güçlenme

listen to the pronunciation of güçlenme
Türkisch - Englisch
resurgence
fade in
(Argo) beef up
refreshment
güç
power

What would happen if two powerful nations with different languages - such as United States and China - would agree upon the experimental teaching of Esperanto in elementary schools? - Amerika Birleşik Devletleri ve Çin gibi farklı dilleri olan iki güçlü devlet ilköğretim okullarında Esperanto deneysel öğretimi üzerinde anlaşmaya varsalardı ne olurdu?

In critical moments even the very powerful have need of the weakest. - Kritik anlarda en güçlülerin bile zayıflara ihtiyacı vardır.

güç
(Askeri) strength

A great warrior radiates strength. He doesn't have to fight to the death. - Büyük bir savaşçı güç yayar. O ölümüne savaşmak zorunda değildir.

Everyone has strengths and weaknesses. - Herkesin güçlü ve zayıf yönleri vardır.

güç
force

In the first few hours of the battle, Union forces were winning. - Savaşın ilk birkaç saati içinde, Birlik güçleri kazanıyorlardı.

What happens when an unstoppable force hits an unmovable object? - Durdurulamayan bir güç sabit bir cismi vurursa ne olur?

güçlenmek
grow stronger
güç
{i} intensity
güç
might

The pen is mightier than the sword. - Kalem kılıçtan daha güçlüdür.

Even the mightiest of empires comes to an end. - En güçlü imparatorlukların bile sonu gelir.

güç
dominance
güç
{i} ability

The ability to show weakness is a strength. - Zayıflığı gösterme yeteneği bir güçtür.

güçlenmek
become strong
güçlenmek
to get strong, to gain strength, to strengthen, to consolidate
güçlenmek
to get strong
güçlenmek
gain strength
güç
vires
güç
formidable
güç
onerous ağır
güç
tough

Times are tough. Try to be strong! - Devir kötü. Güçlü olmaya çalış!

Athletes must be tough not only physically, but also mentally. - Atletler sadece fiziksel olarak değil fakat aynı zamanda zihinsel olarak da güçlü olmalılar.

güç
(Ticaret) coercive power
güç
troublesome
güç
muscle

Courage is very important. Like a muscle, it is strengthened by use. - Cesaret çok önemlidir. Bir kas gibi kullandıkça güçlenir.

Hercules had strong muscles. - Herkül'ün güçlü kasları vardı.

güç
(deyim) go hard with
güç
virtue

Calm is a virtue of the strong. - Sakinlik, güçlünün bir erdemidir.

güç
austere
güç
stiff
güç
duty

Tom has a strong sense of duty. - Tom'un güçlü bir görev duygusu var.

güç
invest

A high savings rate is cited as one factor for Japan's strong economic growth because it means the availability of abundant investment capital. - Yüksek tasarruf oranı Japonya'nın güçlü ekonomik büyümesi için bir faktör olarak kabul edilmektedir.Çünkü o bol yatırım sermayesi kullanılabilirliği anlamına gelmektedir.

güç
puissance
güç
problematic
güç
laborious
güç
choosy
güç
resource
güç
competency
güç
onerous
güç
(deyim) go hard for
güç
compulsion
güç
mean

A high savings rate is cited as one factor for Japan's strong economic growth because it means the availability of abundant investment capital. - Yüksek tasarruf oranı Japonya'nın güçlü ekonomik büyümesi için bir faktör olarak kabul edilmektedir.Çünkü o bol yatırım sermayesi kullanılabilirliği anlamına gelmektedir.

güç
fastidious
güç
ascendancy
güçlenmek
build up
güçlenmek
strengthen
güç
arm

Japan's army was very powerful. - Japonya'nın ordusu çok güçlüydü.

He has very strong arms. - Onun çok güçlü kolları var.

güç
push
güç
effort

Despite concerted effort by the government and private actors, the language's future is bleak. - Hükümet ve özel aktörlerin çok güçlü çabalarına rağmen dilin geleceği umutsuzdur.

güç
difficult

His poems are difficult to understand. - Onun şiirlerini anlamak güçtür.

