sıkıntılı

listen to the pronunciation of sıkıntılı
Türkçe - İngilizce
distressed

Tom looks distressed. - Tom sıkıntılı görünüyor.

Tom was very distressed. - Tom çok sıkıntılıydı.

troublesome

What is most troublesome is the corruption of the best. - En sıkıntılı olan en iyinin yozlaşmasıdır.

troubled

Tom has a troubled past. - Tom'un sıkıntılı bir geçmişi var.

Tom looks very troubled. - Tom çok sıkıntılı görünüyor.

gruelling
rough

Tom had a rough night. - Tom sıkıntılı bir gece geçirdi.

anxious
mugginess
lucubrate
close
heavy
trying

Just like you, I haven't slept in these trying days. - Tıpkı senin gibi, bu sıkıntılı günlerde uyumadım.

awkward
gray
unrestful
cornered
troublous
constrained
annoying
weighty
troubled; distressed, worried; out of sorts; depressed; bored
grueling
grey
dismal
troublesome, trying, uneasy; (hava) close, muggy
uneasy
dreary
troubling, distressing, difficult, worrisome; depressing; boring
uptight
gloomy

Why are you so gloomy? - Neden bu kadar sıkıntılısın?

drab
lugubrious
pained
teensy
distressful
{i} troubling
fretful
sombre
doleful
muzzy
somber
onerous
sıkıntı
distress

Famine caused great distress among the people. - Açlık insanlar arasında büyük sıkıntıya neden oldu.

Tom looks distressed. - Tom sıkıntılı görünüyor.

sıkıntı
nuisance

Sinus infection is a nuisance to most people. - Sinüs enfeksiyonu çoğu insan için bir sıkıntıdır.

I hate to be a nuisance. - Ben bir sıkıntı olmaktan nefret ederim.

sıkıntı
{i} boredom

Boredom is the beginning of all vices. - Sıkıntı tüm kötülüklerin başlangıcıdır.

Boredom is a huge problem. - Can sıkıntısı çok büyük bir sorundur.

sıkıntı
bother

Stop bothering my friend. - Arkadaşıma sıkıntı vermeyi kesin.

I'm sorry to have bothered you. - Seni sıkıntıya soktuğum için üzgünüm.

sıkıntılı (hava)
close
sıkıntılı (hava)
muggy
sıkıntılı (havalı)
close
sıkıntılı bir durum
adversity
sıkıntılı durum
pickle
sıkıntılı zaman
rainy day
sıkıntılı Raziye
person who gets fed up with things very quickly
sıkıntılı bakış
gloom
sıkıntılı bir devre
a thin time
sıkıntılı bir halde
drably
sıkıntılı bir halde
greyly
sıkıntılı bir halde
grayly
sıkıntılı bir şekilde
distressedly
sıkıntılı bir şekilde
troubledly
sıkıntılı dönem
downswing
sıkıntılı dönem
downturn
sıkıntılı olarak
saturninely
sıkıntılı olma
saturninity
sıkıntılı olma
boringness
sıkıntılı olma
onerousness
sıkıntılı olma
lugubriousness
sıkıntılı olmak
be in a hole
sıkıntılı vaziyette
in a sad pickle
sıkıntı
trouble

Don't give me any more trouble. - Bana daha fazla sıkıntı verme.

They gave us very little trouble. - Onlar bize çok az sıkıntı verdi.

sıkıntı
embarrassment
sıkıntı
discomfort, hardship, difficulty, adversity; trouble, inconvenience; boredom; annoyance, worry; depression; straits, shortage, distress
sıkıntı
{i} fret
sıkıntı
{i} tribulation
sıkıntı
{i} discomfort
Sıkıntı
(Tıp) hebetude
sıkıntı
{i} gloominess
sıkıntı
{i} weight
sıkıntı
{i} fear
sıkıntı
burden
sıkıntı
troubled

Tom was genuinely troubled. - Tom gerçekten sıkıntılıydı.

