içten

listen to the pronunciation of içten
Türkisch - Englisch
candid
sincere

He is usually straightforward and sincere and thereby gains the confidence of those who meet him. - O genellikle doğru sözlü ve içten ve bu sebeple onunla tanışanların güvenini kazanır.

At first, he sounded very sincere. - İlk başta, o çok içten görünüyordu.

frank
heartfelt

Please accept my heartfelt apology. - Lütfen içten özrümü kabul et.

Where did you acquire your deepest, most heartfelt beliefs? - Sen en derin, en içten inançlarını nerede edindin?

gut
deep

Do you love each other deeply? - Birbirinizi içten seviyor musunuz?

Tom looked deep into Mary's eyes. - Tom Mary'nin gözlerine içten baktı.

interior
internally
truly

I sincerely, truly believe that. - İçtenlikle, gerçekten ona inanıyorum.

deeply

He looked deeply into her eyes. - Onun gözlerine son derece içten baktı.

I love him more deeply than any other man. - Ben onu herhangi başka adamdan daha içten seviyorum.

true

True beauty comes from within. - Gerçek güzellik içten gelir.

honest to god
sincerely, unfeignedly
devout
earnest
sincerely

We sincerely apologize for our error. - Hatamız için içtenlikle özür dileriz.

I sincerely hope that you will soon recover from your illness. - İçtenlikle umuyorum ki yakında hastalığından iyileşeceksin.

bona fide
forthright
heart to heart
hail fellow well met
inwardly
childlike
honest

I honestly think it's better to be a failure at something you love than to be a success at something you hate. - Nefret ettiğin bir şeyde başarılı olmaktansa sevdiğin bir şeyde başarısız olmanın daha iyi olduğunu içtenlikle düşünüyorum.

faithful
kindly
heart whole
familiar

On the one hand he is kind to everyone, but on the other hand he never behaves with too much familiarity. - Bir taraftan o herkese naziktir fakat diğer taraftan çok fazla içtenlikle davranmaz.

sincere, heartfelt, unfeigned
from within: Onları içten yıkacağız. We are going to destroy them from within
bluff
hearty

I offer you my hearty congratulations. - Size içten tebriklerimi sunarım.

The whole town accorded a hearty welcome to the visitor. - Bütün kasaba ziyaretçiye içten bir karşılama yaptı.

cordial

They greeted each other cordially. - Birbirlerini içtenlikle selamladılar.

genuine
sincere, candid, frank, outspoken, openhearted, friendly, affable; true, unaffected, cordial, warm, heartfelt, hearty, devout; from within, from the inside
{s} internal

Internal combustion engines burn a mixture of fuel and air. - İçten yanmalı motorlar, yakıt ve hava karışımını yakarlar.

profoundly
outright
outspoken
kind

I deeply appreciate your advice and kindness. - Tavsiyen ve nezaketin için içten minnettarım.

On the one hand he is kind to everyone, but on the other hand he never behaves with too much familiarity. - Bir taraftan o herkese naziktir fakat diğer taraftan çok fazla içtenlikle davranmaz.

chummy
expansive
from the inside
(deyim) from the bottom of one's heart
inboard
heart-to-heart
friendly
affable
artless
free
inly
simple
on the level
warm

This family gave me a warm welcome. - Bu aile bana nezaket ve içtenlikle karşıladı.

He embraced his son warmly. - O, oğlunu içtenlikle kucakladı.

unreserved
authentic
openhearted
heartiest
heartedly
internality
honest to goodness
{s} unfeigned
earnest(1)
{s} undesigning
sidesplitting
{s} ingenuous
true hearted
heartwarming
{s} open
open armed
wholehearted
interior

He made over the interior of his house. - O, evinin içini yeniletti.

You've done a wonderful job on the interior decoration. - İç dekorasyon üzerine harika bir iş yaptın.

{s} domestic

Do you have a cheap flight ticket on a domestic line? - İç hatlarda ucuz bir uçak biletiniz var mı?

My father is a pilot on the domestic line. - Babam iç hatlarda çalışan bir pilot.

inner

He looked confident but his inner feelings were quite different. - Emin görünüyordu fakat onun iç duyguları tamamen farklıydı.

There's a button on the inner side of the door. - Kapının iç tarafında bir buton var.

{s} internal

We dissected a frog to examine its internal organs. - Bir kurbağayı, iç organlarını incelemek için kesip parçalara ayırdık.

