ağırlaşma

listen to the pronunciation of ağırlaşma
Türkçe - İngilizce
slowdown
(Ticaret) deterioration
ağır
heavy

I think they should put a heavy tax on imports. - Sanırım onlar ithalatlara ağır bir vergi koymalılar.

There is a heavy tax on tobacco. - Tütünde ağır bir vergi vardır.

ağır
{s} weighty
ağır
{s} slow

They showed the scene in slow motion. - Onlar sahneyi ağır çekimle gösterdiler.

It was like watching a slow motion movie. - Ağır çekim bir film izlemek gibiydi.

ağır
serious

Her child had been seriously ill for a week before Dr. Kim arrived. - Dr. Kim gelmeden önce bir hafta boyunca çocuğu ağır hasta olmuştu.

Barney was wounded seriously. - Barney ağır şekilde yaralandı.

ağır
severe

In severe cases, cracks can form or it can snap apart. - Ağır vakalarda çatlaklar oluşabilir ya da kırılabilir.

He was subjected to severe criticism. - Ağır eleştiriye maruz kaldı.

ağır
{s} cumbersome
ağır
{s} harsh

The surrender terms were harsh. - Teslim şartları ağır idi.

ağır
{s} arduous
ağır
{s} languid
ağır
severly
ağır
hurtful
ağır
lazy
ağır
biting
ağır
{s} ponderous
ağır
nasty
ağır
difficult

This is the most difficult book I have ever read. - Bu, şimdiye kadar okuduğum en ağır kitap.

ağır
smelly
ağır
clunky
ağır
thick

The ice is not thick enough to hold our weight. - Buz bizim ağırlığımızı taşıyacak kadar kalın değil.

ağır
cutting
ağır
severest
ağır
offensive
ağır
deed
ağır
foul smell
ağır
{s} oppressive
ağır
close
ağır
viscous
ağır
sharp
ağır
precious
ağırlaşmak
slow down
ağırlaşmak
become more serious
ağırlaşmak
slow
ağır
{s} strong

I'm strong enough to carry those heavy metal boxes. - Bu ağır metal kutuları taşımak için yeterince güçlüyüm.

Hunger is one of the strongest griefs. - Açlık en ağır sorunlardan biridir.

ağır
drudge
ağır
rich

An earthquake, 8.9 on the Richter scale, hits Japan and causes a massive tsunami. - Richter ölçeğine göre 8.9 şiddetinde bir deprem, Japonya'yı vurdu ve ağır bir tsunamiye sebep oldu.

ağır
stick-in-the-mud
ağır
drudging
ağır
desperate
ağır
tardy
ağır
drudgery
ağır
dull
ağır
logy
ağır
laggard
ağır
hulking
ağır
torpid
ağır
onerous
ağırlaşmak
slow up
ağır
heavily

My liver is heavily damaged. - Benim karaciğerim ağır biçimde hasar görmüştür.

Were they heavily armed? - Onlar ağır silahlı mıydı?

ağır
graver
ağır
heavier

Gold is much heavier than water. - Altın sudan çok daha ağırdır.

Gold is far heavier than water. - Altın sudan çok daha ağırdır.

ağır
not fast
ağır
valuable
ağır
heavy weight
ağır
{s} smashing
ağır
slowly; ponderously
ağır
{s} Fabian
ağır
{s} unwholesome
ağır
{s} dignified

Tom tried to look dignified. - Tom ağırbaşlı görünmeye çalıştı.

You look very dignified. - Çok ağırbaşlı görünüyorsun.

ağır
seriously

Both were seriously wounded. - Her ikisi de ağır yaralandı.

She was not seriously injured. - O ağır yaralı değildi.

ağır
{s} sluggish
ağır
{s} repressive
ağır
badly

His bag was badly damaged. - Onun çantası ağır hasar gördü.

Tom could've been badly hurt. - Tom ağır yaralanabilirdi.

ağır
indigestible
ağır
acute
ağır
serious, difficult (problem)
ağır
burden

They were burdened with heavy taxes. - Ağır vergi yükü altındaydılar.

ağır
lento
ağır
indigestible, rich, heavy (food)
ağır
prosy
ağır
heavy; (Askeriye) heavy
ağır
stuffy, oppressive; smelly
ağır
{s} lumbering
ağır
{s} toilsome
ağır
heavy; heavy, difficult, strenuous; dull, stodgy, ponderous; serious, grave, severe, nasty; stuffy, smelly; (söz) offensive, hurtful, cutting, biting; slow, ponderous; (yiyecek) indigestible, rich, stodgy, heavy; thick, viscous; (uyku) deep; valuable, pre
ağır
slow-moving
ağır
valuable, precious
ağır
hard

His dog is hard of hearing. - Onun köpeği ağır duyar.