Mary has a troubled past. - Mary'nin sıkıntılı bir geçmişi var.

sıkıntı
labor
sıkıntı
pressure

The pressures of supporting a big family are beginning to catch up with him. - Büyük bir aileyi geçindirmenin sıkıntıları onunla arayı kapatmak için başlıyor.

sıkıntı
discommodity
sıkıntı
stress
sıkıntı
shortage

There is no need to worry about shortages for the moment. - Sıkıntılar hakkında şu an endişelenmenize gerek yoktur.

In 2010, there was a shortage of H1N1 vaccine. - 2010 yılında, H1N1 aşısı sıkıntısı vardı.

sıkıntı
dolefulness
sıkıntı
agitate
sıkıntı
uneasiness
sıkıntı
heebie-jeebies
sıkıntı
depression
sıkıntı
dullness
sıkıntı
oppression
sıkıntı
hardship

He put up with the greatest hardship that no one could imagine. - O, kimsenin hayal edemeyeceği en büyük sıkıntıya katlandı.

He is really dull to hardship. - O, sıkıntıya karşı gerçekten duyarsız.

sıkıntı
onerousness
sıkıntı
adversity

She carries on smiling even in the face of adversity. - O sıkıntıyla karşılassa bile gülümsemeyi sürdürür.

Despite adversity, the architect achieved worldwide fame. - Sıkıntıya rağmen, mimar dünya çapında üne ulaştı.

sıkıntı
inconvenience

The convenience store robbery was a great inconvenience to me. - Mağaza soygunculuğu benim için büyük bir sıkıntı oldu.

Not having a telephone is an inconvenience. - Telefonsuzluk sıkıntılı bir durum.

sıkıntı
penury
sıkıntı
knock
sıkıntı
worry

There is no need to worry about shortages for the moment. - Sıkıntılar hakkında şu an endişelenmenize gerek yoktur.

sıkıntı
gloom

Why are you so gloomy? - Neden bu kadar sıkıntılısın?

sıkıntı
grievance
sıkıntı
affliction
sıkıntı
straits

If she continues to live with a man she doesn't love for his money, the day will come when she will despair and be in dire straits. - O parası için sevmediği bir adamla yaşamaya devam ederse, onun umudunu keseceği ve müthiş sıkıntıda olacağı gün gelecektir.

She was in dire straits, but made a virtue out of necessity. - O çok sıkıntıdaydı ama mecbur olduğu işi isteyerek yaptı.

sıkıntı
malaise
sıkıntı
harassment
sıkıntı
want

I don't want to cause you any trouble. - Sana herhangi bir sıkıntı vermek istemiyorum.

We don't want any trouble. - Bir sıkıntı istemiyoruz.

sıkıntı
incubus
sıkıntı
{i} load
sıkıntı
jut
sıkıntı
annoyance

I can understand Tom's annoyance. - Tom'un sıkıntısını anlayabiliyorum.

Tom tried to hide his annoyance. - Tom sıkıntısını gizlemeye çalıştı.

sıkıntı
toils
sıkıntı
financial difficulties, financial straits
sıkıntı
agitation
sıkıntı
the megrims
sıkıntı
willies
sıkıntı
doldrums
sıkıntı
difficulty

Are you in any difficulty? - Herhangi bir sıkıntı içinde misin?

If you have any difficulty, ask me for help. - Eğer herhangi bir sıkıntın olursa, benden yardım iste.

sıkıntı
distress, trouble, difficulty; annoyance, worry; depression; boredom
sıkıntı
bore

Boredom is a huge problem. - Can sıkıntısı çok büyük bir sorundur.

Boredom is his worst enemy. - Can sıkıntısı onun en kötü düşmanı.

sıkıntı
draft
sıkıntı
anxiety
sıkıntı
megrims
sıkıntı
botheration
sıkıntı
dire straits

If she continues to live with a man she doesn't love for his money, the day will come when she will despair and be in dire straits. - O parası için sevmediği bir adamla yaşamaya devam ederse, onun umudunu keseceği ve müthiş sıkıntıda olacağı gün gelecektir.

