söyleme

listen to the pronunciation of söyleme
Türkisch - Englisch
saying

It goes without saying that time is money. - Zamanın para olduğunu söylemeye gerek yok.

Isn't there a much better and shorter way of saying the same thing? - Aynı şeyi söylemenin çok daha iyi ve kısa bir yolu yok mu?

utterance
confession
articulation
mention

I forgot to mention it to you. - Bunu sana söylemeyi unuttum.

I'll have to mention it to them. - Bunu onlara söylemek zorunda kalacağım.

saying; singing; disclosure
relation
telling

Telling lies is a very bad habit. - Yalan söylemek çok kötü bir alışkanlıktır.

Tom had put off telling Mary the bad news for as long as possible. - Tom, Mary'ye kötü haberi söylemeyi mümkün olduğu kadar uzun süre erteledi.

singing

I carried on singing. - Ben şarkı söylemeyi sürdürdüm.

Ken kept on singing that song. - Ken o şarkıyı söylemeye devam etti.

readily
disclose
speaking

Strictly speaking, she didn't like it at all, but she didn't say a thing. - Sıkı bir şekilde konuşulursa, o bundan hiç hoşlanmadı ama bir şey söylemedi.

Speaking the truth is not a crime. - Doğruyu söylemek suç değildir.

söylemek
sing

Singing is an honest and pleasurable entertainment, but one must be careful to avoid singing or taking pleasure in listening to lewd songs. - Şarkı söylemek dürüst ve zevk veren bir eğlence, ama insan müstehcen şarkılar söylememeye veya dinlememeye dikkat etmeli.

I want to sing to his piano accompaniment. - Onun piiyanosu eşliğinde şarkı söylemek istiyorum.

söylemek
say

Last night, Mr. A called me up to say he couldn't attend today's meeting. - Dün gece Bay A bugünkü toplantıya katılamayacağını söylemek için beni aradı.

She must be stupid to say such a thing. - Böyle bir şey söylemek için aptal olmalı.

söylemek
tell

I called you, on the one hand to invite you out to eat, and on the other to tell you my son is going to get married. - Bir taraftan seni yemeğe davet etmek için, diğer taraftan sana oğlumun evleneceğini söylemek için seni aradım.

To tell the truth, this matter does not concern it at all. - Gerçeği söylemek gerekirse, bu konu onu hiç ilgilendirmez.

söyleyiş biçimi, söyleme
articulatory form, do not tell
söz söyleme
speech
söyle
{f} said

It doesn't matter what he said. - Söylediği şeyin hiçbir önemi yok.

Bogdan said he would be there tomorrow. - Bogdan, yarın orada olacağını söylemişti.

söylemek
{f} confess

He confessed he had to lie. - Yalan söylemek zorunda kaldığını itiraf etti.

söylemek
assert
söylemek
spit out
söyle
spit it out !
söyle
told

She told me that she had bought a CD. - Bana bir CD aldığını söyledi.

Don't forget what I told you. - Sana söylediklerimi unutma.

söylemek
bade
söylemek
dictate
söylemek
pronounce
söylemek
call

Tom called to tell Mary that he'd be late. - Tom geç kalacağını Mary'ye söylemek için aradı.

Tom scolded Mary for not calling to say she'd be late. - Tom Mary'yi geç kalacağını söylemek için aramadığından dolayı azarladı.

söylemek
enunciate
söylemek
spill
söylemek
{f} speak

Frankly speaking, I don't agree with you. - Açıkça söylemek gerekirse, seninle aynı fikirde değilim.

I may not be able to speak French as well as Tom, but I can usually communicate what I want to say. - Tom kadar iyi Fransızca konuşamayabilirim ama genellikle söylemek istediğim şeyi diyalog kurabilirim.

söylemek
{f} deliver
söylemek
submit
şarkı söyleme
sing

We all felt embarrassed to sing a song in public. - Hepimiz halkın önünde bir şarkı söylemeye utandık.

Linda stood up to sing. - Linda şarkı söylemek için ayağa kalktı.

söylemek
{f} affirm
söylemek
{f} order
söylemek
articulate
söylemek
let on
söylemek
allege
söylemek
divulge
söylemek
put

To put it bluntly, the reason this team won't win is because you're holding them back. - Açık söylemek gerekirse, bu takımın kazanamayacak olmasının sebebi onları geride tutmanızdır.

