doğru

listen to the pronunciation of doğru
Türkisch - Englisch
accurate

Honestly, I am not the most accurate person on earth. - Dürüst olmak gerekirse, ben dünyada en doğru kişi değilim.

The clock on that tower is accurate. - O kuledeki saat doğrudur.

true

His story may not be true. - Hikâyesi doğru olmayabilir.

The story seems true. - Hikâye doğru görünüyor.

straight

After the meeting she headed straight to her desk. - Toplantıdan sonra o doğrudan masasına doğru yöneldi.

He said the words came straight from his heart. - O kelimelerin doğruca kalbinden geldiğini söyledi.

right

The right mind is the mind that does not remain in one place. - Doğru akıl bir yerde kalmayan akıldır.

It is right that you should write it. - Onu yazman gerektiği doğrudur.

{s} correct

Is my answer correct? - Benim cevabım doğru mu?

Please check the correct answer. - Lütfen doğru cevabı kontrol edin.

truth

She speaks the truth. - Onun konuşması doğrudur.

To tell the truth, I am not your father. - Doğruyu söylemek gerekirse, ben senin baban değilim.

through

The man looked at Tom, then vanished through the stage door out into the dark London street. - Adam Tom'a baktı, sonra sahne kapısından dışarı karanlık Londra caddesine doğru gözden kayboldu.

The submarine had to break through a thin sheet of ice to surface. - Denizaltı yüzeye doğru ince bir buz tabakasını yarıp geçmek zorunda kaldı.

authentic
for

We've found him to be the right man for the job. - Biz, onun bu iş için doğru adam olduğunu keşfettik.

He is the proper person for the job. - O, iş için doğru kişidir.

(Hukuk) fair

Tom is telling the truth, I'm fairly certain. - Tom doğruyu söylüyor, ben oldukça eminim.

As soon as the three doctors had left the room, the Fairy went to Pinocchio's bed and, touching him on the forehead, noticed that he was burning with fever. - Üç doktor odadan çıkar çıkmaz Peri, Pinokyo'nun yatağına doğru gitti ve alnına dokununca onun ateşler içinde yandığını gördü.

fair enough
due

Due to Tom's behavior, the court is convinced that Mary's account is accurate. - Tom'un davranışı nedeniyle mahkeme Mary'nin hesabının doğru olduğuna inanıyor.

faithful
above board
the truth

All you have to do is to tell the truth. - Tüm yapmanız gereken doğruyu söylemektir.

She speaks the truth. - Onun konuşması doğrudur.

(Konuşma Dili) a correct answer (in a test)
(Matematik) line
sincere

He is usually straightforward and sincere and thereby gains the confidence of those who meet him. - O genellikle doğru sözlü ve içten ve bu sebeple onunla tanışanların güvenini kazanır.

straight, directly
aright
spot on
straight, direct; true; right; correct, accurate, exact, precise; proper, suitable; fair; honest, faithful, straightforward, aboveboard; line; truth, right; towards, toward; (zaman) around, about; straight; rightly, correctly, truly
truly, correctly
according to Hoyle
toward, near the time of
square

Tom threw a pillow at Mary and the pillow hit her squarely in the face. - Tom Mary'ye bir yastık attı ve yastık doğrudan onun yüzüne çarptı.

thru
direct

Direct flights between New York and Tokyo commenced recently. - New York ve Tokyo arasında doğrudan uçuşlar son zamanlarda başlamıştır.

Why don't you tell her directly? - Neden doğrudan ona söylemiyorsun?

quite so!
proper

Tom doesn't know how to pronounce my name properly. - Tom ismimi doğru dürüst nasıl telaffuz edeceğini bilmiyor.

If you understand, then do it properly. - Eğer anlıyorsan, öyleyse onu doğru dürüst yap.

thro

The man looked at Tom, then vanished through the stage door out into the dark London street. - Adam Tom'a baktı, sonra sahne kapısından dışarı karanlık Londra caddesine doğru gözden kayboldu.

Everyone has the right to take part in the government of his country, directly or through freely chosen representatives. - Her şahıs, doğrudan doğruya veya serbestçe seçilmiş temsilciler vasıtasıyla, memleketin kamu işleri yönetimine katılmak hakkını haizdir.

straight line

In a time-bound society time is seen as linear- in other words as a straight line extending from the past, through the present, to the future. - Zamana bağlı bir toplumda zaman lineer olarak görülür-yani geçmişten şimdiki zamana ve geleceğe doğru uzanan düz bir çizgi olarak.

just

Tom showed up at just the right moment. - Tom tam doğru zamanda geldi.

