koymak

listen to the pronunciation of koymak
Türkçe - İngilizce
put

I have no interest in putting my money into your dreams. - Hayallerinize paramı koymakla ilgilenmiyorum.

I'll do whatever I have to do to put Tom behind bars. - Tom'u hapishaneye koymak için yapmak zorunda olduğum her şeyi yapacağım.

place

It's good to put yourself in someone else's place now and then. - Arada sırada kendinizi başkasının yerine koymak iyidir.

Tom didn't have a place to put his things. - Tom'un eşyalarını koymak için bir yeri yoktu.

affect
lay

The suspect had to lay all his things on the table. - Şüpheli tüm eşyalarını masaya koymak zorunda kaldı.

The suspect had to lay all his personal effects on the table. - Şüpheli tüm kişisel eşyalarını masaya koymak zorunda kaldı.

buffoon
(Bilgisayar) insert
nestle
station
move
appoint
elapse
locate
impose
stand

We need strong leaders who are not afraid of standing up to political correctness. - Bizim politik doğruluğa karşı koymaktan korkmayan güçlü liderlere ihtiyacımız var.

sadden
inlet
apply
establish
to put, place
He hasn't changed one iota./He's just the same as ever (meant as a negative criticism)
to put, to place, to set, to lay; (çay, vb.) to pour; (vergi) to impose; to affect, to sadden, to move
park
put down

We had to put down the dog. - Köpeği yere koymak zorundaydık.

stick
set down
dot smb. one
position
lay down
set
closure
He's still in the same (socioeconomic) position he's always been in
rest
lay on
to appropriate, set aside. Koydunsa bul. (Konuşma Dili) It's like trying to find a needle in a haystack. koyup gitmek to leave (something, someone) and go away. Koyduğum yerde otluyor. colloq
sting
(Hukuk) to put

I'll do whatever I have to do to put Tom behind bars. - Tom'u hapishaneye koymak için yapmak zorunda olduğum her şeyi yapacağım.

It's not necessary to put him in the hospital. - Onu bu hastaneye koymak gerekli değildir.

to let go (inside or outside)
to affect, upset, bother; to move
plant
insert into
offer up
wrap
adhibit
deposit

I'd like to put my valuables in a safe deposit box, if any are available. - Uygun olan bir çelik kasaya değerli eşyalarımı koymak istiyorum.

put into

It is true that yours is a good idea, but I am afraid it will be hard to put into practice. - Seninkinin iyi bir fikir olduğu doğru ama korkarım ki onu uygulamaya koymak zor olacak.

put for
enter
placer
post
el koymak
appropriate
koy
{i} cove

Tom put a cover over his car. - Tom arabasının üstüne bir kılıf koydu.

He put a cover over his car. - O, arabasının üzerine bir örtü koydu.

yerine koymak
replace

We haven't been able to find anyone to replace Tom. - Tom'un yerine koymak için hiç kimseyi bulamıyoruz.

Tom bought a new camera for Mary to replace the one he had borrowed and lost. - Tom ödünç aldığı ve kaybettiği kameranın yerine koymak için Mary'ye yeni bir kamera satın aldı.

el koymak
seize
karşı koymak
withstand
karşı koymak
resist

Sometimes it's hard to resist the impulse to burst out laughing. - Bazen kahkahayla gülme dürtüsüne karşı koymak zordur.

They dug miles of underground tunnels to resist the enemy attack. - Onlar düşman saldırısına karşı koymak için millerce yeraltı tünelleri kazdılar.

el koymak
seise
sahneye koymak
stage
yanlış yere koymak
misplace

Tom has a tendency to misplace things. - Tom'un şeyleri yanlış yere koymak gibi bir eğilimi var.

kontrol işareti koymak
check
kontrol işareti koymak
check off
kovana koymak
hive
koşuk biçimine koymak
verse
koşul koymak
provide
koşul olarak koymak
stipulate
ortaya koymak
produce
koy
put

Put the carrots in the pot. - Havuçları tencereye koy.

Please put a cassette in the VCR and press the record button. - Lütfen VCR'a bir kaset koy ve kayıt butonuna bas.

aptal yerine koymak
fool

Is it hard to fool you? - Seni aptal yerine koymak zor mu?

Tom didn't want to make a fool of himself. - Tom kendini aptal yerine koymak istemedi.

bir kenara koymak
set aside
dipnot koymak
annotate
gizlice koymak
steal
ortaya koymak
to put forward, to expose, to exhibit, to manifest
yürürlüğe koymak
put into effect
temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp ortaya koymak
rehash
aptal yerine koymak
(deyim) make a fool of
aptal yerine koymak
make a fool of somebody
ağızotu koymak
to prime
ağızotu koymak
prime
iç içe koymak
nest
karşı koymak
fight back

We won't hesitate to fight back. - Karşı koymak için tereddüt etmeyeceğiz.

You've got to fight back. - Karşı koymak zorundasın.

karşı koymak
confront

Someone has to confront Tom. - Biri Tom'a karşı koymak zorunda.

Someone has to confront them. - Biri onlara karşı koymak zorunda.

karşı koymak
stand up to
koy
{f} putting

In his essay Esperanto: European or Asiatic language Claude Piron has shown the similarities between Esperanto and Chinese, thereby putting to rest the notion that Esperanto is purely eurocentric. - Esperanto: Avrupa veya Asya dili denemesinde Claude Piron, Esperanto ve Çince arasındaki benzerliği gösterdi ve Esperanto'nun yalnızca Avrupa merkezli olduğunu ortaya koydu.

