güzellik

listen to the pronunciation of güzellik
Türkisch - Englisch
beauty

Danny has no sense of beauty. - Danny'n güzellik duygusu yoktur.

She is a real beauty. - O gerçek bir güzellik.

grace

Beauty without grace is like a rose without a scent. - Zarafeti olmayan güzellik kokusu olmayan bir gül gibidir.

glory
good looks
elegance
beautifulness
picturesqueness
fine
loveliness
fineness
fairness
goodness
pulchritude
niceness
comeliness
cosmetic

Time is a good physician, but a bad cosmetician. - Zaman iyi bir hekim ama kötü bir güzellik uzmanıdır.

feminene charms
prettiness
gentleness, kindness
charms
handsomeness
beauty; goodness; gentleness, kindness; grace, elegance
grandeur
pleasantness
beauteousness
picturesque
virtu
beaut

How about spending an elegant and blissful time at a beauty salon? - Bir güzellik salonunda hoş ve mutlu bir zaman geçirmeye ne dersin?

That car is a real beauty. - O araba gerçek bir güzelliktir.

güzel
{s} good

Attendance should be good provided the weather is favorable. - Hava güzel olması koşuluyla, katılım iyi olmalı.

At last a good idea struck me. - Sonunda aklıma güzel bir fikir geldi.

güzel
{s} lovely

Because you're a sweet and lovely girl. - Çünkü sen tatlı ve güzel bir kızsın.

Whenever we have such lovely rain, I recall the two of us, several years ago. - Her nezaman böyle güzel bir yağmurumuz olsa, ben yıllar öncesini, ikimizi hatırlıyorum.

güzel
pleasant

It was a pleasant day, but there were few people in the park. - Güzel bir gündü ama parkta çok az kişi vardı.

I had a pleasant dream last night. - Dün gece güzel bir rüya gördüm.

güzel
{s} beautiful

Switzerland is a very beautiful country and well worth visiting. - İsviçre, çok güzel bir ülkedir ve ziyaret edilmeye değerdir.

Nagasaki, where I was born, is a beautiful port city. - Doğduğum yer olan Nagasaki, güzel bir liman kentidir.

güzel
pretty

Betty is a pretty girl, isn't she? - Betty güzel bir kızdır, değil mi?

I found at my elbow a pretty girl. - Yanı başımda güzel bir kız buldum.

güzel
nice

It must be nice to have friends in high places. - Yüksek yerlerde arkadaşlara sahip olmak güzel olmalı.

I hope it will be nice. - Havanın güzel olacağını umuyorum.

güzellik bakımı
beauty culture
güzellik merkezi
beauty salon
güzellik merkezi
beauty parlour
güzellik merkezleri
beauty shops
güzellik tedavisi
(Tıp) beauty treatment
güzellik uykusu
(deyim) forty winks
güzellik uzmanı
expert of beauty
güzellik yarışması
beauty competition
güzellik anlayışı
sense of beauty
güzellik beni
beauty spot
güzellik enstitüsü/salonu
beauty parlor, beauty salon, beauty shop
güzellik ilkesi
(Pisikoloji, Ruhbilim) beauty principle
güzellik ilmi
esthetics
güzellik ilmi
aesthetics [Brit.]
güzellik kraliçesi
beauty queen
güzellik maskesi
face-pack
güzellik merkezi
beauty center
güzellik müstahzarları
cosmetics
güzellik salonu
beauty parlor

Could you suggest a good beauty parlor near here? - Buraya yakın iyi bir güzellik salonu önerebilir misin?

She went to the beauty parlor. - O, güzellik salonuna gitti.

güzellik salonu
beauty shop

My mother has gone to the beauty shop. - Annem güzellik salonuna gitti.

She runs a beauty shop. - O bir güzellik salonu çalıştırıyor.

güzellik salonu
beauty salon

There are three beauty salons on this street. - Bu caddede üç tane güzellik salonu var.

Mary went to the beauty salon. - Mary güzellik salonuna gitti.

güzellik salonu
beauty center
güzellik salonu
beauty parlour, beauty shop
güzellik uykusu
beauty sleep
güzellik uzmanı
cosmetologist
güzellik ve bakım
beauty and care
güzellik yarışması
beauty contest
güzellik ürünü
beauty product
güzel
{s} fine

Effort produces fine results. - Çaba güzel sonuçlar üretir.

The island has a fine harbor. - Adanın güzel bir limanı var.

güzel
smart

It's the smart thing to do. - Bu yapılacak güzel bir şey.

She's smarter than Mary, but not as beautiful. - O, Mary'den daha akıllı fakat onun kadar güzel değil.

güzel
beauty

Japan is famous for her scenic beauty. - Japonya manzara güzelliğiyle ünlüdür.

That car is a real beauty. - O araba gerçek bir güzelliktir.

güzel
likely

It is likely to be fine tomorrow. - Yarın hava muhtemelen güzel olacak.

güzel
handsome

The handsome prince fell in love with a very beautiful princess. - Yakışıklı prens çok güzel bir prensese aşık oldu.

