yersizce

listen to the pronunciation of yersizce
Türkçe - İngilizce
improperly
discursively
yer
{i} location

Show me the location of your camp on this map. - Bana bu haritada kampınızın yerini gösterin.

Please tell me your location. - Lütfen bana bulunduğunuz yeri bildirin.

yer
place

I don't think television will take the place of books. - Televizyonun, kitapların yerini alacağını sanmıyorum.

They set the time and place of the wedding. - Onlar düğünün zamanını ve yerini belirlediler.

yer
floor

The doll lay on the floor. - Bebek yerde yatıyordu.

The police found some blood on the floor. - Polisler yerde biraz kan buldular.

yer
{i} ground

In an earthquake, the ground can shake up and down, or back and forth. - Bir depremde, yer yukarı ve aşağı ya da geriye ve ileriye sallanabilir.

The soldier lay injured on the ground. - Asker yerde yaralı yatıyordu.

yer
spot

What's your favorite vacation spot? - Favori tatil yerin nedir?

Tom parked in his usual spot. - Tom her zamanki yerine parketti.

yer
{i} terrain

Situated on hilly terrain, the cathedral can be seen from a long distance. - Tepelik arazide yer alan katedral uzun bir mesafeden görülebilir.

yer
{i} stand

Stand where you are or I'll kill you. - Olduğun yerde kal yoksa seni öldürürüm.

Tom walked over to where Mary was standing. - Tom Mary'nin durduğu yere doğru yürüdü.

yer
{i} quarter

I eat dinner at quarter past seven. - Yediyi çeyrek geçe akşam yemeğini yerim.

yer
(Bilgisayar) to
yer
{i} where

In Germany today, anti-violence rallies took place in several cities, including one near Hamburg where three Turks were killed in an arson attack on Monday. - Bugün Almanya'da, Pazartesi günü kundaklamada üç Türk'ün öldürüldüğü Hamburg'un yakınında bir yer de dahil birçok şehirde şiddet karşıtı mitingler gerçekleşti.

Nagasaki, where I was born, is a beautiful port city. - Doğduğum yer olan Nagasaki, güzel bir liman kentidir.

yer
facility
yer
swatch
yer
venture
yer
feature
yer
(Bilgisayar) in
yer
party

We need to rent a room for our party. - Bizim parti için bir yer kiralamalıyız.

The floor was strewn with party favors: torn noisemakers, crumpled party hats, and dirty Power Ranger plates. - Yer partiden kalanlar yüzünden dağınıktı: Yırtık gürültüyapıcılar, kırışık parti şapkaları, ve kirli Power Ranger tabakları.

yer
bin

I use a three-ring binder for all my subjects instead of a notebook for each one. - Her biri için bir dizüstü bilgisayar yerine bütün konularım için üç halkalı klasör kullanırım.

yer
subterranean
yer
residence
yer
(Havacılık) spool
yer
mark

Tom met Mary in a local flea market. - Tom yerel bit pazarında Mary'yle buluştu.

Open-air markets sell food grown on local farms. - Açık hava pazarları yerel çiftliklerde yetiştirilen gıdaları satar.

yer
(Askeri) catchall
yer
scar

The natives are scared of this place. - Yerliler buradan korkuyorlar.

She's out there somewhere alone and scared. - O orada bir yerde yalnız ve korkmuş.

yer
{i} whereabouts

We couldn't find out her whereabouts. - Onun bulunduğu yeri bulamadık.

Dan lied about his whereabouts. - Dan bulunduğu yer hakkında yalan söyledi.

yer
housing
yer
trace

This security system allows us to trace employees movements anywhere they go. - Bu güvenlik sistemi çalışanların hareketlerini gittikleri yerde izlemelerine izin verir.

The police looked everywhere and could find no trace of Tom. - Polis her yere baktı ve Tom'la ilgili hiçbir iz bulamadı.

yer
terrane
yer
duty

Come what may, we must do our duty. - Ne olursa olsun vazifemizi yerine getirmeliyiz.

Try to fulfill your duty. - Görevini yerine getirmeye çalış.

yer
employment
yer
(Bilgisayar) topo
yer
yard
yer
point

Instead of beating around the bush, Jones got straight to the point. - Lafı dolandırmak yerine, Jones doğrudan konuya girdi.

I assume that at some point Tom will just give up. - Sanırım Tom bir yerde vazgeçecektir.

yer
site

The investigators gathered evidence from the crash site. - Araştırmacılar kaza yerinden delil topladılar.

