bütünüyle

listen to the pronunciation of bütünüyle
Türkçe - İngilizce
totally

Have you been totally honest with me? - Bana karşı bütünüyle dürüst müydün?

That's totally unfair. - O bütünüyle adil değil.

quite

What Tom says is quite true. - Tom'un söylediği bütünüyle doğru.

It's not quite right. - Bu bütünüyle doğru değil.

entirely

You're not entirely wrong. - Sen bütünüyle hatalı değilsin.

Sami is still not entirely satisfied. - Sami hâlâ bütünüyle tatmin olmuş değil.

flat
up to the hilt
all, entirely, completely, fully, clean, clear
completely

This isn't completely wrong. - O bütünüyle yanlış değil.

I'm completely serious. - Ben bütünüyle ciddiyim.

all

The pleasure's all mine. - Zevk bütünüyle benim.

It all seems so strange. - O, bütünüyle tuhaf görünür.

bang
fully
hollow
clear
en bloc
at full length
at large
in large
wholly
utterly
in its totality
(Ticaret) in toto
sheer
(Konuşma Dili) from head to toe
(Konuşma Dili) from head to foot
purely
bodily
in depth
altogether
out

You totally freaked her out. - Sen bütünüyle onu dehşete düşürdün.

You totally freaked him out. - Sen bütünüyle onu dehşete düşürdün.

outright
clean
gross
intoto
bütün
entire

We spent the entire day on the beach. - Bütün günü plajda geçirdik.

Examine the question in its entirety. - Soruyu bütünü ile inceleyin.

bütün
all

If it rains tomorrow, I will stay at home all day. - Eğer yarın yağmur yağarsa, bütün gün evde kalacağım.

Money is the root of all evil. - Para bütün kötülüğün köküdür.

bütün
whole

Karam is the best student in the whole school. - Karam, bütün okuldaki en iyi öğrencidir.

I spent the whole afternoon chatting with friends. - Bütün öğleden sonrayı arkadaşlarla sohbet ederek geçirdim.

bütün
{s} complete

This isn't completely wrong. - O bütünüyle yanlış değil.

Tom worked all day and was completely worn out. - Tom bütün gün çalıştı ve tamamen bitkin düştü.

bütün
utter
bütün
{i} gross

You saved all your baby teeth in this matchbox? That's gross! - Bütün bebek dişlerini bu kibrit kutusunda biriktirdin mi? Bu iğrenç!

You saved all your baby teeth in this matchbox? That's gross! - Bütün çocukluk dişlerini bu kibrit kutusunda mı biriktirdin? Bu iğrenç!

bütün
the total
bütün
pan

The whole city is in panic. - Bütün şehir panik içinde.

bütün
intact
bütün
every

Every Saturday we clean the whole house. - Her cumartesi bütün evi temizleriz.

I have read every book in the library. - Kütüphanedeki bütün kitapları okudum.

bütün
integrate
bütün
monolith
bütün
continuum
bütün
grand

Tom has been staying with his grandmother all summer. - Tom bütün yaz büyükannesi ile birlikte kalıyor.

Grandmother died, leaving the whole family stunned. - Büyükanne bütün aileyi buz kesilmiş bırakarak öldü.

bütün
out-and-out
bütün
all-out
bütün
integral
bütün
overall
bütün
sum total
bütün
thorough
bütün
entirely

You're not entirely wrong. - Sen bütünüyle hatalı değilsin.

Sami is still not entirely satisfied. - Sami hâlâ bütünüyle tatmin olmuş değil.

bütün
full

She got full marks by memorizing the whole lesson. - O, bütün dersi ezberleyerek tam not aldı.

My whole day was full of surprises. - Bütün günüm sürprizlerle doluydu.

bütün
total

Have you been totally honest with me? - Bana karşı bütünüyle dürüst müydün?

I said hello to Debby but she totally ignored me. - Debby'ye merhaba dedim fakat o beni bütünüyle görmezlikten geldi.

bütün
omni-
bütün
all the
bütün
holo-
bütün
entirety

We need to view this in its entirety. - Bütünüyle bunu incelememiz gerekiyor.

Examine the question in its entirety. - Soruyu bütünü ile inceleyin.

bütün
aggregate
bu tüzük Üye Devletlerde bütünüyle bağlayıcıdır ve doğrudan uygulanır
(Hukuk) this Regulation shall be binding in its entirety and directly applicable in the Member States
bütün
all over the

Our trading companies do business all over the world. - Ticari şirketlerimiz bütün dünyada işlerini yaparlar.

English has spread all over the country. - İngilizce bütün ülkede yayıldı.

bütün
(before plural form) all
bütün
all out
bütün
large (bill, money)
bütün
{s} round

He works hard all the year round. - Bütün yıl çok sıkı çalışır.

It is very cold here all the year round. - Bütün yıl boyunca burada hava çok soğuk.

bütün
holo
bütün
whole, entire, total, complete
bütün
one and only
bütün
omni
bütün
undivided
bütün
solid
bütün
unbroken
bütün
clear
bütün
whole, entire, total; all
bütün
total, sum
bütün
(a) whole, (a) totality
bütün
totality
bütün
out and out
bütün
complement
bütün
{i} ensemble
bütün
allout
bütün
the whole

Tom spent the whole day reading in bed. - Tom bütün gününü yatakta okuyarak geçirdi.

Karam is the best student in the whole school. - Karam, bütün okuldaki en iyi öğrencidir.

bütün
{s} sheer
bütün
outright
bütün
teetotal
bütün
unbroken, undivided
bütün
monolithic
bütün
aipha
bütün
integer
Türkçe - Türkçe
(Osmanlı Dönemi) bitamâmihâ
Bütün
pan
bütün
Eksiksiz, tam; parçalanmamış
bütün
Çok sayıdaki varlık ve nesnelerin hepsi, bütünü
bütün
Birlik, tamlık: "Şiirde bir bütünün lüzumuna inananlar bile mısralar arasında birtakım aralıklar kabul eder."- O. V. Kanık
bütün
Birlik, tamlık
bütün
Parçalanmamış
bütün
Eksiksiz, tam: "Güller bütün güller bu sabah / Bir ağızdan şarkı söyler gibi açıyor her bahçede."- N. Cumalı. Çok sayıdaki varlık ve nesnelerin hepsi: "Bütün civar köylerde onu sevmeyen yoktu."- Y. K. Karaosmanoğlu
bütün
Ufaklık, bozukluk olmayan (para)
bütünüyle