To put it briefly, she turned down his proposal. - Kısaca söylemek gerekirse, o, onun önerisini geri çevirdi.

söylemek
raise
söylemek
talk

Tom was about to say something, but Mary started talking first. - Tom bir şey söylemek üzereydi fakat önce Mary konuşmaya başladı.

To tell the truth, I don't like his way of talking. - Doğruyu söylemek gerekirse, onun konuşma tarzından hoşlanmadım.

söylemek
propound
söylemek
share
söylemek
throw out
söylemek
represent
söylemek
recite
söylemek
spell
söylemek
relate
söylemek
voice
söylemek
declare
söylemek
confide
söylemek
narrate
söylemek
call off
söylemek
call out
söylemek
fame
söylemek
show

Tom likes to sing in the shower. - Tom duşta şarkı söylemekten hoşlanır.

I want to show you something. - Size bir şey söylemek istiyorum.

söylemek
word

I don't have to say a word. - Bir söz söylemek zorunda değilim.

Do you want to say a few words? - Birkaç kelime söylemek ister misin?

söylemek
mention

I'll have to mention it to her. - Bunu ona söylemek zorunda kalacağım.

I'll have to mention it to them. - Bunu onlara söylemek zorunda kalacağım.

söylemek
state
söylemek
impart to
söylemek
publish
söylemek
(Ticaret) address
söylemek
discourse
söylemek
inform
söylemek
mouth

Tom opened his mouth to say something, but Mary interrupted him. - Tom bir şey söylemek için ağzını açtı ama Mary sözünü kesti.

Don't open your mouth if you are not certain that what you want to say is better than silence. - Söylemek istediğin şeyin sessizlikten daha iyi olduğundan emin değilsen ağzını açma.

söylemek
spiel
yalan söyleme
(Askeri) deceive
söyle
told to
söyle
say

Some doctors say something to please their patients. - Bazı doktorlar hastalarını memnun etmek için bir şeyler söylerler.

I've got nothing to say to him. - Ona söyleyecek hiçbir şeyim yok.

söyle
confide

I'm confident that Tom will do what he says he'll do. - Tom'un yapacağını söylediği şeyi yapacağına eminim.

This is confidential, I can only tell him personally. - Bu gizli, sadece ona kişisel olarak söyleyebilirim.

söyle
tell

Could you please tell me why you love her? - Onu neden sevdiğini lütfen bana söyler misin?

Can you please tell me what time the train leaves? - Trenin ne zaman kalkacağını lütfen bana söyleyebilir misin?

söyle
{f} saying

What you are saying does not make sense. - Söylediğinin anlamı yok.

He began by saying that he would not speak very long. - O, çok uzun konuşmayacağını söyleyerek başladı.

söylemek
report
söylemek
betray
söylemek
apprise
söylemek
bring sb in on sth
söylemek
aver
söylemek
impart
söylemek
disclose
söylemek
{f} bid
düşünüp söyleme yeteneği
ability to think and say
söyle
dictate
söylemek
utter
söylemek
say it
söylemek
say to
arada söyleme
interjection
büyük lokma ye, büyük söz söyleme
(Atasözü) Eat a big mouthful, but don't make big promises. B
düşüncesini söyleme hakkı olmayan
voiceless
güzel söz söyleme sanatı
eloquence
hep beraber şarkı söyleme
barbershop singing
ilâhi söyleme
hymnody
kelimeleri tersten söyleme
back slang
kimseye söyleme
mum is the word
kimseye söyleme
mum's the world
kimseye söyleme
keep it dark
lâf arasında söyleme
interjection
söyle
mouth

Tom kept his mouth shut and didn't tell anyone what had happened. - Tom ağzını kapalı tuttu ve ne olduğunu kimseye söylemedi.

Tom opened his mouth to say something, but Mary interrupted him. - Tom bir şey söylemek için ağzını açtı ama Mary sözünü kesti.

söyle
apprise
söyle
told#to
söyle
spit it out
söyle
toldto
söylemek
sound
söylemek
couch
söylemek
to sing (a song); to recite (a poem)
söylemek
observe
söylemek
to speak to, direct one's words to
söylemek
drop
söylemek
name

He was unwilling to tell us his name. - O, bize adını söylemek için isteksizdi.