Dan sent the machines to a site where they would be dismantled. - Dan makineleri sökülecekleri bir yere gönderdi.

yer
locality
yer
situs
yer
earth

Water covers about 70% of the earth. - Su, yeryüzünün yaklaşık %70'ini kaplamaktadır.

In an earthquake, the ground can shake up and down, or back and forth. - Bir depremde, yer yukarı ve aşağı ya da geriye ve ileriye sallanabilir.

yer
situation

If I were you, I would have done the same thing in such a difficult situation. - Yerinde olsam, böyle zor bir durumda aynı şeyi yaparım.

Why don't you actually consider your situation instead of just chancing it? - Sadece onu değiştirmek yerine, neden durumunu gerçekten düşünmüyorsun?

yer
room

There is no room to doubt that he is a gifted artist. - Onun yetenekli bir sanatçı olduğundan şüphe etmeye yer yok.

You must make room for the television. - Televizyon için yer açmalısın.

yer
seat

The paint on the seat on which you are sitting is still wet. - Oturduğun yerdeki boya hâlâ yaştır.

Tom saved Mary a seat. - Tom Mary'ye bir yer ayırdı.

yer
abode
yer
place of
yer
placing
yer
the land
yer
{i} slot
Yer
(Tıp) locum
yer
{i} footing
yer
whence
yer
{i} locus
yer
{i} locale
yer
{i} ubiety
yer
{i} glebe
yer
lampoon

It's easy to lampoon their ideas now, but they seemed quite reasonable at the time. - Şu an onların fikirlerini yermek kolay, fakat onlar o zaman epey haklı göründü.

yer
billet
yer
(Askeri) geolocation code file; standard specified geographic location file
yer
{i} POST

Instead of coming directly home, I took the long way and stopped by the post office. - Doğrudan eve gelme yerine uzun bir yol yürüdüm ve postanenin yanında durdum.

The post office is located in the center of the town. - Postane, şehrin merkezinde yer almaktadır.

yer
{i} station

The office where my father works is near the station. - Babamın çalıştığı yer istasyonun yakınındadır.

He took the video to a local TV station. - Bir yerel televizyon kanalı için video çekti.

yer
{i} stead

The president did not come, but sent the vice-president in his stead. - Başkan gelmedi ama, yerine başkan yardımcısını gönderdi.

If you can't come, send someone in your stead. - Eğer gelemiyorsan senin yerine birini gönder.

yer
{i} space

I had to leave out this problem for lack of space. - Yer yokluğu yüzünden bu sorunu atlamak zorunda kaldım.

In the U.S., there are more prisoners than there is jail space for them. So the prisons are overcrowded. - Amerika'da hapishanede mahkumlar için ayrılan yer mahkumlara yeterli değildir.Bu yüzden hapishaneler çok kalabalıktır.

yer
mother earth
yer
whither
yer
terraneous
yer
{i} premises
yer
{i} standing

Tom couldn't see the lake from where he was standing. - Tom durduğu yerden gölü göremiyordu.

There was standing room only in the Regional Express to Nuremberg. - Sadece, Nürnberg Bölgesel Ekspres treninde ayakta duracak yer vardı.

yer
{i} position

Were I in your position, I would do it at once. - Yerinde olsam, onu derhal yaparım.

Put yourself in my position. - Kendini benim yerime koy.

yer
platform
yer
terrain, region, area
yer
area

Tom doesn't like people who smoke in no smoking areas. - Tom, sigara içilmesi yasak yerlerde sigara içen insanlardan hoşlanmaz.

All the seating areas are taken. - Tüm oturma yerleri tutulmuş.

