yer

listen to the pronunciation of yer
Türkisch - Englisch
location

Please tell me your location. - Lütfen bana bulunduğunuz yeri bildirin.

I prefer a quieter, even boring, location for our next meeting. - Bir sonraki buluşmamız için daha sessiz, hatta sıkıcı bir yeri tercih ederim.

place

I don't think television will take the place of books. - Televizyonun, kitapların yerini alacağını sanmıyorum.

You know many interesting places, don't you? - Çok enteresan yerler biliyorsun, değil mi?

floor

I spilled egg on the floor. - Yumurtayı yere döktüm.

I felt the floor shake. - Yerin sallandığını hissettim.

ground

This park used to be a hunting ground for a noble family. - Bu park asil bir aile için bir avlanma yeriydi.

After the earthquake, people stared into the deep hole in the ground in surprise. - Depremin ardından, insanlar şaşkınlıkla yerdeki derin çukura baktılar.

spot

You're parked in my spot. - Benim yerime park ettin.

The police arrested the burglar on the spot. - Polisler hırsızı olay yerinde tutukladı.

terrain

Situated on hilly terrain, the cathedral can be seen from a long distance. - Tepelik arazide yer alan katedral uzun bir mesafeden görülebilir.

(Bilgisayar) to
point

Tom pointed to the ground. - Tom yere işaret etti.

His speech was to the point. - Onun konuşması tam yerindeydi.

yard
(Bilgisayar) in
terrane
venture
swatch
facility
bin

I use a three-ring binder for all my subjects instead of a notebook for each one. - Her biri için bir dizüstü bilgisayar yerine bütün konularım için üç halkalı klasör kullanırım.

employment
feature
mark

Open-air markets sell food grown on local farms. - Açık hava pazarları yerel çiftliklerde yetiştirilen gıdaları satar.

On your marks, get set, go! - Yerlerinize... Hazır... Başla!

party

Paul went to the party in place of his father. - Paul babasının yerine partiye gitti.

A party is a good place to make friends with other people. - Parti başka insanlarla arkadaş olmak için elverişli bir yerdir.

(Bilgisayar) topo
residence
(Askeri) catchall
housing
trace

This security system allows us to trace employees movements anywhere they go. - Bu güvenlik sistemi çalışanların hareketlerini gittikleri yerde izlemelerine izin verir.

The police looked everywhere and could find no trace of Tom. - Polis her yere baktı ve Tom'la ilgili hiçbir iz bulamadı.

(Havacılık) spool
duty

I will do my duty to the best of my ability. - Görevimi yapabildiğim en iyi şekilde yerine getireceğim.

Come what may, we must do our duty. - Ne olursa olsun vazifemizi yerine getirmeliyiz.

scar

This is a very scary place. - Bu çok korkutucu bir yer.

The natives are scared of this place. - Yerliler buradan korkuyorlar.

subterranean
site

A visit to the city centre, listed as a UNESCO World Heritage Site, is a must. - Bir UNESCO Dünya Mirası Yeri olarak listelenen şehir merkezine bir ziyaret bir zorunluluktur.

Dan sent the machines to a site where they would be dismantled. - Dan makineleri sökülecekleri bir yere gönderdi.

situs
situation

If I were you, I would have done the same thing in such a difficult situation. - Yerinde olsam, böyle zor bir durumda aynı şeyi yaparım.

Why don't you actually consider your situation instead of just chancing it? - Sadece onu değiştirmek yerine, neden durumunu gerçekten düşünmüyorsun?

piece of land, piece of property: Kalamış'ta bir yer aldık. We bought a piece of property in Kalamış
ubiety; pew
locality
where

His dog follows him wherever he goes. - Köpeği her yerde onu gittiği yerden takip eder.

Nagasaki, where I was born, is a beautiful port city. - Doğduğum yer olan Nagasaki, güzel bir liman kentidir.

passage or part (of something written or spoken): Söylevimin bu yeri alkışlanmaya değer, değil mi? This part of my speech merits applause, doesn't it?
stead

If you can't come, send someone in your stead. - Eğer gelemiyorsan senin yerine birini gönder.