That is an internal affair of this country. - O, bu ülkenin iç işidir.

içten gelen
spontaneous
içten gelen
cheerful
içten gelen
heartfelt
içten gelme
spontaneity
içten olmak
to be sincere
içten pazarlıklı
Evil-intentioned, malevolent
içten düğmeli bir tür palto
chesterfield
içten evlilik
endogamy
içten gelen
sincere
içten gelme
spontaneousness
içten içe
sneaky
içten içe
sneaking
içten içe
inwardly, secretly
içten içe güdülen
silent
içten içe kaynamak
simmer
içten içe kaynatmak
simmer
içten içe olmak
smolder
içten içe olmak
smoulder
içten içe ölçü
in to in
içten olmayan
hollow hearted
içten olmayan
set
içten pazarlıklı
sneaky and two-faced
içten pazarlıklı
sneaky, stealthy
içten pazarlıklı kimse
dissembler
içten teşekkürler
hearty thanks
içten yanma
spontaneous combustion
içten yanmalı
internal combustion+
içten yanmalı motor
internal combustion engine
içten özür
heartfelt apology
{i} inside

Yuriko, a marine biology grad student, fell asleep inside a fish tank and awoke covered in octopuses and starfish. - Yuriko deniz biyolojisinden mezun bir öğrenci, bir balık tankının içinde uykuya daldı ve ahtapotlar ve deniz yıldızları ile kaplı olarak uyandı.

There are two zombies inside my house. - Evimin içinde iki tane zombi var.

intrinsic
en içten dileklerimle
best wishes
interrior
interior equipment
internus
offal
indoor

It was raining hard, so we played indoors. - O kadar çok yağmur yağıyordu ki içerde oynadık.

I stayed indoors because it rained. - Yağmur yağdığı için evde kaldım.

stomach

You shouldn't drink on an empty stomach. - Boş bir mideyle içki içmemelisin.

They took Tom to the hospital to have his stomach pumped because he ate something poisonous. - Zehirli bir şey yediği için, onlar Tom'u midesini pompalatmak için hastaneye götürdüler.

intestines
içten içe
secretly

Tom won't admit it, but he's secretly in love with Mary. - Tom bunu kabul etmeyecek ama o Mary'ye içten içe aşık.

Tom is secretly in love with Mary. - Tom Mary'ye içten içe âşık.

{f} drinking

We have to stop him from drinking any more. - Artık onu, içmekten alıkoymalıyız.

Drinking much is dangerous. - Çok fazla içmek tehlikelidir.

knock back
drank

To compensate for his unpleasant experiences in the hospital, Tom drank a little more than was good for him. - Hastanedeki hoş olmayan deneyimlerini telafi etmek için Tom içmesi gerekenden biraz daha fazla içti.

John drank many bottles of wine. - John birçok şişe şarap içti.

{i} within

The school is within walking distance of my house. - Okul evimin yürüme mesafesi içerisindedir.

She will be back within a week. - O bir hafta içinde geri dönecek.

intra

We have to measure your intraocular pressure. Please open both eyes wide and look fixedly at this object here. - Göz merceğiniz içindeki baskıyı ölçmeliyiz. Lütfen iki gözünüzü genişçe açın ve sabit bir şekilde buradaki bu objeye bakın.

{f} swig

He drank a great swig from the bottle. - O, şişeden büyük bir yudum içti.

If I don't drink a swig of water, I can't swallow these tablets. - Eğer bir yudum su içmezsem bu hapları yutamam.

endo-
{f} drink

I'll buy you a drink. - Sana bir içecek ısmarlayacağım.

Most Japanese drink water from the tap. - Çoğu Japon, suyu musluktan içer.

in
quaff
inland
bowels
stuffing
en içten dileklerimle
sincerely
en içten duygularımla
with all my heart
en içten tebriklerimle
heartiest congratulations
nucleus

Helium is the second simplest atom. It consists of a nucleus containing 2 protons and two neutrons. Around the nucleus orbits 2 electrons. - Helium ikinci en basit atomdur. O, iki proton ve iki nötron içeren bir çekirdekten oluşur. Çekirdek etrafında 2 elektron döner.

biennial
{s} civil

It prevented a civil war. - Bu bir iç savaş engelledi.

There was a danger of civil war. - Bir iç savaş tehlikesi vardı.

{i} guts

People often spill their guts to bartenders. - İnsanlar genellikle içlerini barmenlerinine dökerler .

Tom doesn't have the guts to do that. - Tom'un onu yapmak için cesareti yok.

inlying
{i} intestine
{i} kernel

Virtual memory is a memory management technique developed for multitasking kernels. - Sanal bellek çoklu görev çekirdekleri için geliştirilmiş bir bellek yönetim tekniğidir.

endo
inside , internal , intrinsic
(Hukuk) domestic, inner, internal
refill

Tom held his cup out for Mary to refill it. - Tom Mary'nin onu yeniden doldurması için kupasını uzattı.