He had handsome dark eyes with long lashes. - Onun uzun kirpikli güzel koyu gözleri vardı.

güzel
beautifully

The trick worked beautifully. - Hile çok güzel çalıştı.

The actress was dressed beautifully. - Aktris güzel giyinmişti.

güzel
beautiful, good-looking, elegant; pretty, nice, lovely; good, fine; (hava) fine, pleasant, favourable; shapely; enjoyable; beautifully; well; nicely; beauty; beauty queen; Fine! Good! Well!
güzel
prettily
güzel
{s} well

Mariko speaks English well. - Mariko İngilizceyi güzel konuşur.

She sang pretty well. - O oldukça güzel söyledi.

güzel
{s} nifty
güzel
comely
güzel
the beautiful

What should we do to protect the beautiful earth from pollution? - Güzel dünyayı kirlilikten korumak için ne yapmalıyız?

I advised the shy young man to declare his love for the beautiful girl. - Ben, utangaç genç adama güzel kıza aşkını ilan etmesini tavsiye ettim.

güzel
delight
güzel
nicely

Tom was nicely dressed. - Tom güzel giyinmişti.

Tom's creative thinking nicely complemented Mary's organizational talents. - Tom'un yaratıcı düşüncesi Mary'nin örgütsel yeteneklerini güzelce tamamladı.

güzel
dilly
güzel
enjoyable
güzel
wellfavored
güzel
sightly
güzel
favourable
güzel
(Argo) bad

Time is a good physician, but a bad cosmetician. - Zaman iyi bir hekim ama kötü bir güzellik uzmanıdır.

I can't help but feel like the ending of Breaking Bad was ridiculously rushed, still an amazing show but it could've been better. - Kendimi Breaking Bad'in sonunun gülünç bir şekilde aceleye getirildiğini düşünmekten alıkoyamıyorum - yine de çok güzel bir dizi ama daha iyi olabilirdi.

güzel
spiffy
güzel
{s} well favoured
güzel
{s} beauteous
doğal güzellik
natural beauty
güzel
treacly
güzel
sheene
güzel
charming

Jane is fat and rude, and smokes too much. However, Ken thinks she's lovely and charming. That's why they say love is blind. - Jane şişman ve kaba ve çok sigara içiyor. Fakat, Ken onun güzel ve çekici olduğunu düşünüyor. Aşkın gözü kördür demelerinin nedeni bu.

güzel
dreamy
güzel
elegant

How about spending an elegant and blissful time at a beauty salon? - Bir güzellik salonunda hoş ve mutlu bir zaman geçirmeye ne dersin?

The Avenue of the Champs Elysées is very beautiful and very elegant. - Şanzelize Caddesi çok güzel ve çok şıktır.

güzel
(Konuşma Dili) bully for you
güzel
winsome
güzel
gaiiant
güzel
sharp

The most beautiful flowers have the sharpest thorns. - En güzel çiçeklerin en keskin dikenleri vardır.

güzel
self sufficiency
güzel
well-favored
güzel
agreeable
güzel
well-favoured
güzel
delicate
güzel
(Argo) def

Mary was definitely the prettiest girl at the party. - Mary kesinlikle partide en güzel kızdı.

A pretty girl like you will definitely be noticed. - Senin gibi güzel bir kız kesinlikle fark edilir.

güzel
good-looker
güzel
delicious
güzel
grateful
güzel
good-looking

She said that she was good-looking. - O, güzel olduğunu söyledi.

Mary is a very good-looking woman. - Mary çok güzel bir kadın.

güzel
rosy

She has beautiful rosy cheeks. - Onun güzel al yanakları var.

güzel
cherub
güzel
delightful
güzel
enviable
saf güzellik
pure beauty
güzel
personable
güzel
gallant
güzel
glorious
güzel
bracing
güzel
shapely
güzel
graceful

She is beautiful, and what is more, very graceful. - O güzel ve ayrıca çok zarif.

Ice skating can be graceful and beautiful. - Buz pateni zarif ve güzel olabilir.

güzel
fair

Life isn't fair, but it's still good. - Yaşam adil değil ama hala güzel.

She was the fairest in the whole land. - O bütün ülkenin en güzeliydi.

güzel
grand

I have bought an adorable doll for my granddaughter. - Torunum için çok güzel bir bebek satın aldım.

I have three beautiful granddaughters. - Üç tane güzel kız torunum var.

güzel
princely
güzel
stunning

Mary is stunningly beautiful. - Mary şaşırtıcı bir şekilde güzel.

She was stunningly beautiful. - O şaşırtıcı bir şekilde güzeldi.

güzel
attractive

Mary isn't as beautiful as her sister, but she's still quite attractive. - Mary kız kardeşi kadar güzel değil fakat hâlâ oldukça çekici.

She is very pretty, I mean, she is attractive and beautiful. - O çok sevimlidir, yani, çekici ve güzeldir.

güzel
bully
güzel
dilly peach
güzel
prettier

You're prettier than her. - Sen ondan daha güzelsin.