I had a hard time putting the kid to bed. - Çocuğu yatağa koyarken sıkıntı çektim.

koy
inlet
kural koymak
to set up a rule
kıymet koymak
(Ticaret) value
limit koymak
delimit
ortaya koymak
exert
ortaya koymak
set forth
ortaya koymak
exhibit
ortaya koymak
1. to bring up (a matter), put forth (something) for consideration. 2. to create, produce
sınır koymak
border
taşı gediğine koymak
to hit the nail on the head
tulumbaya su koymak
prime
vergi koymak
tax
yasa çıkarmak/koymak/yapmak
to make laws
yerine koymak
put back
yürürlüğe koymak
put into action
kenara koymak
put away
koy
{i} sound

What sound does a sheep make? - Bir koyun nasıl ses çıkarır?

I put my fingers in my ears to block out the terrible sounds. - Ben korkunç sesleri engellemek için parmaklarımı kulaklarıma koydum.

cesaretle karşı koymak
brave
birbirine yakın koymak
juxtapose
devreye koymak
switch on
el koymak
embargoing
el koymak
(deyim) have in hand
el koymak
emprise
el koymak
glom
etiket koymak
ticket
haciz koymak
(Kanun) levy
haciz koymak
seize
haciz koymak
confiscate
haciz koymak
sequestrate
isim koymak
call
ismini koymak
name
kanun koymak
legislate
koyma
setting

Oliver thought that his parents, Tom and Mary, weren't setting rules or monitoring his whereabouts. - Oliver ebeveynleri Tom ve Mary'nin kurallar koymadığını ya da onun nerede olduğunu izlemediklerini düşündü.

koyma
imposition
kural koymak
lay down
kutu içine koymak
incase
limit koymak
demark
marka koymak
label
ortaya koymak
centre
ortaya koymak
reveal
ortaya koymak
put forward
ortaya koymak
expose
ortaya koymak
manifest
oyunu sahneye koymak
mount a production of
posta koymak
cow
posta koymak
intimidate
pul biber koymak
pepper
rehine koymak
(Ticaret) put in pawn
rehine koymak
mortgage
rehine koymak
(Kanun) secure
rehine koymak
(Kanun) hypothecate
resimler koymak
illustrate
sahneye koymak (oyunu)
put on
sahneye koymak (oyunu)
produce
tefe koymak
make cracks about
tefe koymak
ridicule
tehlikeye koymak
jeopardize
teneke kutu içine koymak
tin
uygulamaya koymak
(Hukuk) to make applicable, to put into effect, to put into practice
yasa koymak
(Kanun) legislate
yasa koymak
(Kanun) lay down a law
yem koymak
bait
yerine koymak
substitute for

It's a word I'd like to find a substitute for. - Bu yerine koymak için bulmak istediğim bir kelime.

yerine koymak
put in position
yerine koymak
put something away
yerine koymak
put something back
yerine koymak
put away
önüne koymak
dish up
koy
{i} arm

She keeps him at arm's length these days. - O, bu günlerde onunla arasına mesafe koyuyor.

He put his arm around her waist. - O, kolunu onun beline koydu.

koy
indentation
koy
loch
koy
bight
f allg. nizama koymak, getirmek
f allg. put in order, to bring
giyinmek, koymak, örtünmek
to dress up, put, to cover
koy
shag
koyma
Settings
kutu içine koymak
case
ortaya koymak
introduce
oyuğa koymak
niche
rehine koymak
pledge
teşhis koymak
(Tıp, İlaç) Diagnose
yerine koymak
case
yerine koymak
1. Put something away, put something back2: Take for 3. Substitute
koy
basin
koy
bay, cove, inlet
koy
small bay, cove
koy
armlet
koy
creek
koy
bay

We were granted the privilege of fishing in this bay. - Bize bu koyda özel balık tutma izni verildi.

koy
shagged
koyma
placement
Türkçe - Türkçe
Bir şeyi bir yere bırakmak, belli bir yere yerleştirmek: "Öteki elini doktorun omzuna koydu."- S. F. Abasıyanık
Uyulması gereken kuralları belirlemek, ortaya çıkarmak: "Orduda yaşayan manevi kuvveti de meydana koyuyor."- R. E. Ünaydın
Yazmak (imza, tarih, adres)
Katmak, eklemek: "Mal üstüne mal koymak için içi giden bir kişidir."- S. Birsel. İmza, tarih, adres yazmak
Bırakmak, terk etmek
Katmak, eklemek
Etkilemek, dokunmak
Bırakmak
Bir şeyi bir yere bırakmak, belli bir yere yerleştirmek
Uyulması gereken kuralları belirlemek, ortaya çıkarmak
Bir şey veya kimse için kullanmayı belirlemek, ayırmak: "Giderlerini iki ay içinde yerine koydu."- N. Cumalı
Bir şey veya kimse için kullanmayı belirlemek, ayırmak
Bir kimseyi işe yerleştirmek, birine iş sağlamak
(Osmanlı Dönemi) SENN
(Hukuk) VAZETMEK
(Osmanlı Dönemi) DÜRUC
takmak
atmak
yoluna taş koymak
Engellemek
KOY
(Osmanlı Dönemi) Küçük körfez. Karanın içine girmiş, rüzgârdan saklı deniz parçası. Deniz koyuna benzer, çevresi mahfuz yer. Köşe, bucak
Koy
bük
Koyma
tarh
koy
Denizin, gölün küçük girintiler biçiminde karaya doğru sokulduğu yer, küçük körfez: "Sandalını Kaşık Adası'nın bir küçük koyuna çekti."- S. F. Abasıyanık
koy
Denizin, gölün küçük girintiler biçiminde karaya doğru sokulduğu yer, küçük körfez
koyma
Koymak işi
koymak