The president did not come, but sent the vice-president in his stead. - Başkan gelmedi ama, yerine başkan yardımcısını gönderdi.

locus
place, position (of employment)
footing
station

The office where my father works is near the station. - Babamın çalıştığı yer istasyonun yakınındadır.

The station is situated in between the two towns. - İstasyon iki şehir arasında yer almaktadır.

seat

The paint on the seat on which you are sitting is still wet. - Oturduğun yerdeki boya hâlâ yaştır.

Tom saved Mary a seat. - Tom Mary'ye bir yer ayırdı.

standing

Tom pointed to where Mary was standing. - Tom Mary'nin durduğu yeri gösterdi.

We're out of chairs. Would you mind eating while standing up? - Sandalyemiz yok. Ayakta dururken yer misin?

position

Put yourself in my position. - Kendini benim yerime koy.

With deep and reverent awe I replaced the candelabrum in its former position. - Derin ve saygılı huşuyla şamdanı önceki yerine koydum.

floor: Bebek yerde emekliyor. The baby's crawling on the floor. Yerler halı kaplıydı. The floors were covered with rugs
premises
the earth, the ground: Yere düştü. He fell to the ground. Bütün parası yerde gömülü. All of his money is buried in the ground
mark (left by something): yara yeri scar left by a wound
place; spot; position; location: Kandilli fevkalade güzel bir yer. Kandilli is an extraordinarily beautiful place. Senin yerin burası. This is your place./This is where you're to be. Eğlence yeri değil burası; ciddi bir işyeri. This isn't a place you come to in order to amuse yourself; it's a place where business is transacted in a serious way. Yerimde olsaydın ne yapardın? If you'd been in my shoes what would you have done? Feramuz Paşa'nın tarihteki yeri pek önemli sayılamaz. Feramuz Pasha's place in history cannot be reckoned an important one. Bu evin yeri hoşuma gidiyor. I like this house's location. Ağrının yerini daha iyi tarif edemez misiniz? Can't you describe more clearly where the pain is?
place; location, spot, point; ground; floor; seat; space, room; situation, employment, duty; mark, scar, trace; earth
stand

Tom couldn't see the lake from where he was standing. - Tom durduğu yerden gölü göremiyordu.

Tom walked over to where Mary was standing. - Tom Mary'nin durduğu yere doğru yürüdü.

(a) seat; (a) room: Matine için iki yer ayırttım. I've reserved two seats for the matinée. Lokantada dört kişilik bir yer buldum. I found a table for four in the restaurant. Bu otelde boş yer yok. This hotel has no vacant rooms
platform
locale
space

In the U.S., there are more prisoners than there is jail space for them. So the prisons are overcrowded. - Amerika'da hapishanede mahkumlar için ayrılan yer mahkumlara yeterli değildir.Bu yüzden hapishaneler çok kalabalıktır.

I had to leave out this problem for lack of space. - Yer yokluğu yüzünden bu sorunu atlamak zorunda kaldım.

room

There is no room to doubt that he is a gifted artist. - Onun yetenekli bir sanatçı olduğundan şüphe etmeye yer yok.

There was room for one person in the car. - Arabada bir kişilik yer vardı.

geo

Georgia is his native state. - Gürcistan onun yerli devletidir.

George III has been unfairly maligned by historians. - George III, tarihçiler tarafından haksız yere kötü muamele gördü.

area

This area was first settled by the Dutch more than two hundred years ago. - Bu araziye ilk olarak iki yüzyıldan uzun bir süre önce Hollandalılar tarafından yerleşildi.

I live in a remote area. - Uzak bir yerde yaşıyorum.

post

In the post office, mail is classified according to the place where it is to go. - Postanede, posta gideceği yere göre sınıflandırılır.

You must put up with your new post for the present. I'll find you a better place one of these days. - Şu an için yeni görevinize katlanmalısın. Sana bugünlerden birinde daha iyi bir yer bulacağım.

terraneous
glebe
quarter

I eat dinner at quarter past seven. - Yediyi çeyrek geçe akşam yemeğini yerim.

mother earth
slot
the earth, the planet earth
importance, place of importance: Bu maddenin sanayideki yeri yadsınamaz. It can't be denied that this material is of importance for industry
(Askeri) geolocation code file; standard specified geographic location file
whereabouts

Parents should monitor their children's whereabouts. - Anne ve babalar, çocuklarının bulunduğu yerleri izlemelidir.

