açık

listen to the pronunciation of açık
Türkçe - İngilizce
open

Don't sleep with the windows open. - Pencereler açık uyuma.

Tatoeba is open source. - Tatoeba açık kaynaklıdır.

bare

I can barely keep my eyes open. - Zar zor gözlerimi açık tutabiliyorum.

clear

This drink clearly has the same flavor as tea. - Bu içecek açıkça çay ile aynı tadı içeriyor.

We need a clear definition of the concept of human rights. - İnsan hakları kavramının açık bir tanımına ihtiyacımız var.

{s} express

Express yourself as clearly as you can. - Elinizden geldiği kadar kendinizi açık biçimde ifade edin.

Tom expressed himself clearly. - Tom kendini açıkça ifade etti.

definite

It is definite that he will go to America. - Onun Amerika'ya gideceği açık.

obvious

Obviously, this cannot be the work of one person. This is why Tatoeba is collaborative. - Açıkçası, bu bir kişinin işi olamaz. Tatoeba'nın işbirlikçi olmasının nedeni budur.

This drink's flavor is obviously that of tea. - Bu içecek açıkça çayla aynı tada sahip.

frankly, openly
the open

We had a good time in the open air. - Açık havada iyi zaman geçirdik.

We had a party in the open. - Bizim açık havada bir partimiz vardı.

outskirts; nearby place
unclouded
exposed

Fadil exposed his dark secret. - Fadıl karanlık sırrını açıkladı.

clear, cloudless, fine
broad
open, defenseless, unprotected (city)
open for business, open
not roofed; not enclosed
uncovered
(Hukuk) deficit

Lower taxes don't cause deficits. - Düşük vergiler açıklara neden olmaz.

The company incurred a deficit of $400 million during the first quarter. - Şirket ilk çeyrekte 400 milyon dolar açık verdi.

categorical
apparent

This should be obvious, but apparently it's not. - Bu açık olmalı ama görünüşe göre değil.

It is apparent that he will win the election. - Onun seçimi kazanacağı açık.

candid

Tom is candid about his past. - Tom geçmişi konusunda çok açıktır.

Tom announced his candidacy for class president. - Tom sınıf başkanlığı için adaylığını açıkladı.

crystal

Let me make myself crystal clear. - Kendimi açık seçik ifade etmeme izin verin.

distance, space between
avowed
deficit, shortage
soccer wing, winger, player in a wing position
explicitly

Tom explicitly told Mary not to do that. - Tom açıkça Mary'ye bunu yapmamasını söyledi.

I don't like it when mathematicians who know much more than I do can't express themselves explicitly. - Benim bildiğimden çok daha fazla bilen matematikçiler kendilerini açıkça ifade edemedikleri zaman bundan hoşlanmam.

shortfall
clear, easy to understand; not in cipher
declared

When he openly declared he would marry Pablo, he almost gave his grandmother a heart attack and made his aunt's eyes burst out of their sockets; however, his little sister beamed with pride. - O Pablo ile evleneceğini açıkça ilan ettiğinde, neredeyse büyük annesine kalp krizi geçirtecekti , halasının gözlerini yuvasından fırlattıracaktı fakat küçük kız kardeşi gururla baktı.

He declared himself leader publicly. - O, açık olarak kendini lider ilan etti.

unobstructed, free
blank
obscene; suggestive
clear-cut
open; (çay/kahve) weak; (yol/geçit) free, clear; (hava) clear, cloudless; (renk) light; uncovered; naked, bare; clear, plain, distinct; frank, outspoken; vacant" " boş, münhal; (çek) blank;" "(resim/kitap vb.) smutty, bawdy, pornographic, salacious; open air; open sea; vacant position; deficit; shortfall; openly, baldly, frankly, straight out
open sea

When we awoke, we were adrift on the open sea. - Uyandığımız zaman, açık denizde akıntıya kapılıp sürükleniyorduk.

After the wind has stopped, let's sail the boat off to the open sea. - Rüzgar durduktan sonra, tekneyle açık denize yelken açalım.

aboveground
confessed

He confessed his crime frankly. - Suçunu çok açık bir şekilde itiraf etti.

in blank
shortage
uncovered; naked, bare, exposed
expressly

Here everything is forbidden that isn't expressly permitted. - Burada açıkça izin verilmeyen her şey yasaktır.

fortunate, promising
visible

During clear weather, the coast of Estonia is visible from Helsinki. - Açık havada, Estonya kıyısı Helsinki'den görülebilir.

empty, clear, unoccupied
articulate
vacancy, job opening
deficient amount
cloudless
on , open
frank, open
clean cut
light (shade of color)
wide open

The window was wide open. - Pencere tamamen açıktı.

Keep your eyes wide open! - Gözlerinizi ardına kadar açık tutun.

spaced far apart, separated
not secret, in the open
excess of expense over income
decided

We've decided to paint the walls light blue. - Duvarları açık maviye boyamaya karar verdik.

He explained at length what had been decided. - O, neye karar verildiğini uzun uzadıya açıkladı.

deficiency
{s} fair

After rain comes fair weather. - Yağmurdan sonra açık hava gelir.

