ağırlaştırmak

listen to the pronunciation of ağırlaştırmak
Türkçe - İngilizce
to make heavier; to make more difficult; to slow (sth) down; to aggravate, to exacerbate
weight
burden
to make heavier; to weigh down
to slow (something) down
aggravate
to aggravate
to make more difficult, make harder
slow something down
(Kanun) impair
exacerbate
burthen
slow down
(Tekstil) charge
(Tekstil) load
ağır
heavy

Can you manage to carry that heavy suitcase by yourself? - O ağır bavulu kendiniz taşıyabilir misiniz?

The clothes soaked in water overnight were heavy. - Suda bir gecede ıslanmış elbiseler ağırdılar.

ağır
{s} weighty
ağır
{s} slow

Slow learners often don't want to go to school. - Ağır öğrenenler sık sık okula gitmek istemezler.

They showed the scene in slow motion. - Onlar sahneyi ağır çekimle gösterdiler.

ağır
serious

My pet dog was seriously ill. - Benim evcil köpeğim ağır hastaydı.

Her child had been seriously ill for a week before Dr. Kim arrived. - Dr. Kim gelmeden önce bir hafta boyunca çocuğu ağır hasta olmuştu.

ağır
severe

The Great Blizzard of 1888 was one of the most severe blizzards in the history of the United States. - 1888'deki Büyük Kar Fırtınası, Birleşik Devletler tarihinin en ağır kar fırtınalarından biriydi.

He was subjected to severe criticism. - Ağır eleştiriye maruz kaldı.

ağır
{s} cumbersome
ağır
{s} harsh

The surrender terms were harsh. - Teslim şartları ağır idi.

ağır
{s} arduous
ağır
{s} languid
ağır
severly
ağır
hurtful
ağır
lazy
ağır
{s} oppressive
ağır
cutting
ağır
thick

The ice is not thick enough to hold our weight. - Buz bizim ağırlığımızı taşıyacak kadar kalın değil.

ağır
sharp
ağır
precious
ağır
viscous
ağır
biting
ağır
offensive
ağır
nasty
ağır
smelly
ağır
clunky
ağır
severest
ağır
deed
ağır
foul smell
ağır
close
ağır
{s} ponderous
ağır
difficult

This is the most difficult book I have ever read. - Bu, şimdiye kadar okuduğum en ağır kitap.

ağırlaştırma
weighting
ağırlaştırma
making more difficult
ağırlaştırma
charging
ağırlaştırma
making heavier
ağır
{s} strong

I'm strong enough to carry those heavy metal boxes. - Bu ağır metal kutuları taşımak için yeterince güçlüyüm.

Hunger is one of the strongest griefs. - Açlık en ağır sorunlardan biridir.

ağır
desperate
ağır
drudge
ağır
laggard
ağır
tardy
ağır
stick-in-the-mud
ağır
logy
ağır
drudgery
ağır
drudging
ağır
rich

An earthquake, 8.9 on the Richter scale, hits Japan and causes a massive tsunami. - Richter ölçeğine göre 8.9 şiddetinde bir deprem, Japonya'yı vurdu ve ağır bir tsunamiye sebep oldu.

ağır
hulking
ağır
torpid
ağır
onerous
ağır
dull
ağırlaştırma
aggravation
ağır
not fast
ağır
heavily

The stimulus package was heavily criticised. - Teşvik paketi ağır biçimde eleştirildi.

My liver is heavily damaged. - Benim karaciğerim ağır biçimde hasar görmüştür.

ağır
valuable
ağır
heavy weight
ağır
graver
ağır
heavier

Gold is heavier than silver. - Altın gümüşten daha ağırdır.

Gold is heavier than iron. - Altın demirden daha ağırdır.

ağır
thick, viscous
ağır
{s} lumbering
ağır
sharp (words)
ağır
badly

Tom could've been badly hurt. - Tom ağır yaralanabilirdi.

He was injured badly in the accident. - O, kazada ağır yaralandı.

ağır
{s} Fabian
ağır
plodding
ağır
{s} unwholesome
ağır
{s} dignified

At the funeral, the widow looked very dignified, with her black suit, hat and gloves. - Cenazede, dul kadın siyah takım elbisesi, şapkası ve eldiveni ile çok ağırbaşlı görünüyordu.

What a dignified man! - Ne ağırbaşlı bir adam!

ağır
stuffy, oppressive; smelly
ağır
{s} repressive
ağır
{s} sluggish
ağır
{s} measured
ağır
acute
ağır
heavy, difficult (work)
ağır
back breaking
ağır
valuable, precious
ağır
slow; ponderous
ağır
cutting, hurtful, offensive
ağır
{s} bovine
ağır
slow-moving
ağır
{s} muzzy
ağır
hard

You are working too hard. Take it easy for a while. - Çok çalışıyorsun. Bir süre ağırdan al.

Tom pretended to be hard of hearing. - Tom kulağı ağır işitiyor gibi davranıyordu.

ağır
{s} toilsome
ağır
seriously

Her child had been seriously ill for a week before Dr. Kim arrived. - Dr. Kim gelmeden önce bir hafta boyunca çocuğu ağır hasta olmuştu.