If I remember correctly, Tom sold his car to Mary for just 500 dollars. - Eğer doğru hatırlıyorsam, Tom arabasını Mary'ye sadece 500 dolara sattı.

truthful

I think Tom is truthful. - Tom'un doğru olduğunu düşünüyorum.

Don't expect me to be truthful when you keep lying to me so blatantly. - Bana göz göre göre yalan söylemeyi sürdürürken benden doğru sözlü olmamı bekleme.

correct, accurate
righteous

I never said that he was righteous. - Onun doğru olduğunu hiç söylemedim.

precisely

More precisely, it is the question of the meaning of life. - Daha doğrusu, hayatın anlamı sorunudur.

honest, good (person)
honest

Honestly, I am not the most accurate person on earth. - Dürüst olmak gerekirse, ben dünyada en doğru kişi değilim.

I honestly didn't think Tom would show up. - Doğrusu Tom'un ortaya çıkacağını düşünmemiştim.

guileless
the thing
cheese
according to Cocker
exact

It isn't totally exact. - Bu tamamen doğru değil.

That's not exactly true. - O tam olarak doğru değil.

upstanding
exactly

That wasn't exactly true. - O tam olarak doğru değildi.

That isn't exactly right. - Bu tam olarak doğru değil.

orthodox
up to

A strange man came up to us. - Tuhaf bir adam bize doğru geldi.

Mike walked up to the boy. - Mike çocuğa doğru yanaştı.

toward, in the direction of
That's true

I've heard it said that it's harder to please a woman than to please a man. I wonder if that's true. - Bir kadını memnun etmenin bir erkeği memnun etmekten daha zor olduğunun söylendiğini duydum. Doğru olup olmadığını merak ediyorum.

I don't know if that's true. - Onun doğru olup olmadığını bilmiyorum.

ortho
the right

Mark the right answer. - Doğru cevabı işaretleyin.

Everyone has the right to take part in the government of his country, directly or through freely chosen representatives. - Her şahıs, doğrudan doğruya veya serbestçe seçilmiş temsilciler vasıtasıyla, memleketin kamu işleri yönetimine katılmak hakkını haizdir.

honest injun
proper, suitable
valid

Can you validate this parking ticket? - Bu otopark biletini doğrulayabilir misin?

The validation methodology was based also on Bowling's reports. - Doğrulama yöntemi Bowling'in raporlarına da dayanıyordu.

suitable

It's dangerous to assume that all of the sentences in the Tatoeba Corpus are correct and suitable for language study. - Tatoeba külliyatındaki tüm cümleleri, dil eğitimi için doğru ve uygun saymak tehlikelidir.

actual

Do you actually think that's true? - Bunun doğru olduğunu gerçekten düşünüyor musun?

The difference between you and me is that I'm actually interested in trying to do what is right. - Seninle benim aramdaki fark benim aslında doğru olanı yapmaya çalışmakla ilgileniyorum olmam.

all right

I thought Tom did all right. - Tom'un tamamen doğru yaptığını düşünüyordum.

Is it all right if I leave early this afternoon? - Bu öğleden sonra erken gidersek doğru olur mu?

ways
correctly

If I remember correctly, Tom sold his car to Mary for just 500 dollars. - Eğer doğru hatırlıyorsam, Tom arabasını Mary'ye sadece 500 dolara sattı.

If I remember correctly, that's the song Tom sang at Mary's wedding. - Eğer doğru hatırlıyorsam, o, Tom'un Mary'nin düğününde söylediği şarkı.

sound

The story may sound strange, but it is true. - Hikaye garip gelebilir , ama doğru.

The story didn't sound true. - Hikaye doğru görünmüyordu.

short and to the point
(Bilgisayar) literal
erect
around

Is it true that nobody lives around here? - Buralarda kimsenin yaşamadığı doğru mu?

Instead of beating around the bush, Jones got straight to the point. - Lafı dolandırmak yerine, Jones doğrudan konuya girdi.

on the beam
plumb
as well

And yet, the contrary is always true as well. - Ne var ki aksi de her zaman doğrudur.

as sure as i'm sitting here
straightforward
doğru dürüst
properly

Don't play dumb. Answer my question properly! - Aptal numarası yapma. Soruma doğru dürüst cevap ver.

Tom doesn't know how to pronounce my name properly. - Tom ismimi doğru dürüst nasıl telaffuz edeceğini bilmiyor.

içe doğru
inward
doğru varsaymak
postulate
doğru yol
the right way

Excuse me, but is this the right way to the subway station? - Affedersiniz,ama bu metro istasyonu için doğru yol mu?

