) spool
yer
duty

Try to fulfill your duty. - Görevini yerine getirmeye çalış.

You must fulfill your duty. - Görevini yerine getirmelisin.

yer
(Bilgisayar) topo
yer
{i} whereabouts

Parents should monitor their children's whereabouts. - Anne ve babalar, çocuklarının bulunduğu yerleri izlemelidir.

Dan lied about his whereabouts. - Dan bulunduğu yer hakkında yalan söyledi.

ödeme yeri
(Ticaret) paying agent
ödeme yeri
checkout
üretim yeri
production site
yer
site

A visit to the city centre, listed as a UNESCO World Heritage Site, is a must. - Bir UNESCO Dünya Mirası Yeri olarak listelenen şehir merkezine bir ziyaret bir zorunluluktur.

The investigators gathered evidence from the crash site. - Araştırmacılar kaza yerinden delil topladılar.

dinlenme yeri
rest

On weekends, many people work instead of having a rest. - Hafta sonlarında birçok kişi dinlenme yerine çalışır.

Which one will be our final resting place? - Hangisi bizim son dinlenme yerimiz olacak?

yer
situation

Why don't you actually consider your situation instead of just chancing it? - Sadece onu değiştirmek yerine, neden durumunu gerçekten düşünmüyorsun?

If I were you, I would have done the same thing in such a difficult situation. - Yerinde olsam, böyle zor bir durumda aynı şeyi yaparım.

yer
locality
yer
situs
yer
room

You must make room for the television. - Televizyon için yer açmalısın.

She made room for an old lady. - O yaşlı bir bayana yer açtı.

yer
earth

In the beginning God created the heaven and the earth. - Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı.

In an earthquake, the ground can shake up and down, or back and forth. - Bir depremde, yer yukarı ve aşağı ya da geriye ve ileriye sallanabilir.

yer
seat

Tom showed up early so he could get a good seat. - İyi bir yer alabilmek için Tom erken geldi.

Tom saved Mary a seat. - Tom Mary'ye bir yer ayırdı.

yer
abode
olay yeri
scene

There was no evidence against him found at the scene. - Olay yerinde bulunduğuna dair ona karşı herhangi bir kanıt yoktu.

A crowd gathered at the scene. - Bir kalabalık olay yerinde toplandı.

annenizin doğum yeri
your mother's birthplace

correct spelling: annenizin doğum yeri.

annenizin doğum yeri
your mother place of birth
ateş düştüğü yeri yakar
An ember burns where it fallsa sad event, for instance death of a loved one, gives pain the most to those who are the closest to that person
başlama yeri
Starting Location
bekleme yeri
in standby
dua yeri
in prayer
eklem yeri
joint
geliş yeri
in developing
genellikle üstü kapalı pazar yeri
often implicit in the market
istirahat yeri
resting place
yeri
Work place
kolun bilezik takacak yeri
will wear the bracelet in arms
maden yeri
mines in
mum üretim yeri
wax production in
mutluluk yeri
happy place
oturma yeri
place of residence
yer
the land
yer
place of
yer
placing
yer
{i} slot
çekek yeri
Location
ören yeri
A place where historical ruins of an ancient city are
ören yeri
Historical site
Yer
(Tıp) locum
yer
(Askeri) geolocation code file; standard specified geographic location file
yer
space, room: Otobüsün arka tarafında yer yok. There's no room in the back of the bus
yer
importance, place of importance: Bu maddenin sanayideki yeri yadsınamaz. It can't be denied that this material is of importance for industry
yer
terrain, region, area
yer
post

Instead of coming directly home, I took the long way and stopped by the post office. - Doğrudan eve gelme yerine uzun bir yol yürüdüm ve postanenin yanında durdum.

In the post office, mail is classified according to the place where it is to go. - Postanede, posta gideceği yere göre sınıflandırılır.

yer
mother earth
yer
area

Tom doesn't like people who smoke in no smoking areas. - Tom, sigara içilmesi yasak yerlerde sigara içen insanlardan hoşlanmaz.

This area was first settled by the Dutch more than two hundred years ago. - Bu araziye ilk olarak iki yüzyıldan uzun bir süre önce Hollandalılar tarafından yerleşildi.

yer
standing

Tom pointed to where Mary was standing. - Tom Mary'nin durduğu yeri gösterdi.

There was standing room only in the Regional Express to Nuremberg. - Sadece, Nürnberg Bölgesel Ekspres treninde ayakta duracak yer vardı.

yer
station

There is a large parking lot in front of the station. - İstasyonun önünde büyük bir park yeri vardır.

He took the video to a local TV station. - Bir yerel televizyon kanalı için video çekti.

yer
space

I had to leave out this problem for lack of space. - Yer yokluğu yüzünden bu sorunu atlamak zorunda kaldım.