She has a fair skin and hair. - Onun açık renkli bir cilt ve saçı vardır.

shiny
{s} distinct
{s} pale

At daytime, we see the clear sun, and at nighttime we see the pale moon and the beautiful stars. - Gündüzleri açık bir güneş görürüz, ve geceleri solgun bir ay ve güzel yıldızları görürüz.

The turquoise colour evokes the colour of clear water, it's a light and pale blue. - Turkuaz rengi, berrak su rengini çağrıştırıyor, açık ve soluk bir mavi.

{s} precise
{s} plain

His meaning is quite plain. - Onun söylemek istediği oldukça açık.

Explain it in plain words. - Onu sade bir dille açıklayın.

{s} forthright
{s} light

I prefer a lighter color. - Daha açık bir renk tercih ederim.

We had Tom paint the fence light green. - Çiti Tom'a açık yeşile boyattık.

wide

The window was wide open. - Pencere tamamen açıktı.

The back door's wide open. - Arka kapı sonuna kadar açık.

smutty
off

After the wind has stopped, let's sail the boat off to the open sea. - Rüzgar durduktan sonra, tekneyle açık denize yelken açalım.

Tom turned off the engine, but left the headlights on. - Tom motoru kapattı ama farları açık bıraktı.

açık seçik belirtmek
articulate
açık artırma
auction

I have no doubt in my mind that Tom will show up at the auction. - Tom'un açık artırmada ortaya çıkacağından hiç şüphem yok.

One of his paintings fetched more than a million dollars at auction. - Onun tablolarından biri, açık artırmada bir milyon dolardan daha fazla getirdi.

açık kontenjan
vacancy
açık oturum
panel
açık oturum yönetmek
anchor
açık açık
clearly
açık alan
concourse
açık artırma ile satmak
auction off
açık deniz
(Hukuk) high sea
açık fikirli
Catholic
açık kalplilik
candor
açık sarı
canary
açık saçık fıkra
blue joke
açık sözlü
frank

He is an extremely frank person. - O, oldukça açık sözlü bir kişidir.

Does Tom really want me to be frank? - Tom gerçekten açık sözlü olmamı istiyor mu?

açık sözlü
blunt
açık tribün
bleachers

Eventually, bleachers will be added. - Sonunda açık tribün eklenecek.

açık tribün
bleacher

Eventually, bleachers will be added. - Sonunda açık tribün eklenecek.

açık sözlü
bluff
açık sözlü
forthcoming

Tom wasn't very forthcoming about what happened with Mary. - Tom Mary ile ilgili ne olduğu hakkında çok açık sözlü değildi.

açık oturum yöneticisi
anchor
açık sözlü
outspoken

Tom is very outspoken, isn't he? - Tom çok açık sözlü, değil mi?

Tom is quite outspoken, isn't he? - Tom oldukça açık sözlü, değil mi?

açık (ifade)
articulate
açık (mali)
deficit
açık açık
warts and all
açık bölge
(Matematik) open region
açık söylemek
speak openly
açık
(Otomotiv) open end
açık ve kesin ifade etmek
formulate
açık çek
(Ticaret) a blank check
açık çek
(Ticaret) a blank cheque
açık çek
(Ticaret) open check
açık üniversite
open university
açık havada et ızgarası
barbecue
açık (renk)
light
açık ara
by far the best
açık bir mesaj
an explicit message, a clear message
açık bir mesaj
an open message
açık büfe
Buffet
açık deniz
offshore

Dong Energy will build the world's largest offshore wind farm off the coast of Britain. - Dong Enerji Britanya kıyılarında dünyanın en büyük açık deniz rüzgâr çiftliğini inşa edecek.

açık esmer
light brown
açık hava
1. open air, outdoor; fresh air. 2. clear weather
açık hava basıncı
Atmospheric pressure
açık ihale usulü
Open tender procedure
açık kimlik
Clear identity
açık lise
Open High School
açık mektup
open letter
açık oturum
Panel, panel discussion, open forum
açık sözlü
Outspoken, free spoken, straight-out, plainspoken
açık sözlü
straight-out
açık sözlü
explicit
açık sözlü
plainspoken
açık sözlü olmak
To be frank
açık açık
openly, frankly
açık açık
openly
açık açık
openly, baldly, frankly, straight out
açık açık
bluntly
açık açık
in round terms
açık açık
without mincing matters
açık açık
outspokenly
açık açık konuşmak
speak bluntly
açık açık söylemek
make no bones of it
açık olmak
receptive
açık sözlü
{s} expansive
açık sözlü
{s} honest
açık büfe
(Gıda) banquet service
açık hava
fresh air
açık olmak
be on
açık olmak
accessible
açık renk
light
açık sözlü
outright
açık sözlü
plain spoken
açıklar
(Ticaret) deficits

Lower taxes don't cause deficits. - Düşük vergiler açıklara neden olmaz.

Are trade deficits good or bad? - Ticaret açıkları iyi mi yoksa kötü mü?

açık hava
alfresco
açık hava
outdoors

Tom loves being outdoors. - Tom açık havayı çok seviyor.