You are working too hard. Take it easy for a while. - Çok çalışıyorsun. Bir süre ağırdan al.

ağır
{s} bovine
ağır
heavyweight

He will fight the heavyweight champion tomorrow. - Yarın ağır siklet şampiyonu ile karşılaşacak.

ağır
{s} muzzy
ağır
heavy, difficult (work)
ağır
{s} foul
ağır
thick, viscous
ağır
{s} hefty
ağır
sharp (words)
ağır
{s} massive

An earthquake, 8.9 on the Richter scale, hits Japan and causes a massive tsunami. - Richter ölçeğine göre 8.9 şiddetinde bir deprem, Japonya'yı vurdu ve ağır bir tsunamiye sebep oldu.

ağır
soggy
ağır
back breaking
ağır
{s} deliberate
ağır
musty
ağır
{s} strenuous
ağır
{s} stodgy
ağır
funereal
ağır
{s} cumbrous
ağır
distant
ağır
serious minded
ağır
stiff
ağır
{s} unwieldy
ağır
{s} grave

Dan was struck and gravely injured by a truck. - Dan bir kamyon tarafından çarpıldı ve ağır bir şekilde yaralandı.

ağır
{s} toilful
ağır
{s} measured
ağır
slowly
ağır
plodding
ağır
{s} slashing
ağır
{s} grievous
ağır
pedestrian
ağır
{s} slack
ağır
{s} burdensome
ağır
{s} scornful
ağır
severely

Tom insulted me severely, but I gave him tit for tat. - Tom bana ağır biçimde hakaret etti ama ben ona aynen karşılık verdim.

We must punish him severely. - Onu ağır bir biçimde cezalandırmalıyız.

ağır
serious, grave (sickness, wound)
ağır
largo
ağır
ponderable
ağır
foul (smell)
ağır
serious-minded
ağır
slow moving
ağır
{s} contemptuous
ağır
cutting, hurtful, offensive
ağır
{s} deep
ağır
sweaty
ağır
slow; ponderous
ağırlaşmak
to be seriously sick
ağırlaşmak
to slow down
ağırlaşmak
to get harder, become more difficult
ağırlaşmak
to get to be serious-minded
ağırlaşmak
to become heavier; to become more serious; to slow down; to get harder, to become more difficult
ağırlaşmak
(for food) to spoil
ağırlaşmak
to get heavy
ağırlaşmak
(for an illness) to become grave
Türkçe - Türkçe
Ağırlaşmak durumu
Ağır
okkalı
Ağır
(Osmanlı Dönemi) VAHİM
Ağır
kilolu
Ağır
köm
Ağır
sakil
Ağırlaşmak
fenalaşmak
ağır
Çapı, boyutları büyük
ağır
Yavaş: "Cüneyt Bey sözlerini tartıyormuş gibi ağır söylüyordu."- E. İ. Benice
ağır
Güç işiten, sağır
ağır
Sıkıntı veren, bunaltıcı
ağır
Tehlikeli, korkulu, vahim: "Viyana Üniversitesinde hocalığım sırasında amirim olan profesör ağır hasta idi."- H. Taner
ağır
Sindirimi güç (yiyecek)
ağır
Kısık, alçak: "Ağaya pek duyurmak istemeyen ağır bir sesle kulağıma eğildi."- O. C. Kaygılı
ağır
Yavaş
ağır
Değeri çok olan, gösterişli: "Ağır kıyafeti ile muhite uymayan Canan'ın yanında, ne kadar rahat ve sadeydi."- M. C. Kuntay. Çapı, boyutları büyük. Çetin, güç: "Denizcilik tarihinin en ağır sorumluluklarından birini üzerine alıyordu."- F. F. Tülbentçi
ağır
Ağır sıklet
ağır
Kısık, alçak
ağır
Tehlikeli, korkulu, vahim
ağır
Yoğun
ağır
Ağırbaşlı, ciddi
ağır
Değeri çok olan, gösterişli
ağır
Uyanılması güç, derin (uyku)
ağır
Fakat otuz yaşındaki bir insandan daha ağırdı."- H. E. Adıvar
ağır
Çetin, güç
ağır
Davranışları yavaş olan
ağır
Keskin, boğucu (koku): "Bu koku, en hafif rüzgârla burnu kuvvetli bir adama uzaktan kendini hissettirecek kadar ağırdır."- F. R. Atay
ağır
Keskin, boğucu (koku)
ağır
Tartıda çok çeken, hafif karşıtı
ağır
Dokunaklı, insanın gücüne giden, kırıcı
ağır
Yoğun: "Evin sofasına girer girmez kendisini ağır bir duman karşıladı."- A. Sayar
ağır
Ağırbaşlı, ciddi: "Bu, on dokuz yaşında ufak tefek bir kızdı
ağır
Dokunaklı, insanın gücüne giden, kırıcı: "Kızmıştım, Keziban'a söylenecek şöyle ağır bir söz arıyordum."- N. Ataç
ağırlaşmak
Hava sıkıcı ve bunaltıcı bir durum almak, bozulmak: "Büsbütün ağırlaşmış bir hava içinde nerelerden geçtiğimizi artık fark etmiyorduk."- R. N. Güntekin
ağırlaşmak
Hava ıkıcı ve bunaltıcı bir durum almak, bozulmak
ağırlaşmak
Ağır duruma gelmek
ağırlaşmak
Organ görevini yapamaz duruma gelmek
ağırlaşmak
Güçleşmek, zorlaşmak
ağırlaşmak
Gebe kadın doğurması yaklaşmak
ağırlaşmak
Ağırbaşlı olmak
ağırlaşmak
Yavaşlamak: "Artık yavaş yavaş göçüyor, boyu kısalıyor, teni sararıyor, hareketleri ağırlaşıyordu."- A. Ş. Hisar
ağırlaşmak
Yavaşlamak
ağırlaşmak
Hasta tehlikeli duruma gelmek, fenalaşmak
ağırlaşmak
Yiyecek bozulmaya yüz tutmak
ağırlaşma