Both were seriously wounded. - Her ikisi de ağır yaralandı.

ağır
{s} foul
ağır
heavyweight

He will fight the heavyweight champion tomorrow. - Yarın ağır siklet şampiyonu ile karşılaşacak.

ağır
{s} hefty
ağır
{s} massive

An earthquake, 8.9 on the Richter scale, hits Japan and causes a massive tsunami. - Richter ölçeğine göre 8.9 şiddetinde bir deprem, Japonya'yı vurdu ve ağır bir tsunamiye sebep oldu.

ağır
{s} grievous
ağır
soggy
ağır
slowly
ağır
prosy
ağır
burden

They were burdened with heavy taxes. - Ağır vergi yükü altındaydılar.

ağır
severely

Tom was severely injured. - Tom ağır biçimde yaralandı.

Tom must be severely punished. - Tom ağır cezalandırılmalı.

ağır
pedestrian
ağır
indigestible, rich, heavy (food)
ağır
heavy; (Askeriye) heavy
ağır
{s} slack
ağır
{s} slashing
ağır
funereal
ağır
{s} cumbrous
ağır
serious, grave (sickness, wound)
ağır
{s} burdensome
ağır
distant
ağır
serious minded
ağır
stiff
ağır
{s} unwieldy
ağır
{s} strenuous
ağır
{s} grave

Dan was struck and gravely injured by a truck. - Dan bir kamyon tarafından çarpıldı ve ağır bir şekilde yaralandı.

ağır
{s} indigestible
ağır
{s} toilful
ağır
foul (smell)
ağır
{s} scornful
ağır
lento
ağır
ponderable
ağır
{s} stodgy
ağır
serious-minded
ağır
{s} deliberate
ağır
musty
ağır
slowly; ponderously
ağır
largo
ağır
heavy; heavy, difficult, strenuous; dull, stodgy, ponderous; serious, grave, severe, nasty; stuffy, smelly; (söz) offensive, hurtful, cutting, biting; slow, ponderous; (yiyecek) indigestible, rich, stodgy, heavy; thick, viscous; (uyku) deep; valuable, pre
ağır
{s} smashing
ağır
slow moving
ağır
{s} contemptuous
ağır
serious, difficult (problem)
ağır
{s} deep
ağır
sweaty
ağırlaştırma
making heavier; making more difficult; slowing (sth) down;weighting, charging
ağırlaştırma
aggro
Türkçe - Türkçe
Bir şeyin ağırlaşmasına yol açmak
Ağır
okkalı
Ağır
(Osmanlı Dönemi) VAHİM
Ağır
kilolu
Ağır
köm
Ağır
sakil
ağır
Çapı, boyutları büyük
ağır
Yavaş: "Cüneyt Bey sözlerini tartıyormuş gibi ağır söylüyordu."- E. İ. Benice
ağır
Güç işiten, sağır
ağır
Sıkıntı veren, bunaltıcı
ağır
Davranışları yavaş olan
ağır
Sindirimi güç (yiyecek)
ağır
Kısık, alçak: "Ağaya pek duyurmak istemeyen ağır bir sesle kulağıma eğildi."- O. C. Kaygılı
ağır
Yavaş
ağır
Değeri çok olan, gösterişli: "Ağır kıyafeti ile muhite uymayan Canan'ın yanında, ne kadar rahat ve sadeydi."- M. C. Kuntay. Çapı, boyutları büyük. Çetin, güç: "Denizcilik tarihinin en ağır sorumluluklarından birini üzerine alıyordu."- F. F. Tülbentçi
ağır
Ağır sıklet
ağır
Tehlikeli, korkulu, vahim: "Viyana Üniversitesinde hocalığım sırasında amirim olan profesör ağır hasta idi."- H. Taner
ağır
Tehlikeli, korkulu, vahim
ağır
Yoğun
ağır
Ağırbaşlı, ciddi
ağır
Değeri çok olan, gösterişli
ağır
Uyanılması güç, derin (uyku)
ağır
Fakat otuz yaşındaki bir insandan daha ağırdı."- H. E. Adıvar
ağır
Keskin, boğucu (koku): "Bu koku, en hafif rüzgârla burnu kuvvetli bir adama uzaktan kendini hissettirecek kadar ağırdır."- F. R. Atay
ağır
Çetin, güç
ağır
Dokunaklı, insanın gücüne giden, kırıcı
ağır
Dokunaklı, insanın gücüne giden, kırıcı: "Kızmıştım, Keziban'a söylenecek şöyle ağır bir söz arıyordum."- N. Ataç
ağır
Ağırbaşlı, ciddi: "Bu, on dokuz yaşında ufak tefek bir kızdı
ağır
Yoğun: "Evin sofasına girer girmez kendisini ağır bir duman karşıladı."- A. Sayar
ağır
Tartıda çok çeken, hafif karşıtı
ağır
Keskin, boğucu (koku)
ağır
Kısık, alçak
ağırlaştırma
Ağırlaştırmak işi
ağırlaştırmak