We have no idea about his whereabouts. - Onun bulunduğu yer hakkında hiç bir fikrimiz yok.

space, room: Otobüsün arka tarafında yer yok. There's no room in the back of the bus
earth

Water covers about 70% of the earth. - Su, yeryüzünün yaklaşık %70'ini kaplamaktadır.

The earth is where we all live. - Dünya hepimizin yaşadığı yerdir.

yer fıstığı
peanut

I thought you said you were sick of peanut butter. - Yer fıstığı ezmesinden usandığını söylediğini düşünüyordum.

Tom might be allergic to peanuts. - Tom'un yer fıstığına allerjisi olabilir.

yer ayırtma
reservation

I ought to have made a hotel reservation earlier. - Otelde daha önce yer ayırtmalıydın.

yer değişmek
interchange
yer değiştirmek
replace
her yer
everywhere

A function that is differentiable everywhere is continuous. - Ayırdedilebilir bir işlev her yerde süreklidir.

You can't get lost in big cities; there are maps everywhere! - Büyük kentlerde kaybolmazsın, her yerde haritalar var!

yer ayırtma
booking
yer ayırmak
book
yer gösterici
usher
yer almak
to take part

Our company wants to take part in that research project. - Şirketimiz o araştırma projesinde yer almak istiyor.

The important thing is not to win the game, but to take part in it. - Önemli olan oyunda kazanmak değil, oyunun içinde yer almak.

yer almak
be in

I don't want to be involved in this affair. - Ben bu işin içinde yer almak istemiyorum.

yer almak
appear in
yer almak
1. to be located in, be situated in (a place): Fethi ön sırada yer alıyor. Fethi's in the front row. 2. (for someone) to be involved in, have a part in (a job, a project). 3. to be in, appear in
yer ayırtmak
to book
yer vermek
allow for
yer almak
(for someone) have a part in
yer almak
rank as
yer almak
be situated in (a place)
yer almak
take part

The important thing is not to win the game, but to take part in it. - Önemli olan oyunda kazanmak değil, oyunun içinde yer almak.

They want to take part in the Olympic Games. - Olimpiyat Oyunları'nda yer almak istiyorlar.

yer almak
rank among
yer almak
go on
yer almak
fall into
yer almak
precondition
yer almak
be in the swim
yer almak
be located in
yer almak
come in on
yer almak
rank

Cotton ranks among the world's most important crops. - Pamuk, dünyanın en önemli ürünleri arasında yer almaktadır.

According to the American journal International Living, Uruguay is ranked among the twenty safest countries in the world. - Amerikan dergisi Uluslararası Yaşam'a göre, Uruguay dünyada en güvenli yirmi ülke arasında yer almaktadır.

yer almak
go in for
yer almak
(Kanun) enter
yer almak
put in an appearance
yer almak
figure
yer almak
fall within
yer etmek
leave a mark
yer etmek
strike
yer etmek
etch
yer etmek
make an impression
yer vermek
give (somebody) a seat
yer vermek
give a place
yer vermek
allow (something) happen
yer yer
from place to place
yer alan
located in

Norway, located in Northern Europe, is a highly developed country. - Kuzey Avrupa'da yer alan Norveç çok gelişmiş bir ülkedir.

Croatia is a country located in the southeastern part of Europe. - Hırvatistan, Avrupa'nın güneydoğu kesiminde yer alan bir ülkedir.

yer alan
taking place

I can't keep track of all the changes taking place in the world of AIDS research. - AIDS araştırma dünyasında yer alan tüm değişiklikleri takip edemem.

yer alan
appearing in
yer almak
Take place
yer alması
take place
yer alt
where lower
yer altı
underground

Some built houses partly underground. - Bazıları kısmen yer altında evler yaptı.