Is this the right way to the museum? - Bu, müzeye giden doğru yol mu?

doğru dürüst
duly
doğru dürüst
decently
doğru dürüst
real
doğru dürüst
aright
doğru dürüst
straight
doğru dürüst
decent
doğru düzgün
straight
doğru ve dürüst
fair and square
doğru bir biçimde
properly
doğru cevap
right answer
doğru cevap
correct answer
doğru söz
correct words
doğru adam
honest man, just man
doğru akım
direct current
doğru akım
direct current, continuous current
doğru akıma çevirme
rectification
doğru akıma çevirmek
rectify
doğru açı
straight angle
doğru açı
geom . straight angle
doğru bilgi
gen
doğru biçimde
aright
doğru bulmak
to approve
doğru bulmak
to approve of
doğru bulmamak
to disapprove of
doğru doğru
hear! hear!
doğru doğru
expression of agreement
doğru doğru dosdoğru .... The exact truth
(of the matter) is that
doğru durmak
1. to stand up straight, stand erect. 2. to sit still, be quiet
doğru durmak
a) to stand straight b) to sit still, to behave oneself
doğru dürüst
1. properly. 2. genuine, real, proper
doğru dürüst
a) properly, decently b) proper, decent, real
doğru dürüst çalışmayan
on the blink
doğru düşünceli
right minded
doğru farzetmek
(iddia) beg the question
doğru farzetmek (iddia)
beg the question
doğru fikirli
on the beam
doğru gidiş
directness
doğru gitmek
to go straight
doğru ifade
verity
doğru iz üzerinde
on the scent
doğru konuşmak
to be straight with
doğru mu
honest
doğru olanı
the straight of it
doğru olarak
justly
doğru olarak
truly
doğru olarak
straight
doğru olmayan
indirect
doğru olmayan davranış
indirection
doğru orantılı
directly proportional
doğru orantılı
math . directly proportional
doğru oturmak
to sit still, sit properly
doğru oynamak
to play fair
doğru parçası
line segment
doğru rota
naut . direct course
doğru söylemek
tell the truth
doğru söylemek
declare valid
doğru söylemek
to speak the truth
doğru söylemek
speak true
doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar
(Atasözü) The man who tells the truth is driven out of nine villages
doğru söze akan sular durur
(Atasözü) When the truth is spoken it is useless to argue
doğru söze can kurban
(Konuşma Dili) It is very good to hear the truth
doğru söze ne denir
(Konuşma Dili) That is the way it is. What more can you say?
doğru sözlü
straightforward

He is usually straightforward and sincere and thereby gains the confidence of those who meet him. - O genellikle doğru sözlü ve içten ve bu sebeple onunla tanışanların güvenini kazanır.

doğru sözlü
veridical
doğru sözlü
truthful

Don't expect me to be truthful when you keep lying to me so blatantly. - Bana göz göre göre yalan söylemeyi sürdürürken benden doğru sözlü olmamı bekleme.

Tom is likely to be truthful. - Tom muhtemelen doğru sözlü olacak.

doğru sözlü
veracious
doğru sözlü
truthful, frank
doğru sözlülük
truthfulness
doğru tahmin etmek
nick
doğru telaffuz
orthoepy
doğru vallahi
(Ünlem) hear! hear!
doğru vallahi
expression of agreement
doğru varsayılan kanıtsız önerme
postulate
doğru yanlış
cetveli list of errata
doğru yola getirmek
to straighten sb out, to steady
doğru yolda
on the beam
doğru yoldan sapmak
to go astray
doğru yoldan saptırmak
to debauch
doğru yön
right direction
doğru yönde
on the beam
doğru yöntem
(Ticaret) direct method
doğru yürümek
step up to
doğru çalışmıyor
It doesn't work well
doğru çizgi
geom . straight line
doğru çıkmak
to come out right, to prove to be right
doğru çıkmak
to come true, prove to be right
doğru,evet,açık
(Bilgisayar) true,yes,on
doğruya doğru eğriye eğri demek
to call a spade a spade
doğruya doğru, eğriye eğri demek
to speak the simple truth; to call a spade a spade
doğuya doğru
eastward

They travelled eastwards. - Onlar doğuya doğru seyahat etti.

As the Moon moves eastward away from the Sun in the sky, we see a bit more of the sunlit side of the Moon each night. - Ay gökyüzündeki Güneşten doğuya doğru hareket eder, biz her gece ayın güneşli tarafını biraz daha çok görürürüz.

doğuya doğru
easterly
doğuya doğru
eastwards

They travelled eastwards. - Onlar doğuya doğru seyahat etti.

doğuya doğru
east

As the Moon moves eastward away from the Sun in the sky, we see a bit more of the sunlit side of the Moon each night. - Ay gökyüzündeki Güneşten doğuya doğru hareket eder, biz her gece ayın güneşli tarafını biraz daha çok görürürüz.