Tom held out his cup for a refill. - Tom yeniden doldurulması için fincanını uzattı.

inside, interior; stomach, intestines, offal; heart, mind; internal, interior, inner, inside; domestic, home
insides, innards (internal organs of a person or animal)
inner part (of a nut or seed), kernel; inner part (of a fruit), meat, flesh
inner, inside; interior; internal
(a person's) true self, heart, soul: Merak etme, Safigül'ün içi temiz. Don't worry, Safigül's a good soul at heart. Eğer içinde varsa, bir yolunu bulup üniversiteyi bitirir. He'll find a way to finish university, if he really wants to do so
inland (as opposed to coastal)
inward

We have become an intolerant, inward-looking society. - Biz hoşgörüsüz, içe dönük bir toplum olduk.

You need to look inward. - İçeriye bakman gerek.

core
domestic, internal (as opposed to foreign)
the interior, the inside, the inner part or surface
knockback
entrails
stuffing, filling (material used to stuff or fill something)
inset
juvenilia
breast

She doesn't drink enough breast milk. - O yeterince anne sütü içmiyor.

She is embarrassed to breastfeed in public. - O, halk içinde emzirmeye utanıyor.

içten içe
sneakingly
kaba saba ama içten
rough and ready
Türkisch - Türkisch
Yürekten, candan, samimi davranarak: "Yumuşak ve içten sürdürdü konuşmasını."- T. Buğra
Yürekten, candan, samimî (davranarak)
En önemli, can alıcı noktadan
Samimi
içten pazarlıklı
Gizli niyetini açıklamayan

Onun sinsi, içinden pazarlıklı, hatta hilekâr bir adam olduğunu daima düşünürdüm.- A. İlhan.

içten evlilik
bakınız: iç evlilik
içten içe
Gizli gizli, belli etmeden
Herhangi bir durumun, cismin veya alanın sınırları arasında bulunan bir yer, dâhil, dış karşıtı
derun
Ten ile dış giysiler arası
Herhangi bir durumun, cismin veya alanın sınırları arasında bulunan bir yer, dâhil, dış karşıtı: "Deniz gecenin içinde, gece denizin içindedir."- Ç. Altan
Bir ülkede, şehirde, toplulukta vb.de olan veya yapılan
Toplu bir durumda bulunan kimse veya nesnelerin arasında bulunan kimse veya nesne: "Ama hepiniz, hepiniz / Hepiniz geçim derdinde / Bir ben miyim keyif ehli içinizde?"- O. V. Kanık
Ten ile dış giysiler arası: "Boynumda kalın yün atkı, içimde çift kat fanila, gene de titriyorum."- E. Bener
Oyuk olan veya oyuk sayılabilen şeylerin boşluğu
Pirinç, soğan ve baharatla hazırlanan, dolmalarda kullanılan karışım
Somut kavramlarda iki veya ikiden çok şeyde merkeze daha yakın olan: "İç kapının perdesi yanlara doğru açıldı."- P. Safa. İnsanın manevi varlığıyla ilgili olan
Harem dairesi
İnsanın manevî varlığıyla ilgili olan
Bir ülke, şehir, topluluk vb.nde olan veya yapılan
Mide, bağırsak, karın
Akıl, gönül, irade gibi insanın manevi varlığını oluşturan şeylerden herhangi biri: "İçimizdeki sevinçleri, kederleri paylaşacak insan nerde?"- S. F. Abasıyanık
Kimse veya nesnelerin arasında bulunan kimse veya nesne
Dolma yapmak için hazırlanan karışım
İki veya ikiden çok şeyde merkeze daha yakın olan
Muhteva

Konuşmasının muhtevası, mevzu ile alakalı değildir. - Konuşmasının içeriği, konu ile ilgili değildir.

Lütfen muhtevayı gözden geçiriniz ve herhangi bir mütenasip geri bildirimi veriniz. - Lütfen içeriği gözden geçiriniz ve herhangi uygun bir geri bildirim veriniz.

Cisimlerin yüzeyleri arasında kalan her nokta
Akıl, gönül, irade gibi insanın manevî varlığını oluşturan şeylerden herhangi biri
Değişik yemeklerde kullanılmak üzere et ile sebzelerin ince kıyımının karıştırılması ve yoğrulmasıyla meydana getirilen karışım
Kabuğu olan veya dışı kabuk durumunda bulunan yiyeceklerde kabuğun sardığı bölüm
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Harem dairesi
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Bir şeyin görünmez ciheti, bâtın
İÇ
(Osmanlı Dönemi) t. Herşeyin içerisi, dâhil, derun
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Bir şeyin ortasındaki kısım, göbek
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Karın, mide
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Kalb, vicdan, gönül
İç
(Osmanlı Dönemi) ZAMİR
İçten
derinden
içten
Favoriten