uçsuz

listen to the pronunciation of uçsuz
Türkçe - İngilizce
pointless
pointless, without a point; untipped; endless
endless
without a point
{i} point

From a statistical point of view, a plane flight is much safer than a car trip. - İstatistiklere göre uçakla gitmek, arabayla gitmekten çok daha güvenlidir.

The plane was on the point of taking off. - Uçak kalkış noktasındaydı.

end

After tying up loose ends on the house, the carpenter gave the painter approval to begin work. - Evde gevşek uçları sabitledikten sonra, marangoz ressamın işe başlaması için onay verdi.

Wash eggplants and cut their endings. - Patlıcanları yıkayın ve onların uçlarını kesin.

{i} tip

Tom closed the door quietly and tiptoed into the room. - Tom sessizce kapıyı kapattı ve parmak uçlarına basarak odaya girdi.

Tom tiptoed out of the room. - Tom parmak uçlarına basarak odadan çıktı.

edge

Tom pushed Mary off the edge of the cliff. - Tom Mary'yi uçurumun kenarından itti.

It would be dangerous to go too near the edge of the cliff. - Uçurumun kenarına çok yaklaşmak tehlikeli olurdu.

uçsuz bucaksız
endless
uçsuz bucaksız
Endless, vast, immense, broad
uçsuz bucaksız
Endless, vast, immense, broad
uçsuz bucaksız
no end in sight
uçsuz bucaksız
vastly large, vast, boundless, endless
uçsuz bucaksız
limitless
uçsuz bucaksız
shoreless
uçsuz bucaksız
vast
extreme

Fadil went to extremes to cover up his greed. - Fadıl açgözlülüğünü örtmek için uçlara gitti.

He fell from one extreme to the other. - O bir uçtan diğerine düştü.

bit

Our flying time tonight will be just under 6 hours, but I'll see if I can speed things up a bit. - Bu gece uçuş saatimiz 6 saatin altında olacak, ancak bazı şeyleri biraz hızlandırabilip hızlandıramayacağımızı göreceğiz.

coast

The plane rose sharply before leveling off as it left the coast. - Uçak sahilden ayrılırken düz uçuşa geçmeden önce hızla yükseldi.

{i} top
{s} peak
lip
closing
{i} pole
{f} fly

Can you teach me how to fly? - Bana nasıl uçacağımı öğretebilir misin?

Bats usually fly in the dark. - Yarasalar genelde karanlıkta uçar.

(İnşaat) blade
pen-nib
(Askeri) point bar
extremal
lead

Tom wanted a pencil with a softer lead. - Tom daha yumuşak uçlu bir kurşun kalem istedi.

(Denizbilim) boundry
(Gıda,Teknik) nozzle
tail end
terminus
(Dilbilim) margin
nose
(Argo) hardcore
(Biyokimya) ultimate

His Noodliness, the Flying Spaghetti Monster is the ultimate truth in the universe. - Onun Noodliness'i, Uçan Spagetti Canavarı evrende nihai gerçektir.

(Otomotiv) pin

It was so quiet you could hear a pin drop. - O kadar sessizdi ki sinek uçsa duyabilirdın.

You could hear a pin drop. - Sinek uçsa duyabilirsin.

{f} flying

The cost of flying overseas has risen with the cost of fuel. - Yakıt maliyetinden dolayı deniz aşırı ülkelere uçuş maliyet arttı.

We are flying to Los Angeles tomorrow. - Yarın Los Angeles'a uçuyoruz.

spout
flew

He flew in the face of Jishuku. - Jishuku'nun karşısında uçtu.

She flew to Europe by way of Siberia. - Sibirya yoluyla Avrupa'ya uçtu.

summit
limit
tipping
nib
{f} flown

If I go by air one more time, I'll have flown in an airplane five times. - Ben bir kez daha hava yoluyla gidersem uçakta beş kez uçmuş olurum.

I've never flown in an airplane. - Bir uçakta asla uçmadım.

{i} butt

Brilliant butterflies flew hither and thither. - Parlak kelebekler oradan oraya uçtu.

She observed how butterflies fly. - O, kelebeklerin nasıl uçtuğunu gözledi?

barb
{i} terminal
point (of a sharply pointed instrument)
endpiece
apex
extremity
hist. march, borderland
the extreme

The town is located in the extreme north of Japan. - Kasaba Japonya'nın en uç kuzeyindedir.

{i} cusp
tail

The International Sun-Earth Explorer 3 (ISEE-3) spacecraft made the first ever direct cometary measurements on September 11, 1985 as it flew through the tail of Comet Giacobini-Zinner. - Uluslararası Sun-Earth Explorer 3 uzay gemisi kuyruklu yıldız Giacobini-Zinner'in kuyruğu boyunca uçarken 11 Eylül 1985'te ilk doğrudan kuyruklu yıldız ölçümleri yaptı.

The tail at the rear of the plane provides stability. - Uçağın arkasındaki kuyruk denge sağlar.

toe
tip; point; extremity, end; pen-nib; reason
tab
end, extremity; tip
ending

Wash eggplants and cut their endings. - Patlıcanları yıkayın ve onların uçlarını kesin.

Türkçe - Türkçe
Ucu olmayan
Ucu olmayan: "Geçen günlerim bana dalgaları sayılmayan uçsuz bir deniz gibi göründü."- H. E. Adıvar
uçsuz bucaksız
Çok fazla, pek çok
uçsuz bucaksız
Sonu görülmeyecek kadar geniş olan
gunçul
cunda
Türk devletlerinde genel olarak sınır boylarındaki eyalet ve sancaklara verilen ad
Amaç, gaye
Bir şeyin başı, tepesi: "Ayaklarının ucuna basarak beşiğin yanına geldi."- H. E. Adıvar
Genellikle uzun bir nesnenin incelerek biten son ve sivri noktası: "Bu resmin iki gözü bir makasın ucu ile oyulmuştu."- A. Gündüz
Bir yerin en kenarda kalan bölümü
Bir şeyin başı, tepesi
Bir uzaklığın son noktası: "İstikbal bu yolun ucundan bir güneş gibi doğuyor."- F. R. Atay
Uzun bir şeyin baş veya son noktası
Bir şeyin kenarı
Genellikle uzun bir nesnenin incelerek biten son ve sivri noktası
Sebep
Sınır boyu
Bir şeyin kenarı: "Kırk kişilik bir masanın bir ucunda, üç kişiyiz."- R. H. Karay
Bir uzaklığın son noktası
uçsuz