emin

listen to the pronunciation of emin
Türkisch - Englisch
sure

I am sure he would be the last person to do it. - Onu yapacak son kişinin o olacağından eminim.

I'm sure he is holding back something from us. - Onun bizden bir şey sakladığından eminim.

certain

Tom was reasonably certain that Mary had stolen his grandfather's gold watch. - Tom, Mary'nin onun büyükbabasının altın saatini çaldığından oldukça emindi.

I'm certain we can deliver the laboratory equipment by March 15th. - 15 Mart'a kadar laboratuvar ekipmanını teslim edebileceğimden eminim.

confident

I'm confident that I'll win the tennis match. - Tenis maçını kazanacağımdan eminim.

He is confident of his ability. - O, yeteneğinden emindir.

safe, secure; sure, certain; trusty, reliable
staunch
safe

Are you sure Tom is safe? - Tom'un güvende olduğundan emin misin?

Tom didn't know whether Mary was safe or not. - Tom Mary'nin emin ellerde olup olmadığını bilmiyordu.

(isim) Trustworthy
trusty
assured

Rest assured that I will do my best. - Elimden geleni yapacağımdan emin olabilirsin.

You may rest assured that we shall do all we can. - Elimizden geleni yapacağımızdan emin olabilirsin.

proof
secure

Please make sure that your seat belt is securely fastened. - Emniyet kemerinizin güvenle bağlanmış olduğundan emin olun.

I feel safe and secure. - Güvenli ve emin hissediyorum.

sound

Tom certainly sounds confident. - Tom kesinlikle kendinden emin görünüyor.

I'm not sure what it was, but it sounded like a gunshot. - Onun ne olduğundan emin değilim ama bir silah atışına benziyordu.

in the bag
bailee
fiduciary
positive

Are you positive it was Tom who broke the window? - Camı kıranın Tom olduğundan emin misin?

Tom was positive that the camera Mary had was his, but it wasn't. - Tom Mary'nin sahip olduğu kameranın onunki olduğundan emindi ama değildi.

confidential
firm

I firmly believe that your time will come. - Senin sıranın geleceğinden eminim.

good

I'm not sure if that's a good idea. - Bunun iyi bir fikir olup olmadığından emin değilim.

Jefferson believed the nation was in good hands. - Jefferson milletin emin ellerde olduğuna inanıyordu.

stanch
responsible

I'm not certain Tom is responsible. - Tom'un sorumlu olduğundan emin değilim.

Sami was certain he knew who was responsible for Layla's death. - Sami, Leyla'nın ölümü için kimin sorumlu olduğunu bildiğinden emindi.

unfaltering
deliberate
reliable

I'm pretty sure Tom's reliable. - Tom'un güvenilir olduğundan oldukça eminim.

Are you sure this information is reliable? - Bu bilginin güvenilir olduğundan emin misin?

cocksure
safe, secure
clear

I'm not too clear about that point. - O noktada pek emin değilim.

strong, firm
sure, certain; free from doubt
(Kanun) custodian
sanguineous
straight

I would like to set the record straight. - Ben tümüyle emin olmak istiyorum.

sanguine
emin olmak
ensure
kendinden emin
confident

He's confident and strong. - O kendinden emin ve güçlü.

Tom certainly looks confident. - Tom kesinlikle kendinden emin görünüyor.

emin olmak
to be sure (of)
emin olarak
surely
emin olmak
to be certain

I just want to be certain that it's OK. - Sadece bunun iyi olduğundan emin olmak istiyorum.

I want to be certain you are who you say you are. - Kim olduğunu söylediğin kişi olduğundan emin olmak istiyorum.

emin olmak
be certain

I just want to be certain that it's OK. - Sadece bunun iyi olduğundan emin olmak istiyorum.

I want to be certain that we're doing what's best for Tom. - Tom için en iyi olanı yaptığımızdan emin olmak istiyorum.

emin olmak
certain

I have to make certain Tom knows what to do. - Tom'un ne yapacağını bildiğinden emin olmak zorundayım.