Tom doesn't get outdoors much. - Tom çok açık havaya çıkmaz.

açık hava
open air

A few seconds ago I was in the open air and the bright daylight, and now my eyes refuse to serve me in this darkness. - Birkaç saniye önce ben açık havada ve parlak gün ışığındaydım ve şimdi gözlerim bu karanlıkta bana hizmet etmeyi reddediyor.

We spent the day in the open air. - Günü açık havada geçiririz.

açık hava
outdoor

Tom loves being outdoors. - Tom açık havayı çok seviyor.

In the summer, we enjoy outdoor sports. - Yazın, açık hava sporlarını severiz.

açık hava
open-air

Italy is a large open-air museum. - İtalya büyük bir açık hava müzesidir.

Fresh produce is sold at an open-air market. - Açık hava marketinde taze ürün satılmaktadır.

açık hava
open

We had a party in the open. - Bizim açık havada bir partimiz vardı.

We spent the day in the open air. - Günü açık havada geçiririz.

açık sözlü
plain-spoken
açık sözlü
straightforward
Açık büfe
buffet meal

We woke up early to catch up buffet meal at Hotel Vicenza.

Açık büfe
open buffet
açık büfe
buffets
açık hava
fair-weather
açık sözlü
plump
açık sözlü
free spoken
açıklar
explaıns
açıklar
Explain
açıklar
explains

She explains the literal meaning of the sentence. - O, cümlenin gerçek anlamını açıklar.

One explains the other. - Biri diğerini açıklar.

açık büfe
smorgasbord

Breakfast is a smorgasbord. - Sabah kahvaltısı iskandinav usulü açık büfedir.

açık hava
tiyatrosu open-air theater
açık hava
hypethral
açık hava
the open

We spent the day in the open air. - Günü açık havada geçiririz.

People who regularly work in the open air do not suffer from sleeplessness. - Düzenli olarak açık havada çalışan kişiler uykusuzluk sıkıntısı çekmezler.

açık hava
fair weather

After rain comes fair weather. - Yağmurdan sonra açık hava gelir.

açık hava
{s} hypaethral
açık hava
a) open air, outdoor, fresh air b) clear weather c) open-air+
açık hava
element
açık olmak
to be on; to be aboveboard with
açık olmak
1. to be accessible (to). 2. to be receptive (to)
açık renk
blond
açık sözlü
artless
açık sözlü
straightout
açık sözlü
ingenuous
açık sözlü
unreserved
Türkçe - Türkçe
Bir ihtiyacın karşılanamaması durumu
Her türlü düşünceyi hoşgörüyle karşılayabilen, etkisinde kalabilen
Doğru olarak, açıkça: "İnsan mağlubiyetini bu kadar açık kabul eder mi?"- M. Yesarî
Denizin kıyıdan uzakça olan yeri: "Limanda bilinen gemiler, oysa açıklardadır."- B. Necatigil
Doğru olarak, açıkça
İşler durumda olan
Boş
Engelsiz. Örtüsüz, çıplak
Her türlü düşünceyi hoşgörüyle karşılayabilen, etkisinde kalabilen: "... her çeşit kafa ve gönül fırtınalarına açık bir adamdı o."- T. Buğra
Engelsiz
Kolay anlaşılır, vazıh: "Açık konuşma zamanının artık geldiğine kani idim."- R. N. Güntekin
Kolay anlaşılır, vazıh
Örtüsüz, çıplak
Koyu olmayan (renk)
Rengi açık olmayan, koyu karşıtı: "Açık sarı saçlı, zayıf bir kadın keman çalıyordu."- Ö. Seyfettin
Sevişme sahnelerini bütün çıplaklığıyla anlatan (kitap, resim, film)
Açılmış, kapalı olmayan, kapalı karşıtı: "Açık pencerenin önünde denize karşı saatlerce dertleştik."- R. N. Güntekin
Belli bir yerin biraz uzağı
Aralığı çok
Görevlisi olmayan, boş (iş, görev), münhal
Gizliliği olmayan, olduğu gibi görünen
Aralığı çok. Çalışır durumda olan: "Bazı dükkânları açık olan caddeden sola saptılar."- Ö. Seyfettin
Denizin kıyıdan uzakça olan yeri
Açılmış, kapalı olmayan, kapalı karşıtı
(Osmanlı Dönemi) CEHVA'
(Osmanlı Dönemi) BÂZ
(Osmanlı Dönemi) MÜNFEC
(Hukuk) VAZIH
dekolte
(Hukuk) SARİH
(Osmanlı Dönemi) sarih
(Osmanlı Dönemi) küşâde
açık seçik
Anlaşılmaz yanı bulunmayan
açık büfe
Konukların serbestçe seçebilecekleri yiyecek ve içeceklerin sergilendiği sofra
açık açık
Saklamaksızın, gizli yer bırakmaksızın, içtenlikle
Açık olmak
(Osmanlı Dönemi) TEREYY
açık hava
Bahçe, park gibi yapı dışı olan yer
açık hava
Bulutsuz hava
açık sözlü
Her şeyi olduğu gibi söyleyen, sözünü esirgemeyen
açık