yer
place; location, spot, point; ground; floor; seat; space, room; situation, employment, duty; mark, scar, trace; earth
yer
space, room: Otobüsün arka tarafında yer yok. There's no room in the back of the bus
yer
floor: Bebek yerde emekliyor. The baby's crawling on the floor. Yerler halı kaplıydı. The floors were covered with rugs
yer
the earth, the ground: Yere düştü. He fell to the ground. Bütün parası yerde gömülü. All of his money is buried in the ground
yer
mark (left by something): yara yeri scar left by a wound
yer
place; spot; position; location: Kandilli fevkalade güzel bir yer. Kandilli is an extraordinarily beautiful place. Senin yerin burası. This is your place./This is where you're to be. Eğlence yeri değil burası; ciddi bir işyeri. This isn't a place you come to in order to amuse yourself; it's a place where business is transacted in a serious way. Yerimde olsaydın ne yapardın? If you'd been in my shoes what would you have done? Feramuz Paşa'nın tarihteki yeri pek önemli sayılamaz. Feramuz Pasha's place in history cannot be reckoned an important one. Bu evin yeri hoşuma gidiyor. I like this house's location. Ağrının yerini daha iyi tarif edemez misiniz? Can't you describe more clearly where the pain is?
yer
(a) seat; (a) room: Matine için iki yer ayırttım. I've reserved two seats for the matinée. Lokantada dört kişilik bir yer buldum. I found a table for four in the restaurant. Bu otelde boş yer yok. This hotel has no vacant rooms
yer
geo

Georgia is his native state. - Gürcistan onun yerli devletidir.

George III has been unfairly maligned by historians. - George III, tarihçiler tarafından haksız yere kötü muamele gördü.

yer
piece of land, piece of property: Kalamış'ta bir yer aldık. We bought a piece of property in Kalamış
yer
passage or part (of something written or spoken): Söylevimin bu yeri alkışlanmaya değer, değil mi? This part of my speech merits applause, doesn't it?
yer
place, position (of employment)
yer
ubiety; pew
yer
the earth, the planet earth
yer
importance, place of importance: Bu maddenin sanayideki yeri yadsınamaz. It can't be denied that this material is of importance for industry
İngilizce - İngilizce

yersizce teriminin İngilizce İngilizce sözlükte anlamı

yer
yeah; yes
yer
you

'Still, yer got nice looks,' said Ella.

yer
your

'Make yer way down to the station,' he said.

yer
you're

Yer a lotta nosey parkers.

yer
Yer is used in written English to represent the word `you' when it is pronounced informally. I bloody told yer it would sell. your or you
yer
Ere; before
yer
pron. (Informal) your
yer
{e} ere; before (Archaic)
yer
Yer is used in written English to represent the word `your' when it is pronounced informally. Mister, can we 'elp to carry yer stuff in?
Türkçe - Türkçe

yersizce teriminin Türkçe Türkçe sözlükte anlamı

Yer
yan
Yer
(Osmanlı Dönemi) HAYYİZ
Yer
(Osmanlı Dönemi) MEVKİ'
Yer
(Osmanlı Dönemi) RİMM
Yer
(Hukuk) MAHAL
Yer
nokta
yer
Ekime elverişli toprak parçası, arazi
yer
(Osmanlı Dönemi) mekân
yer
Herhangi bir şeye, bir işe ayrılmış bölüm veya alan. İz. Üzerine yapı kurulmaya elverişli arazi, arsa
yer
Bir olayın geçtiği veya geçeceği bölüm, alan, mahal
yer
Sinema ve tiyatroda veya taşıtlarda oturulacak koltuk, sandalye: "Ön tarafta bir yer bulup oturunca kurnazlığına pek sevindi."- H. Taner
yer
Otel, motel vb.nde kalınacak oda
yer
Üzerine yapı kurulmaya elverişli arazi, arsa
yer
İz
yer
Herhangi bir şeye, bir işe ayrılmış bölüm veya alan
yer
Bulunulan, yaşanılan, oturulan şehir, kasaba, mahalle
yer
Görev, makam
yer
Gezinilen, ayakla basılan taban: "Ayıp bir şey gördü mü kulaklarına kadar kızarıyor, gözünü yerde bir noktaya dikip öylece kalakalıyordu."- H. Taner
yer
Sinema ve tiyatroda veya taşıtlarda oturulacak koltuk, sandalye
yer
Durum, konum, vaziyet. Ülke, bölge
yer
Durum, konum, vaziyet
yer
Önem
yer
Ülke, bölge
yer
Durum, konum
yer
Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekân
yer
Bulunulan, yaşanılan, oturulan şehir, kasaba, mahalle: "Anadolu'nun bazı yerlerinde eski bir kocakarı itikadı vardır."- R. N. Güntekin
yer
Yer yuvarı, yerküre, dünya
yer
Gezinilen, ayakla basılan taban
yer
Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekân: "İzinsiz bir yere gitmek ne haddime?"- M. Ş. Esendal
yer
Görev, makam: "Askerden gelirse bakalım bir yere yerleştirebilecek miyiz?"- M. Ş. Esendal. Önem
yersizce