kıran

listen to the pronunciation of kıran
Türkçe - İngilizce
refractive
breaking, destructive; epidemic, murrain ölet, afet
epidemic
breaking
hillside
edge
destructive
kır
{i} grizzle
kır
prairie

Laura Ingalls grew up on the prairie. - Laura Ingalls kırda büyüdü.

kıran girmek
1. for a murrain or pestilence to decimate. 2. (for something formerly in abundant supply) to become unobtainable
kıran kırana
rough and tumble
kıran kırana kavga
rough and tumble
kıran şey veya kimse
breaker
kıtlıkına kıran girmek
to become as scarce as hen's teeth
kır
field

Cattle were grazing in the field. - Sığırlar kırsalda otlanıyorlar.

I feel like dancing in the fields. - Canım kırlarda dans etmek istiyor.

kır
countryside

The countryside is beautiful in the spring. - Kırsal İlkbaharda güzeldir.

Tom and Mary took a long walk through the countryside. - Tom ve Mary kırlarda uzun bir yürüyüş yaptılar.

kır
{f} broke

He broke his leg skiing. - Kayak yaparken bacağını kırdı.

By whom was this window broken? - Bu pencere kim tarafından kırıldı?

kır
{s} grey
kır
{i} fell

The horse broke its neck when it fell. - Düşen at boynunu kırdı.

I knew I'd broken my wrist the moment I fell. - Düştüğüm anda bileğimi kırdığımı biliyordum.

kır
Moor
dalga kıran
breakwater
kalp kıran
heartbreaker
koyun kıran
(Botanik, Bitkibilim) hypericum
kır
slopes
kır
the country

We spent a quiet day in the country. - Biz kırda sessiz bir gün geçirdik.

Every summer I go to the countryside. - Her yaz kırsala giderim.

kır
blot
kır
wild

These wild flowers give off a nice smell. - Bu kır çiçeklerinden hoş bir koku yayılıyor.

I saw the girls pick the wild flowers. - Kızların kır çiçekleri topladığını gördüm.

kır
the wild

I saw the girls pick the wild flowers. - Kızların kır çiçekleri topladığını gördüm.

Barsoom was the biggest Martian town. It had the fanciest saloon. It was the Wild, Wild Red. - Barsoom en büyük Mars kentiydi. En süslü salona sahipti. Orası Vahşi, Vahşi Kırmızıydı.

pot kıran
gauche
rekor kıran
record-breaking
rekor kıran
record
kır
{f} breaking

I had no difficulty breaking the lock. - Kilidi kırmakta zorlanmadım.

I must apologize to you for breaking the vase. - Vazoyu kırdığım için senden özür dilemeliyim.

kır
{f} shattering
kır
break up

Tom looks forward to his lunchtime run, to break up the monotony of his working day. - Çalışma günü monotonluğunu kırmak için Tom öğle vakti koşusuna can atıyor.

kır
shatter

Tom's self-confidence was shattered after his boss dressed him down in front of his workmates. - Tom'un öz güveni, patronu iş arkadaşlarının yanında kendisini haşlayınca kırıldı.

kır
{f} broken

Jack hid the dish he had broken, but his little sister told on him. - Jack kırdığı tabağı sakladı fakat küçük kız kardeşi onu gammazladı.

She is responsible for this broken window. - Bu kırık pencereden o sorumludur.

kır
heath
kır
{f} shattered

Tom's self-confidence was shattered after his boss dressed him down in front of his workmates. - Tom'un öz güveni, patronu iş arkadaşlarının yanında kendisini haşlayınca kırıldı.

kır
{f} break

But love can break your heart. - Ama aşk kalbinizi kırabilir.

That boy often breaks our windows with a ball. - Şu çocuk sık sık bir top ile pencerelerimizi kırıyor.

kır
country

Feeling tired after his walk in the country, he took a nap. - Kırsaldaki yürüyüşünden sonra yorgun hissettiği için şekerleme yaptı.