I have to make certain Tom knows what time the concert starts. - Konserin saat kaçta başladığını Tom'un bildiğinden emin olmak zorundayım.

emin olmamak
unsure
emin misin
are you sure
emin misin?
are you positive?
emin misiniz?
(Bilgisayar) are you sure?
emin olmak
sure

Tom double-checked his door to make sure it was locked. - Tom kilitli olduğundan emin olmak için kapısını iki kez kontrol etti.

Tom checked to make sure the gas was turned off. - Tom gazın kapalı olduğundan emin olmak için kontrol etti.

emin olmak
to be sure

I want to be sure you understand what's going to happen. - Ne olacağını anladığından emin olmak istiyorum.

I want to be sure Tom knows what he's supposed to do. - Tom'un ne yapması gerektiğini bildiğinden emin olmak istiyorum.

emin olmak
verify
emin olmak
be positive about
emin olmak
check on
emin olmak
to be sure of
emin olmak
sure of

I'd like to make sure of the time. - Ben zamandan emin olmak istiyorum.

emin olmak
know one's own mind
emin olmak
insure
emin olmak
be sure of
emin olmak
be advised
emin olmak
assure
emin saha
(Askeri) safe area
emin misin
You're sure
emin adımlarla
emphatically
emin adımlarla ilerlemek
take firm steps forward
emin bir şekilde
positively
emin depolama sahası
(Askeri) vault storage space
emin değilim
I'm not sure

I know you think you understood what you thought I said, but I'm not sure you realized that what you heard is not what I meant. - Ne söylediğimi sandığını anladığını düşündüğünü biliyorum fakat duyduğunun benim demek istediğimin olmadığını anladığından emin değilim.

I'm not sure right now. - Şu anda emin değilim.

emin ellerde
safe

Tom didn't know whether Mary was safe or not. - Tom Mary'nin emin ellerde olup olmadığını bilmiyordu.

Your children will be safe with Tom. - Çocukların Tom'la birlikte emin ellerde olacak.

emin ellerde olmak
be in good hands
emin ol
Believe me
emin ol
you bet
emin olarak
rightly
emin olarak
confidently
emin olarak
positively
emin olarak
crousely
emin olarak
magnetically
emin olma
sureness
emin olmadan
gropingly
emin olmadan kabul edilen olgu
thing in itself
emin olmak
make certain of
emin olmak
make certain

I have to make certain Tom knows what to do. - Tom'un ne yapacağını bildiğinden emin olmak zorundayım.

I have to make certain Tom knows what time the concert starts. - Konserin saat kaçta başladığını Tom'un bildiğinden emin olmak zorundayım.

emin olmak
feel certain
emin olmak
be positive about smth
emin olmak
a) to be sure (of) b) to make sure (of/that)
emin olmak
make sure

I'd like to make sure of the time. - Ben zamandan emin olmak istiyorum.

Tom checked to make sure the gas was turned off. - Tom gazın kapalı olduğundan emin olmak için kontrol etti.

emin olmak
be sure

I wanted to be sure Tom was planning to be here. - Tom'un burada olmayı planladığından emin olmak istedim.

I want to be sure you understand what's going to happen. - Ne olacağını anladığından emin olmak istiyorum.

emin olmak
be certain of
emin olmak
know for certain
emin olmamak
be hazy about
emin olmamak
doubt
emin olmamak
not to be sure
emin olmamak
not to know for certain
emin olmayan
uncertain
emin olmayan
unsafe
emin olmayan
unconvinced
emin olmayan
unsure

A sure friend is seen in an unsure matter. - Bir emin arkadaş emin olmayan bir meselede görünür.

emin olunuz
depend upon it
emin rıhtım
(Askeri) safe berth
emin yer
fastness
emin yere gizle
stash
kendinden emin
self-confident
kendinden emin olmak
be sure of oneself
kendinden çok emin
self-assertive
rahat ve kendinden emin
suave
yedi emin
fiduciary
emin ol
made sure of
emin ol
ensure
emin ol
be advised
emin ol
make sure

Before that, we had better make sure of the fact. - Ondan önce, gerçekten emin olsak iyi olur.