You don't have to tell me your name. - Bana adınızı söylemek zorunda değilsiniz.

söylemek
to say, to tell, to speak, to remark; to declare; to utter; to sing (a song); to confess; to confide, to divulge, to let on
söylemek
to say, utter (something); to say (something) to (someone), tell (someone) (something): Bana Fatma'nın evde olmadığını söyledi, ama inanmadım. She told me that Fatma wasn't at home, but I didn't believe her
söylemek
give voice to
söylemek
to tell (someone to do something): Akşam yemeğini hazırlamamı söyledi. She told me to fix supper. Ona söyle, oraya gitmesin. Tell her not to go there
söylemek
break

I really liked attending to that school. Every day, Gustavo would bring the guitar for us to play and sing during the break. - Gerçekten o okula devam etmeyi sevdim. Gustavo bize mola sırasında oynamak ve şarkı söylemek için her gün gitar getirirdi.

söylemek
hazard
söylemek
pass

It is my sad duty to tell you that Tom has passed away. - Tom'un vefat ettiğini sana söylemek benim üzücü görevimdir.

Singing is my passion. - Şarkı söylemek benim tutkumdur.

söylemek
remark
söylemek
spit
söylemek
speak of
söylemek
air
söylemek
quote
yakın sesleri ardarda söyleme güçlüğü
cacophony
yalan söyleme
lying

He has no scruples about lying. - O yalan söylemeye çekinmez.

Tom couldn't keep lying to Mary. He felt he just had to tell her the truth. - Tom Mary'ye yalan söylemeyi sürdüremedi.O sadece ona gerçeği söylemek zorunda olduğunu hissetti.

yerinde söz söyleme
grandiloquence
ıslık çalar gibi söyleme
sibilation
şakacıktan söyleme
joking
şarkı söyleme
song

I like to sing songs. - Şarkı söylemekten hoşlanıyorum.

We enjoyed singing songs together. - Birlikte şarkı söylemekten hoşlandık.

Türkisch - Türkisch
Söylemek işi
irat
Söylemek
çıkarmak
Söylemek
(Osmanlı Dönemi) NEBS
Söylemek
savurmak
Söylemek
irat etmek
Söylemek
çekmek
Söylemek
telaffuz etmek
Söylemek
atmak
söylemek
Düşündüğünü veya bildiğini sözle anlatmak
söylemek
Herhangi bir şeyi bildirmek, anlatmak, demek istemek, hatırlatmak
söylemek
Haber vermek: "Benim burada nasıl yaşadığımı görenler gidip babama da söylerler."- A. Ş. Hisar. Önceden bildirmek, tahmin etmek: "Bir değil iki tane olduğunu size söylemiştim."- R. H. Karay
söylemek
Haber vermek
söylemek
Türkü, şarkı vb. okumak: "Kanto söyler gibi hareketler ve taklitlerle söylediği şarkılar pek eğlenceli şeylerdi."- R. N. Güntekin
söylemek
Bir şeyin yapılmasını sözle istemek: "Biraz sonra nazırın yine beni istediğini söylediler."- F. R. Atay
söylemek
Herhangi bir şeyi bildirmek, anlatmak, demek istemek, hatırlatmak: "Ne söyler bu türküler / Ay karanlık gecelerde yüzen gemiler."- N. Cumalı
söylemek
Önceden bildirmek, tahmin etmek
söylemek
Bir düşünceyi ileri sürmek, ortaya atmak: "Hececiler kendilerinden sonra yeni bir edebî neslin yetişmediğini söylüyorlar."- S. F. Abasıyanık
söylemek
Bir düşünceyi ileri sürmek, ortaya atmak
söylemek
Düşündüğünü veya bildiğini sözle anlatmak: "Bu konak için de yine senelerden beri aynı şeyi söylerim."- R. N. Güntekin
söylemek
Türkü, şarkı vb. okumak
söylemek
Yazmak, düzmek
söylemek
Bir şeyin yapılmasını sözle istemek
söylemek
şakımak
söyleme
Favoriten