Tom and Mary took a long walk through the countryside. - Tom ve Mary kırlarda uzun bir yürüyüş yaptılar.

kır
grizzled
kır
wilderness
kır
breake
kır
hoar
avutmaya çalışırken kâlp kıran kimse
Job's comforter
gişe rekorları kıran
box office
hatır kıran
disobliging
kilit kıran
effractor
kır
riven
kır
{i} bent

The bamboo bent but did not break. - Bambu eğildi ama kırılmadı.

kır
{i} moorland
kır
countryside, the country, rural area
kır
weald
kır
champaign
kır
grizzly
kır
grey, gray; grey, gray; (saç) hoary, hoar
kır
grayish
kır
knap
kır
(Tabiat Doğa) de: Heideland heath
kır
frosty

Young plants should be protected in frosty weather. - Genç bitkiler kırağılı havadan korunmalıdır.

kır
grayness
kır
uncultivated and open country
kır
greyish
kır
gray

Gray goes well with red. - Gri, kırmızı ile iyi gider.

Gray squirrels bury nuts, but red squirrels don't. - Gri sincaplar fıstık gömer, ancak kırmızı sincaplar gömmez.

kır
diffract
kır
rive

Tom and Mary picked some wildflowers by the river. - Tom ve Mary nehrin yanında birkaç kır çiçeği topladı.

kır
refract
kır
griseous
kır
ruffle
okulu kıran
skiver
pot kıran
blundering
pot kıran kimse
blunderer
rekor kıran
record holder
satış rekorları kıran
best selling
senet kıran banka
discount bank
senet kıran kimse
(Ticaret) discounter
senet kıran kişi
discounter
tane kıran makine
(Tarım) coarse-press
taş kıran işçi
quarryman
taş kıran işçi
quarrier
taş kıran çiçeği
saxifrage
testiyi kıran da bir, suyu getiren de
(Atasözü) The deserving are being treated just the same as the undeserving
ışığı kıran
refractive
Türkçe - Türkçe
Kırmak işini yapan (kimse)
Dağların çizgi halinde görülen üst sırt bölümü
Kıyı, kenar, çevre, uç
Dağ sırtı, tepe, bayır
Kıraç toprak
Afet
Birbirine paralel olarak uzanan iki akarsu arasında kalmış dağ sırtı
Bir topluluğun ve özellikle hayvanların büyük bir bölümünü yok eden hastalık veya başka sebep, ölet, afet
(Osmanlı Dönemi) ŞİKEST
KIRAN
(Osmanlı Dönemi) Ayrı iki şeyin birleşmesi
KIRAN
(Osmanlı Dönemi) İki gezegenin bir burçta bulunması
KIRAN
(Osmanlı Dönemi) (C.: Kırânât) Yakınlık, mukarenet
kıran kırana
Çok mücadeleli, acımaksızın, öldürürcesine (kavga, güreş)
Kır
(Osmanlı Dönemi) BEYABAN
Kır
sahra
Kır
(Osmanlı Dönemi) BERİYYE
Kıranlar
afat
kır
Beyazla az miktarda siyah karışmasından oluşan renk
kır
Kulağı beyaz işaretli keçi
kır
Orman, dağ vb.ne karşıt olan açıklık yer
kır
Bu renkte olan
kır
Tarla
kır
Orman, dağ vb.ne karşıt olan açıklık yer: "Bizim kır evinde roman var; fakat roman dersi verecek bir edebiyat kitabı yok."- F. R. Atay
kır
Beyazla az miktarda siyah karışmasından oluşan renk: "Gözlerinden, kırları artan sakalına bir iki damla yaş düştü."- F. R. Atay
kır
Şehir ve kasabaların dışında kalan, çoğu boş ve geniş yer
kır
Bu renkte olan. Şehir ve kasabaların dışında kalan, çoğu boş ve geniş yer: "Araba tenha, düz yolda tıkır tıkır gidiyor, ara sıra kır kokuları getiren hafif bir rüzgâr esiyordu."- Ö. Seyfettin
kıran