She was in dire straits, but made a virtue out of necessity. - O çok sıkıntıdaydı ama mecbur olduğu işi isteyerek yaptı.

sıkıntı
heebie jeebies

That gives me the heebie jeebies. - O bana aşırı sıkıntı veriyor.

sıkıntı
{i} rigor
sıkıntı
{i} vexation
sıkıntı
{i} tedium
sıkıntı
{i} stringency
sıkıntı
{i} infliction
sıkıntı
{i} rigour
sıkıntı
plummet
sıkıntı
{i} toil
sıkıntı
{i} pill
sıkıntı
care
sıkıntı
{i} grayness
sıkıntı
{i} greyness
sıkıntı
mope
sıkıntı
{i} groan
sıkıntı
constraint
sıkıntı
{i} famine

Famine caused great distress among the people. - Açlık insanlar arasında büyük sıkıntıya neden oldu.

War has produced famine throughout history. - Savaş, tarih boyunca sıkıntı üretti.

sıkıntı
{i} strait

She was in dire straits, but made a virtue out of necessity. - O çok sıkıntıdaydı ama mecbur olduğu işi isteyerek yaptı.

If she continues to live with a man she doesn't love for his money, the day will come when she will despair and be in dire straits. - O parası için sevmediği bir adamla yaşamaya devam ederse, onun umudunu keseceği ve müthiş sıkıntıda olacağı gün gelecektir.

sıkıntı
{i} mopes
sıkıntı
{i} pip
sıkıntı
{i} rock

There's no shortage of rocks. - Hiçbir kaya sıkıntısı yok.

sıkıntı
{i} scrape
yardımcısı olarak en sıkıntılı işleri yapmak
devil for smb
Türkçe - Türkçe
Sıkıntı veren, kasvetli, meşakkatli, mukassi: "Son birkaç yılındaki oldukça sıkıntılı durumu bir yana bırakılacak olursa, maddi bakımdan rahat, ortanın epey üstünde bir hayatı olmuştur."- A. Ş. Hisar
Sıkıntı veren, kasvetli, meşakkatli, mukassî
Sıkıntısı olan: "Ağrılar kesilmeyince çok sıkıntılı vaziyete düştüm."- R. N. Güntekin
Sıkıntısı olan
bunlu
bungun
tutuk
Sıkıntı
bun
Sıkıntı
boğuntu
Sıkıntı
sıklet
Sıkıntı
(Osmanlı Dönemi) HUSBAN
Sıkıntı
(Osmanlı Dönemi) SAHTİ
sıkıntı
Yokluk ve parasızlığın yol açtığı geçim darlığı: "İhtiyarın bir para sıkıntısı içinde olduğunu o söylemeden ben keşfetmiştim."- S. F. Abasıyanık
sıkıntı
Darlık, yokluk: "Bu kış yine, kok kömürü sıkıntısı baş gösterecekmiş."- H. Taner
sıkıntı
Sorun, problem, mesele
sıkıntı
İşsizlik, tekdüzelik, bezginlik gibi sebeplerden doğan ruhsal yorgunluk: "İçinin sıkıntısını mümkün mertebe gizlemeye çalışarak, dereden tepeden konuşarak oyalandı."- P. Safa
sıkıntı
Yokluk ve parasızlığın yol açtığı geçim darlığı
sıkıntı
Bir bozukluğun, karışıklığın sebep olduğu etkili ve sürekli yorgunluk, meşakkat, mihnet
sıkıntı
İşsizlik, tekdüzelik, bezginlik gibi sebeplerden doğan ruhî yorgunluk
sıkıntı
Bir bozukluğun, karışıklığın sebep olduğu etkili ve sürekli yorgunluk, meşakkat, mihnet: "Sıkıntı ve ıstırapla sağa sola döndüm."- A. Gündüz
sıkıntı
Darlık, yokluk
sıkıntı
Sorun, problem, mesele: "Atatürk öldüğü zaman Türkiye'nin ufak tefek sıkıntılar dışında hiçbir büyük problemi yoktu."- B. Felek
sıkıntılı