She had no difficulty in learning the poem by heart. - O, şiiri ezberlemede güçlük çekmedi.

güç
zip
güç
rough
güç
torque
güç
strenuous
güç
impossible
güç
ascendance
güç
thews
güç
sap
güç
sinew
güç
troublous
güç
heavy

I'm strong enough to carry those heavy metal boxes. - Bu ağır metal kutuları taşımak için yeterince güçlüyüm.

We expect heavy resistance. - Güçlü direnme bekliyoruz.

güç
trying

Tom could hardly keep from laughing when he saw Mary trying to juggle some balls. - Tom Mary'yi top cambazlığı yapmaya çalışırken gördüğünde gülmemek için kendini güçlükle frenledi.

Tom could barely hear what Mary was trying to say. - Tom Mary'nin ne söylemeye çalıştığını güçlükle işitebiliyordu.

güç
energy

The cells have the capacity to convert food into energy. - Hücrelerin gıdayı enerjiye dönüştürme güçleri var.

güç
sticky
güç
exacting
güç
arduous
güç
ardous
güçlenmek
consolidate
güç
{i} potential
güç
tricky
güç
power of
güçlenmek
get bigger
güç
{i} punch
güç
{i} command
güç
{i} stuffing
güç
{i} vis
güç
clout
güç
{i} tone
güç
{i} iron

This boat is made with high grade aluminum and high strength iron. - Bu tekne üstün kaliteli alüminyum ve yüksek güçlü demir ile yapılır.

güç
forceful

My impression of this government is that they need a more forceful economic policy, otherwise they'll encounter large problems in the future. - Benim bu hükümet hakkındaki izlenimim onların daha güçlü bir ekonomik politikaya ihtiyaçları olduğu, aksi takdirde gelecekte büyük sorunlarla karşılaşacaklarıdır.

He was a forceful leader. - O, güçlü bir liderdi.

güç
sting
güç
{i} capacity

The cells have the capacity to convert food into energy. - Hücrelerin gıdayı enerjiye dönüştürme güçleri var.

güç
{i} vigour
güç
baffling

Do you remember that baffling murder case? - O güç cinayet davasını hatırlıyor musunuz?

güç
{i} potency
güç
hard

Tom could hardly stand the pain. - Tom acıya güçlükle katlanabiliyordu.

Tom could hardly walk. - Tom güçlükle yürüyebiliyordu.

güç
forcefulness
güç
difficulty

The old man escaped, but with difficulty. - Yaşlı adam kaçtı ama güçlükle.

She had no difficulty in learning the poem by heart. - O, şiiri ezberlemede güçlük çekmedi.

güç
with difficulty

They answered their teacher's question with difficulty. - Onlar öğretmenlerinin sorusuna güçlükle cevap verdi.

I finished my homework with difficulty. - Ödevimi güçlükle bitirdim.

güç
pith
güç
capability
güç
stamina
güç
rod
güç
{i} zing
güç
{i} spirit

A powerful spirit resides in the forest. - Güçlü bir ruh ormanda ikamet eder.

The spirit is willing, but the flesh is weak. - Ruh isteklidir fakat beden güçsüzdür.

güç
tricksy
güç
clutches
güç
control

Franco's forces took control in Spain. - Franko'nun güçleri İspanya'da kontrolü ele geçirdi.

Tom has difficulty controlling his anger. - Tom öfkesini kontrol etmekte güçlük çekiyor.

güç
{i} vim
güç
difficult, hard
güç
{i} clutch
güç
steam
güç
{i} pep
güç
{i} vitality
güç
pine

I don't like eating pineapples. They have a strong smell. - Ben ananas yemekten hoşlanmıyorum. Onların güçlü bir kokusu var.

güç
{i} sword

The pen is mightier than the sword. - Kalem kılıçtan daha güçlüdür.

güç
performance
güç
{i} vigor

He looks very vigorous, considering his age. - Yaşını göz önünde bulundurursak, o çok güçlü görünüyor.

The slave has his pride; he agrees to obey only the most vigorous despot. - Kölenin gururunu vardır; o sadece en güçlü despota itaat etmeyi kabul eder.

güç
propulsion
güç
difficult, hard, arduous, troublesome, stiff, strenuous, tough, laborious; with difficulty
güç
uphill
güç
knotty
güç
sweaty
güçlenmek
wax strong
güçlenmek
stiffen
güçlenmek
forge
güçlenme
Favoriten