One day your life will flash before your eyes. Make sure it's worth watching. - Bir gün hayatın gözlerinin önünde hızla akıp gidecektir. Emin ol, izlemeye değer.

emin ol
make sure of

Before that, we had better make sure of the fact. - Ondan önce, gerçekten emin olsak iyi olur.

I'd like to make sure of the time. - Ben zamandan emin olmak istiyorum.

emin ol
be sure

Please be sure to let me know your new address soon. - Kısa sürede yeni adresini bana bildirdiğinden emin ol.

Be sure to turn off the gas before you go out. - Dışarı çıkmadan önce gazın kapalı olduğundan emin olun.

emin olmak
feel in one's bones
emin olmak
feel in one's bones that
ağır ve emin
slow and sure
emin olmak
rest assured
emin olmak
(Fiili Deyim ) feel sure
en emin
safest
gayet emin
cocksure
kendinden emin
self-assured
kendinden emin
reliant
kendinden emin
assured
kendinden emin bir şekilde
self-assuredly
kendinden emin bir şekilde
cocksurely
kendinden emin biçimde dimdik
(Konuşma Dili) bolt upright
kendinden emin olma
self-assurance
kendinden emin olmak
to be sure of oneself
kendinden fazla emin olma
self assertion
kendinden çok emin
cocksure
kendinden çok emin
overconfident
kendinden çok emin
presuming
kendinden çok emin
cocky
kendinden çok emin
self assertive
kendinden çok emin
presumptuous
kendinden çok emin olmak
think one is the cat's whiskers
kendinden çok emin olmak
think one is the cat's pyjamas
kesinlikle emin olmak
(Konuşma Dili) bet one's boots on
sonucundan emin olmak
have it made
Englisch - Englisch