In Dutch folklore, kabouters are tiny people who live underground. - Hollanda halk biliminde kabouterler yer altında yaşayan minik insanlardır.

yer altı kaynakları
groundwater resources
yer bilimi
(Jeoloji) Geology
yer bırakmak
place to leave
yer edinmek
To place
yer ekibi
Ground team
yer fıstığı
Groundnut, peanut
yer hizmetleri
Ground handling
yer hostesi
ground hostess
yer kabuğu
(Coğrafya) Earth's crust
yer kaplama
Flooring
yer minderi
place mat
yer pelidi
Location of Pelit
yer sarsıntısı
Eartquake
yer tutmak
to occupy a place
yer yuvarı
Rounds of place
yer yüzü
land surface
yer çekimsiz
where gravity
yer şekilleri
landforms
yer ayırtmak
bespeak a seat
yer açmak
to make room for
yer belirtme hali
locative
yer bulma
position finding
yer değişikliği
transposition
yer değiştirmek
change sides
yer değiştirmek
switch

You don't want to switch places with me? - Benimle yer değiştirmek istemiyor musun?

yer değiştirmek
move
yer elması
Jerusalem artichoke
yer fotoğrafı
ground photograph
yer hizasında
level with the ground
yer istasyon modülü
(Askeri) ground station module
yer kestane
(Tabiat Doğa) (bitki, Fam: maydanozgiller,sayvaniye) [syn.: yer kestane, abdülleziz, yer fındığı, yahudi kalpağı] earth nut
yer sabunu
floor soap
yer ve zaman kavramlarının dört boyutlu bütünü
space time
yer/araç lazerli yer bulma aracı
(Askeri) ground/vehicle laser locator designator
yer tutmak
book
yer değiştirmek
displace
Yer Değiştirmek
relocate
yer bulucu
locator
yer değiştirme
migration
yer değiştirmek
{f} juggle
ancak yer yer iyi olan
spotty
yer bulmak
find place
yer degiştirme
replacement
yer değiştirme
import
yer değiştirme
(Kimya) replacement

Are you already thinking of a replacement for Tom? - Tom için zaten bir yer değiştirme düşünüyor musunuz?

yer değiştirme
(Kanun) moving

In order to keep our feet warm we had to shift from one foot to another and keep moving. - Ayaklarımızı sıcak tutmak için ayaklarımızı yer değiştirmek ve hareket ettirmeye devam etmek zorunda kaldık.

yer değiştirme
motion
yer değiştirmek
change place
yer değiştirmek
(deyim) change over
yer döşemesi
(İnşaat) floor
yer hizmetleri
(Havacılık) handling
yer kaplamak
take up space
yer kaplamak
occupy a place
yer tutmak
reserve
yer tutmak
occupy a place
yer tutmak
reserve a place
yer üstü
elevation
yer üstünde
overhead
yer almak
enter into
yer almak
occur
yer almak
lie

The treeline in the German alps lies at an elevation of about 1800 meters. - Alman Alpleri'nde ağaçların bittiği yer yaklaşık 1800 metre yükseklikte yer almaktadır.

This city lies at the base of a mountain. - Şehir bir dağın eteğinde yer almaktadır.

yer değiştir
translocate
yer değiştir
change place

I wish I could change places with Tom, but I can't. - Keşke Tom'la yer değiştirebilsem ama değiştiremiyorum.

yer değiştir
replace by
yer değiştirme
interchange
yer değiştirme
displacement
yer değiştirme
translocation
yer değiştirme
change of location
yer değiştirme
dislocation
yer değiştirme
transposition
yer değiştirmek
shuffle
yer et
embed with
yer et
embed in
yer fıstığı
pignut
yer işi
groundwork
yer vermek
accommodate
yer vermek
make room
yer vermek
slot in
yer vermek
slot
yer vermek
slot into
Yer fıstığı
(Botanik, Bitkibilim) arachis hypogaea
yer alan
location area
yer almak
get ground
yer almak
take place of
yer almak
to get involved
yer bulmak
take place
yer değiştirmek
shuffle across
yer fistigi
earthnut
yer fıstığı
ground-nut
yer tutmak
keep ground
yerler
locations

Elite soldiers might be trained in secret locations. - Seçkin askerler gizli yerlerde eğitilebilir.