They travelled eastwards. - Onlar doğuya doğru seyahat etti.

doğuya doğru inşa etme
orientation
doğuya doğru olan
east
doğuya doğru olan
eastward
doğuya doğru yapmak
orientate
doğuya doğru yapmak
orient
doğuya doğru yönelme
easting
doğru şekilde
correctly

By that, Boeing means that there may also have been other problems, but that an accident could have been avoided if the crew had done their job correctly. - Onunla, Boeing diğer sorunların da olabileceği, ama mürettabat işini doğru şekilde yaparsa bir kazadan kaçınılabileceği anlamına gelir.

Did I understand you correctly? - Seni doğru şekilde anladım mı?

-e doğru
toward
e doğru
towards
geriye doğru
backwards

Why is it easier to park the car backwards than forwards? - Arabayı geriye doğru park etmek neden ileriye doğru park etmekten daha kolaydır?

Life can only be understood backwards, but it must be lived forwards. - Hayat sadece geriye doğru anlaşılabilir ama ileriye doğru yaşanmalıdır.

askerlik yapmayı doğru bulmayan kimse
conscientious objector
geriye doğru
backward

Tom took a step backward. - Tom geriye doğru bir adım attı.

Tom is walking backwards. - Tom geriye doğru yürüyor.

-e doğru yönelmek
(Dilbilim) head towards
doğru bir şekilde
properly
doğru yol
true path
eve doğru
homeward-bound
geriye doğru sürmek
back up
gerçek doğru
(Bilgisayar) real line
ileri doğru
forward
ileriye doğru
on
ileriye doğru
frontward
ileriye doğru
forwardly
ileriye doğru eğilmek
(Dilbilim) lean forward
ileriye doğru hareket
course
ileriye doğru sürmek
propel
kesik çizgili doğru
dotted line
tepeden köke doğru kurumak
die back
geriye doğru sürmek
back
doğru dürüst
proper

Tom doesn't know how to pronounce my name properly. - Tom ismimi doğru dürüst nasıl telaffuz edeceğini bilmiyor.

Are you brushing your teeth properly? - Dişini doğru dürüst fırçalıyor musun?

doğru git
verge on
doğru söyle
declare valid
doğru sözlü
frank
başını öne doğru eğmek
bow one's head
başını öne doğru eğmek
lower one's head
başını öne doğru eğmek
bend one's head
doğru orantılı
in direct proportion to

Prices of white goods increased in direct proportion to the increase of demand.

doğrular
authenticates
doğrular
verifies
doğru yol
stray
Türkisch - Türkisch
Gerçek, yalan olmayan
Gerçeğe veya kurala uygun
Yakın, yakınlarında
Akla, mantığa uygun
Karşı yönünce: "Yüzü sapsarı bir kadın iskeleye doğru yürüdü."- S. F. Abasıyanık
Hiçbir yöne sapmadan, dosdoğru, doğruca
İki nokta arasındaki en kısa çizgi
Yakın, yakınlarında: "Şafağa doğru otomobil sesi duyuldu."- F. R. Atay
Yasa, yöntem ve ahlaka bağlı, dürüst, namuslu
Gerçek, hakikat
Yanlışsız, eksiksiz
Gerçek, hakikat: "Söyleyin doğrusunu, siz insanoğlunun ahlaklı olabileceğine inanmıyorsunuz."- N. Ataç. İki nokta arasındaki en kısa çizgi
Akla, mantığa, gerçeğe veya kurala uygun: "Bunları sana şimdiden söylemek daha doğrudur."- A. Gündüz
Bir ucundan öbür ucuna kadar yönü değişmeyen, eğri ve çarpık karşıtı
Karşı yönünce
korekt
(Osmanlı Dönemi) MEHAVE
rast
sevap
doğru akım
İletken bir devre üzerinde yön değiştirmeyen sürekli elektrik akımı
doğru açı
180 derecelik açı
doğru dürüst
Tam olarak, eksiksiz olarak, istenildiği gibi, kusursuz, yanlışsız
doğru orantılı
Birbirine bağlı olan ve biri artınca öteki de artan iki büyüklük arasındaki bağıntı
doğru parçası
Doğru üzerinde iki nokta ile sınırlanmış parça
doğru yol
Her türlü kötülükten uzak olan tutum
Doğru yol
(Osmanlı Dönemi) NEHC