Definition von emin im Englisch Englisch wörterbuch

eminence
an elevated land area or a hill
eminence
someone of high rank, reputation or social station
eminence
a protuberance
eminence
prominence in a particular order or accumulation; esteem
eminence
the quality or state of being eminent
eminent
high, lofty; towering; prominent
eminently
in an eminent or prominent manner
eminence
an elevated position with respect to rank, place, character, condition, etc
eminent
high in station, merit, or esteem
eminence
{n} height, honor, top, a cardinal's title
eminent
{a} high, lofty, remarkable, celebrated
eminently
{a} conspicuously, in a high degree
Eminence
{i} city in Kentucky (USA); city in Missouri (USA); title of a Roman Catholic cardinal
Mehmed Emin Pasha
orig. Eduard Schnitzer born March 28, 1840, Oppeln, Silesia died Oct. 23, 1892, Kanema, Congo Free State German physician, explorer, and administrator in Egyptian Sudan. Schnitzer adopted a Turkish name while serving as a medical officer and administrator in the Ottoman government. In 1876 he joined with British forces led by Gen. Charles George Gordon at Khartoum. In 1878 he was appointed governor of Equatoria province. During the Mahdist movement uprising, the Egyptian government abandoned the Sudan (1884), and the isolated Emin was rescued by Henry Morton Stanley in 1888. On an expedition to equatorial Africa, he was killed by Arab slave-traders. Through his scholarly papers and specimen collections, he contributed vastly to the knowledge of African geography, natural history, ethnology, and languages
eminence
An elevated condition among men; a place or station above men in general, either in rank, office, or celebrity; social or moral loftiness; high rank; distinction; preferment
eminence
high status importance owing to marked superiority; "a scholar of great eminence
eminence
Eminence is the quality of being very well-known and highly respected. Many of the pilots were to achieve eminence in the aeronautical world Beveridge was a man of great eminence
eminence
A title of honor, especially applied to a cardinal in the Roman Catholic Church
eminence
a protuberance on a bone especially for attachment of a muscle or ligament
eminence
{i} high position, elevated rank; title of honor; preeminence; excellence; height; hill; (Anatomy) body projection, protuberance in the body (especially on the surface of a bone )
eminence
That which is eminent or lofty; a high ground or place; a height
eminence
high status importance owing to marked superiority; "a scholar of great eminence"
eminent
High; lofty; towering; prominent
eminent
standing above others in quality or position; "people in high places"; "the high priest"; "eminent members of the community
eminent
Domain- The right of a government to take privately owned property for public purposes under condemnation proceedings subject to payment of its fair market value
eminent
towering above others; projecting; prominent and outstanding (empty) Back to Top - F -
eminent
noteworthy. remarkable, great
eminent
Being, metaphorically, above others, whether by birth, high station, merit, or virtue; high in public estimation; distinguished; conspicuous; as, an eminent station; an eminent historian, statements, statesman, or saint
eminent
An eminent person is well-known and respected, especially because they are good at their profession. an eminent scientist. an eminent person is famous, important, and respected (present participle of eminere )
eminent
(used of persons) standing above others in character or attainment or reputation; "our distinguished professor"; "an eminent scholar"; "a great statesman"
eminent
outstanding, as in: Steven Hawking is one of the most eminent thinkers of our time
eminent
{s} famous, renowned, prominent; outstanding, conspicuous; high; protruding
eminent
having achieved eminence; "an eminent physician"
eminent
standing above others in quality or position; "people in high places"; "the high priest"; "eminent members of the community"
eminent
of a person, distinguished, important, noteworthy
eminent
of imposing height; especially standing out above others; "an eminent peak"; "lofty mountains"; "the soaring spires of the cathedral"; "towering iceburgs"
eminently
in an eminent manner; "two subjects on which he was eminently qualified to make an original contribution"
eminently
to a great degree; notably, highly
eminently
in an eminent manner; "two subjects on which he was eminently qualified to make an original contribution
eminently
In an eminent manner; in a high degree; conspicuously; as, to be eminently learned
eminently
in a prominent manner; absolutely
eminently
emphasis You use eminently in front of an adjective describing a positive quality in order to emphasize the quality expressed by that adjective. His books on diplomatic history were eminently readable = highly. completely and without a doubt - use this to show approval
Türkisch - Türkisch
Sakıncasız, emniyetli, tehlikesiz
İnanılır, güvenilir
İnanılır, güvenilir: "Gizli kitapları ve notları yok etmemiş yahut daha emin bir yere kaldırmamıştım."- R. N. Güntekin
Sakıncasız, emniyetli, tehlikesiz: "Dağlar hiçbir zaman emin değildir."- Y. K. Karaosmanoğlu. Şüphesi olmayan: "Pek büyük bir serveti olduğundan emin idiler."- H. Z. Uşaklıgil
Osmanlı imparatorluğunda bazı devlet görevlerindeki sorumlu kişilere verilen ad
(Osmanlı Dönemi) kalbinde korku ve endişesi olmayan, korkusuz, güvenilir; güvenen, inanan
Şüphesi olmayan
(Osmanlı Dönemi) ŞEB'AN
(Osmanlı Dönemi) DAĞIT
EMİN
(Osmanlı Dönemi) Kalbinde korku ve endişesi olmayıp rahatta olan. Korkusuz
EMİN
(Osmanlı Dönemi) İnanan, güvenen
EMİN
(Osmanlı Dönemi) Kendine inanılan. İtimat edilen
EMİN
(Osmanlı Dönemi) Kendisinden korkulmayan
EMİN
(Osmanlı Dönemi) Çok iyi bilen, şüphe etmeyen
emin barın
Türk hat sanatının son büyük ustalarından biri olan ünlü hattat ve ciltçi
emin olmak
İnanmak, güvenmek
emin onat
Anıtkabir'in tasarımını da gerçekleştiren ünlü mimarımız
emin
Favoriten