You're definitely prettier than Mary. - Kesinlikle Mary'den daha güzelsin.

güzel
nice looking
güzel
beautifull
Zorla güzellik olmaz
No good can be achieved by force
asıl güzellik yürektedir
physical beauty is superficial
asıl güzellik yürektedir
beauty is only skin-deep
asıl güzellik yürektedir
true beauty lies within
aşırı güzellik
raw beauty
bakir güzellik
unspoiled beauty
doğal güzellik
scenic beauty
doğal güzellik
natural beauty, scenic beauty
dış güzellik
gloss
el değmemiş güzellik
unspoiled beauty
fiziksel güzellik
physical beauty
güzel
good, excellent, fine
güzel
bonny
güzel
good looking

What did you think of Tom? He's got a nice voice. Just a nice voice? Well, his face is nothing special, right? Really! I think he's pretty good looking. - Tom hakkında ne düşünüyorsun? Onun güzel bir sesi var. Sadece güzel bir ses mi? Pekala, onun yüzü özel bir şey değil, değil mi? Gerçekten mi! Sanırım o oldukça yakışıklı.

That lady is very good looking. - O hanım çok güzel gözüküyor.

güzel
belle

Mary looked like Belle from the Beauty and the Beast. - Mary Güzel ve Çirkin'den Belle'ye benziyordu.

güzel
beautifully, well
güzel
sweet

That flower smells sweet. - O çiçek güzel kokuyor.

This flower smells sweet. - Bu çiçek güzel kokuyor.

güzel
plummy
güzel
swell
güzel
beauty queen
güzel
ducky
güzel
pulchritudinous
güzel
beautiful, pretty
güzel
sapid
güzel
appealing

It is possible to launder language to make it more appealing and uplifting. - Onu daha güzel ve çekici yapmak için dili aklamak mümkündür.

güzel
goluptious
güzel
goodly
güzel
junoesque
güzel
goodlooking
güzel
copesetic
güzel
favorable

Attendance should be good provided the weather is favorable. - Hava güzel olması koşuluyla, katılım iyi olmalı.

güzel
{s} well favored
ideal güzellik
beau geste
ideal güzellik
beau ideal
makyajlı güzellik
painted beauty
nefes kesici güzellik
breathtaking beauty
otelinizin güzellik salonu var mı
Does the hotel have a beauty shop
zorla güzellik olmaz
(Atasözü) If you try to bring something about by force, the results will be unsatisfactory
Türkisch - Türkisch
Okşayıcı söz veya davranış, iyilik, yumuşaklık
Estetik bir zevk, coşku, hoşlanma duygusu uyandıran nitelik, hüsün
Estetik bir zevk, coşku, hoşlanma duygusu uyandıran nitelik, hüsün: "Güzellik de uçar gider, zenginlik de erir biter."- H. Taner
Ahlak ve fikrî nitelikleriyle hayranlık uyandıran şey
Güzel olan bir kimsenin niteliği
Güzel olan bir kimsenin niteliği: "Güzelliğin on para etmez / Bu bendeki aşk olmasa."- Âşık Veysel
behçet
talat
(Osmanlı Dönemi) MEHAT
(Osmanlı Dönemi) TAL'AT
hüsün
(Osmanlı Dönemi) CEZALET
(Osmanlı Dönemi) KASAM
(Osmanlı Dönemi) PERVİZ
an
hüsn
(Osmanlı Dönemi) MELE'
güzellik enstitüsü
Kadınların yüz ve vücut bakımlarının yapıldığı yer
güzellik kraliçesi
Yüz ve vücut güzelliği göz önünde bulundurularak yapılan yarışmalarda birinciliği kazanan kız
güzellik malzemesi
Makyaj malzemesi
güzellik müstahzarları
Makyaj malzemelerinin genel adı
güzellik salonu
Kuaför
güzellik yarışması
Yalnız yüz ve vücut güzelliğinin ölçü olarak kabul edildiği yarışma
güzel
Hoşa giden, beğenilen, iyi, doğru bir biçimde
güzel
Pek iyi, doğru
Güzel
(Osmanlı Dönemi) BEHİYE
güzel
Görgü kurallarına uygun olan
güzel
Güzellik kraliçesi
güzel
Beklenene uygun düşen ve başarı düşüncesi uyandıran
güzel
Okşayıcı, aldatıcı, kandırıcı
Güzel
cemile
Güzel
cıcık
Güzel
gökçe
Güzel
cemil
Güzel
(Osmanlı Dönemi) CEMİL
Güzel
(Osmanlı Dönemi) BÂHİR
güzel
Güzel kız veya kadın
güzel
Soyluluk ve ahlaki üstünlük düşüncesi uyandıran
güzel
İyi; hoş
güzel
Sakin, hoş (hava)
güzel
Sakin, hoş
güzel
Biçimindeki uyum ve ölçülerindeki denge ile hoşa giderek hayranlık uyandıran
güzel
Biçimindeki uyum ve ölçülerindeki denge ile hoşa giderek hayranlık uyandıran. İyi, hoş: "Güzel şey canım, milletvekili olmak!"- Ç. Altan
iyilik güzellik
Sağlıklı olma durumu, iyilik sağlık
Englisch - Türkisch

Definition von güzellik im Englisch Türkisch wörterbuch

güzellik
İnner beauty
güzellik
Favoriten