He was obsessed with the idea of travelling to exotic locations. - O egzotik yerlere seyahat etme fikrine saplantılıydı.

müşterek taktik yer istasyonu (Kara Kuvvetleri); müşterek taktik yer istasyonu (
(Askeri) joint tactical ground station (Army); joint tactical ground station (Army and Navy); joint tactical ground system
ortak yer istasyonu; Kıta Amerikası yer istasyonu
(Askeri) common ground station; continental United States ground station
yer almak
join
yer değiştirme
{i} shift

In order to keep our feet warm we had to shift from one foot to another and keep moving. - Ayaklarımızı sıcak tutmak için ayaklarımızı yer değiştirmek ve hareket ettirmeye devam etmek zorunda kaldık.

yer değiştirme
permutation
yer değiştirme
removal
yer değiştirme
(Nükleer Bilimler) replace

Are you already thinking of a replacement for Tom? - Tom için zaten bir yer değiştirme düşünüyor musunuz?

yer değiştirme
substitution

Can we make a substitution? - Bir yer değiştirme yapabilir miyiz?

yer değiştirme
supersession
yer değiştirme
shuffle
yer edinmek
gain a seat
yer edinmek
win a seat
yer etmek
a) to leave a mark b) to make an impression
Englisch - Englisch
yeah; yes
you

'Still, yer got nice looks,' said Ella.

your

'Make yer way down to the station,' he said.

you're

Yer a lotta nosey parkers.

Yer is used in written English to represent the word `you' when it is pronounced informally. I bloody told yer it would sell. your or you
Ere; before
pron. (Informal) your
{e} ere; before (Archaic)
Yer is used in written English to represent the word `your' when it is pronounced informally. Mister, can we 'elp to carry yer stuff in?
your
An determiner that conveys familiarity and mutual knowledge of the modified noun

Not Your Average Travel Guide.

your
Belonging to you; of you; related to you (plural; more owners)
your
Belonging to you; of you; related to you (singular; one owner)

Is this your cat?.