Tom backed his car out of the parking space. - Tom arabasını park yerinden çıkardı.

yer
locale
yer
platform
yer
place; location, spot, point; ground; floor; seat; space, room; situation, employment, duty; mark, scar, trace; earth
yer
floor: Bebek yerde emekliyor. The baby's crawling on the floor. Yerler halı kaplıydı. The floors were covered with rugs
yer
premises
yer
glebe
yer
the earth, the ground: Yere düştü. He fell to the ground. Bütün parası yerde gömülü. All of his money is buried in the ground
yer
mark (left by something): yara yeri scar left by a wound
yer
place; spot; position; location: Kandilli fevkalade güzel bir yer. Kandilli is an extraordinarily beautiful place. Senin yerin burası. This is your place./This is where you're to be. Eğlence yeri değil burası; ciddi bir işyeri. This isn't a place you come to in order to amuse yourself; it's a place where business is transacted in a serious way. Yerimde olsaydın ne yapardın? If you'd been in my shoes what would you have done? Feramuz Paşa'nın tarihteki yeri pek önemli sayılamaz. Feramuz Pasha's place in history cannot be reckoned an important one. Bu evin yeri hoşuma gidiyor. I like this house's location. Ağrının yerini daha iyi tarif edemez misiniz? Can't you describe more clearly where the pain is?
yer
(a) seat; (a) room: Matine için iki yer ayırttım. I've reserved two seats for the matinée. Lokantada dört kişilik bir yer buldum. I found a table for four in the restaurant. Bu otelde boş yer yok. This hotel has no vacant rooms
yer
geo

George III has been unfairly maligned by historians. - George III, tarihçiler tarafından haksız yere kötü muamele gördü.

Georgia is his native state. - Gürcistan onun yerli devletidir.

yer
position

What would you do if you were in my position? - Yerimde olsan ne yaparsın?

Were I in your position, I would do it at once. - Yerinde olsam, onu derhal yaparım.

yer
terraneous
yer
{i} stead

If you can't come, send someone in your stead. - Eğer gelemiyorsan senin yerine birini gönder.

The president did not come, but sent the vice-president in his stead. - Başkan gelmedi ama, yerine başkan yardımcısını gönderdi.

yer
billet
yer
whither
yer
{i} ubiety
yer
{i} footing
yer
whence
yer
{i} locus
yer
the earth, the planet earth
yer
ubiety; pew
yer
place, position (of employment)
yer
passage or part (of something written or spoken): Söylevimin bu yeri alkışlanmaya değer, değil mi? This part of my speech merits applause, doesn't it?
yer
piece of land, piece of property: Kalamış'ta bir yer aldık. We bought a piece of property in Kalamış
yer
lampoon

It's easy to lampoon their ideas now, but they seemed quite reasonable at the time. - Şu an onların fikirlerini yermek kolay, fakat onlar o zaman epey haklı göründü.

İngilizce - İngilizce

yeri teriminin İngilizce İngilizce sözlükte anlamı

yer
yeah; yes
yer
you

'Still, yer got nice looks,' said Ella.

yer
your

'Make yer way down to the station,' he said.

yer
you're

Yer a lotta nosey parkers.

yer
Yer is used in written English to represent the word `you' when it is pronounced informally. I bloody told yer it would sell. your or you
yer
Ere; before
yer
pron. (Informal) your
yer
{e} ere; before (Archaic)
yer
Yer is used in written English to represent the word `your' when it is pronounced informally. Mister, can we 'elp to carry yer stuff in?
Türkçe - Türkçe

yeri teriminin Türkçe Türkçe sözlükte anlamı

ateş düştüğü yeri yakar
kişilerin başına gelebilecek kötü olaylar neticesinde en çok kendilerinin etkileneceği ve üzüleceği, çevrelerindeki yakın ve tanıdıklarının ancak teselli etme ile yetineceklerini belirten deyim.hastalık, ölüm gibi durumlarda acını anlıyorum vb. sözlerin anlamsızlığını ifade eden bir sözdür
Yer
yan
Yer
(Osmanlı Dönemi) HAYYİZ
Yer
(Osmanlı Dönemi) MEVKİ'
Yer
(Osmanlı Dönemi) RİMM
Yer
(Hukuk) MAHAL
Yer
nokta
yer
Ekime elverişli toprak parçası, arazi
yer
(Osmanlı Dönemi) mekân
yer
Herhangi bir şeye, bir işe ayrılmış bölüm veya alan. İz. Üzerine yapı kurulmaya elverişli arazi, arsa
yer
Bir olayın geçtiği veya geçeceği bölüm, alan, mahal
yer
Sinema ve tiyatroda veya taşıtlarda oturulacak koltuk, sandalye: "Ön tarafta bir yer bulup oturunca kurnazlığına pek sevindi."- H. Taner
yer
Otel, motel vb.nde kalınacak oda
yer
Üzerine yapı kurulmaya elverişli arazi, arsa
yer
İz
yer
Herhangi bir şeye, bir işe ayrılmış bölüm veya alan
yer
Bulunulan, yaşanılan, oturulan şehir, kasaba, mahalle
yer
Görev, makam
yer
Gezinilen, ayakla basılan taban: "Ayıp bir şey gördü mü kulaklarına kadar kızarıyor, gözünü yerde bir noktaya dikip öylece kalakalıyordu."- H. Taner
yer
Sinema ve tiyatroda veya taşıtlarda oturulacak koltuk, sandalye
yer
Durum, konum, vaziyet. Ülke, bölge
yer
Durum, konum, vaziyet
yer
Önem
yer
Ülke, bölge
yer
Durum, konum
yer
Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekân
yer
Bulunulan, yaşanılan, oturulan şehir, kasaba, mahalle: "Anadolu'nun bazı yerlerinde eski bir kocakarı itikadı vardır."- R. N. Güntekin
yer
Yer yuvarı, yerküre, dünya
yer
Gezinilen, ayakla basılan taban
yer
Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekân: "İzinsiz bir yere gitmek ne haddime?"- M. Ş. Esendal
yer
Görev, makam: "Askerden gelirse bakalım bir yere yerleştirebilecek miyiz?"- M. Ş. Esendal. Önem
yeri