your
{p} belonging to or relating to you
your
belonging to you, as in: I welcome your comments on this page
your
(possessive pronom adj ) of, belonging to, or done by you (e g your fanfiction, your mobile suit, your cat, your armor) It also can be used in formal titles (e g ""Your Excellency " the diplomat said as he bowed before Emperor Talpa ")
your
pron. belonging to you, belonging to the person or persons being addressed (possessive - 2nd person, singular and plural)
your
A speaker or writer uses your to indicate that something belongs or relates to the person or people that they are talking or writing to. Emma, I trust your opinion a great deal I left all of your messages on your desk If you are unable to obtain the information you require, consult your telephone directory
your
In spoken English, a speaker sometimes uses your before an adjective such as `typical' or `normal' to indicate that the thing referred to is a typical example of its type. Stan Reilly is not really one of your typical Brighton Boys
your
{s} belonging to a person who is being spoken to (i.e: "what is your address?"; "your house"); a person's; of something belonging or relating to a person who is not specified; (Informal) indicating in a characteristic manner, referring to a person or something as a typical example of a common type (i.e.: "your basic typical house around this area")
your
In spoken English and informal written English, your is sometimes used to indicate that something belongs to or relates to people in general. Pain-killers are very useful in small amounts to bring your temperature down I then realized how possible it was to overcome your limitations
your
Your is the second person possessive determiner. Your can refer to one or more people
your
personality is modular It's dynamically controlled by one or more neural domains (brain regions) at any moment These domains are like an interconnected web of mini-computers, and have no widely-accepted name yet Historically, they've been called
your
Eh'english | adronato
your
The form of the possessive case of the personal pronoun you
your
ur
Türkisch - Türkisch
Herhangi bir şeye, bir işe ayrılmış bölüm veya alan
Gezinilen, ayakla basılan taban: "Ayıp bir şey gördü mü kulaklarına kadar kızarıyor, gözünü yerde bir noktaya dikip öylece kalakalıyordu."- H. Taner
Bulunulan, yaşanılan, oturulan şehir, kasaba, mahalle
Herhangi bir şeye, bir işe ayrılmış bölüm veya alan. İz. Üzerine yapı kurulmaya elverişli arazi, arsa
Bir olayın geçtiği veya geçeceği bölüm, alan, mahal
Sinema ve tiyatroda veya taşıtlarda oturulacak koltuk, sandalye: "Ön tarafta bir yer bulup oturunca kurnazlığına pek sevindi."- H. Taner
Otel, motel vb.nde kalınacak oda
Üzerine yapı kurulmaya elverişli arazi, arsa
İz
Görev, makam: "Askerden gelirse bakalım bir yere yerleştirebilecek miyiz?"- M. Ş. Esendal. Önem
Görev, makam
Ekime elverişli toprak parçası, arazi
Sinema ve tiyatroda veya taşıtlarda oturulacak koltuk, sandalye
Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekân
Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekân: "İzinsiz bir yere gitmek ne haddime?"- M. Ş. Esendal
Durum, konum, vaziyet. Ülke, bölge
Yer yuvarı, yerküre, dünya
Bulunulan, yaşanılan, oturulan şehir, kasaba, mahalle: "Anadolu'nun bazı yerlerinde eski bir kocakarı itikadı vardır."- R. N. Güntekin
Gezinilen, ayakla basılan taban
Durum, konum
Ülke, bölge
Önem
Durum, konum, vaziyet
nokta
(Hukuk) MAHAL
(Osmanlı Dönemi) RİMM
(Osmanlı Dönemi) MEVKİ'
(Osmanlı Dönemi) HAYYİZ
yan
(Osmanlı Dönemi) mekân
yer elması
(Botanik, Bitkibilim) Bu bitkinin besin olarak yararlanılan kök sapı
yer elması
(Botanik, Bitkibilim) Birleşikgillerden, kök sapları yumru durumunda olan bir bitki (Helianthus tuberosus)
yer fıstığı
(Botanik, Bitkibilim) Yer fıstığı (Arachis hypogaea), baklagiller (Fabaceae) familyasındantohumlarında %45-60 oranında yağ, %20-30 oranında protein, %18 oranında karbonhidrat, vitaminler ve madensel maddeler içeren, özellikle yağ sanayi ve çerez yapımı başta olmak üzere, sapı kuru ot ve kabuğu da çeşitli şekillerde değerlendirilen değerli bir bitkidir
yer çekimi
Bkz. yerçekimi
yer altı
Gizli ve zararlı (çalışma)
yer bilimci
Yer bilim uzmanı, jeolog
yer değiştirme
Bir yerden başka bir yere gitme, tebdilimekân
yer domuzugiller
Damarlı dişliler takımından yer domuzu familyasının genel adı
yer merkezci
Yer özekçi
yer sakızı
Bitüm
yer sıçanı
Köstebek
yer yer
Birçok yerde
yer çamı
5-10 cm yüksekliğinde, limon sarısı renkli otsu bir bitki, yer servisi (Ajuga chamaepitys)
Yer almak
yansımak
Yer değiştirmek
intikal etmek
Yer fıstığı
araşit
Yer fıstığı
kikirik
Yer yer
fasla fasla
yer değiştirme
Laboratuvarlarda gazları toplamakta gizlenen yöntem
yer etmek
İyice yerleşmek
yer etmek
İz bırakmak
yer fıstığı
Bu bitkinin eğlencelik olarak yenilen, yağı da çıkarılan tohumu
yer fıstığı
Baklagillerden, çiçekleri döllendikten sonra toprağa gömülerek meyve veren bir tarım bitkisi, araşit (Arachis hypogaea)
yer hostesi
Uçağa binecek olan yolcuların bilet işlemlerini yapan, ayrıca uçağa binerken merdiven başında yolcuların biniş kartlarını toplayan görevli
yer minderi
Yere serilerek üzerine oturulan yün veya pamukla doldurulmuş minder
yer üstü
Yerin yüzeyi üstündeki bölümü
Englisch - Türkisch

Definition von yer im Englisch Türkisch wörterbuch

your
sizin

Ben dün sizin babanıza rastladım. - I ran into your father yesterday.

Ben dün sizin babanıza rastladım. - I ran into your dad yesterday.

your
senin

Bugün senin öğle yemeğin için parayı ben ödeyeceğim. - I'll pay the money for your lunch today.

Yakın bir gelecekteki senin ziyaretini gerçekten dört gözle bekliyorum. - I really look forward to your visit in the near future.