gerçekleştirmek

listen to the pronunciation of gerçekleştirmek
Türkçe - İngilizce
make real
realize

Learn to be a man of your word and find opportunities to realize your dreams. - Sözünün adamı olmayı öğren ve hayallerini gerçekleştirmek için fırsatlar bul.

materialize
implement , perform
(Hukuk) achieve

He badly exaggerated his ability to achieve a breakthrough. - O bir atılımı gerçekleştirmek için yeteneğini berbat bir şekilde abarttı.

practise
follow through
effect
practice
execute
to realize, to materialize, to execute, to put sth through
actualize
verify
effectuate
carry through
substantiate
carry out

It is hard to carry out this plan. - Bu planı gerçekleştirmek zordur.

I am determined to carry out this plan. - Ben bu planı gerçekleştirmek için kararlıyım.

follow out
to realize, materialize, carry out, fulfill, make (something) a reality; to make (something) come true
put into practice
make something happen
go through with
bring about
realise

It's easier to make plans than to realise them. - Planları yapmak onları gerçekleştirmekten daha kolaydır.

(Sinema) produce
put through
fulfil

Sami wanted to fulfill his fantasies with Layla. - Sami fantezilerini Leyla ile gerçekleştirmek istiyordu.

Having made an unwavering decision, he started to make plans to fulfill his dreams. - Değişmez bir karar verdikten sonra, o, hayallerini gerçekleştirmek için planlar yapmaya başladı.

set
make something come true
materialise
gerçek
actual

Tom found that he actually liked working for Mary. - Tom Mary için çalışmayı gerçekten sevdiğini anladı.

Tom has actually never been to Boston. - Tom gerçekten asla Boston'da bulunmadı.

gerçek
{s} real

I really look forward to your visit in the near future. - Yakın bir gelecekteki senin ziyaretini gerçekten dört gözle bekliyorum.

She's really smart, isn't she? - O gerçekten zeki, değil mi?

gerçek
truth

All of you are familiar with the truth of the story. - Hepiniz gerçek hikayeyi biliyorsunuzdur.

At last, the truth became known to us. - Sonunda gerçek bizim tarafımızdan öğrenildi.

gerçek
genuine

The document is neither genuine nor forged. - Belge ne gerçek ne de sahte.

That football is made of genuine leather. - O futbol topu gerçek deriden imal edilmiştir.

gerçek
{s} authentic

I doubt the authenticity of the document. - Belgenin gerçekliğinden şüpheliyim.

gerçek
{s} true

That he was busy is true. - Onun meşgul olduğu gerçektir.

This is true of you, too. - Bu da seninle ilgili gerçek.

gerçek
{s} virtual

It would be virtually impossible to convince Tom to come along with us. - Tom'u bizimle gelmesi için ikna etmek gerçekte imkansız olurdu.

Have you ever tried using a virtual reality headset? - Sanal gerçeklik kulaklığı kullanmayı hiç denedin mi?

gerçek
{s} factual

The factual world is often weirder than the fictional world. - Gerçek dünya genellikle kurgusal dünyadan daha tuhaftır.

As a consequence of its fun factor, Tatoeba contains random bits of factual information. - Eğlenceli faktörün bir sonucu olarak, Tatoeba rastgele gerçek bilgi bitleri içeriyor.

gerçekleştirme
actualization
hayallerini gerçekleştirmek
Make one's dreams come true
gerçek
fact

These are the facts. Think hard about them! - Bunlar gerçeklerdir. Onlar hakkında sıkı düşünün!

Let's not exaggerate the facts. - Gerçekleri abartmayalım.

gerçek
{i} Right

These items must be returned to their rightful owner. - Bu eşyalar gerçek sahibine iade edilmelidir.

I really can't talk right now. - Gerçekten şu anda konuşamam.

gerçek
{s} substantial

Using cash makes you think money is truly substantial. - Nakit kullanmak sana paranın gerçekten önemli olduğunu düşündürür.

bunu gerçekleştirmek için
do this
gerçek
leal
gerçek
disillusioned
gerçek
objective

Tom believes the philosophy of Ayn Rand is truly objective. - Tom, Ayn Rand felsefesinin gerçekten tarafsız olduğuna inanmaktadır.

gerçek
echt
gerçek
genuineness
gerçek
candid

Even though the media reports that she is a potential presidential candidate, does anyone really think that she is a potential president? - Medya onun potansiyel bir başkan adayı olduğunu bildirmesine rağmen, herhangi biri gerçekten onun potansiyel bir başkan olduğunu düşünüyor mu?

gerçek
substantive
gerçek
very

Understanding you is really very hard. - Seni anlamak gerçekten çok zor.

He is very clever indeed. - O gerçekten çok zeki.

gerçek
(Ticaret) tangibles
gerçek
gospel

What he says is gospel. - Onun söylediği şey gerçek.

gerçek
(Politika, Siyaset) achievable
gerçek
(Argo) fair dinkum
gerçek
honest-to-god
gerçek
low-down
gerçek
sure enough
gerçek
lowdown
gerçek
honest-to-goodness
gerçek
effective

Preventive measures are much more effective than the actual treatment. - Önleyici tedbirler gerçek tedaviden çok daha etkilidir.

That was really effective. - O gerçekten etkiliydi.

gerçek
full-fledged
gerçek
(Ticaret) effective tax rate
gerçek
the real mccoy
gerçek
essential
gerçek
substance
gerçekleştirme
(Sinema) production
gerçekleştirme
realization of
ziyaret gerçekleştirmek
visit
gerçek
dyed-in-the-wool
gerçek
positive

I felt really positive. - Gerçekten olumlu hissettim.

gerçek
veritable
gerçek
proper

A proper gentleman brings his lady red roses. - Gerçek bir beyefendi kadınına kırmızı güller getirir.

The facts weren't properly understood. - Gerçekler tam olarak anlaşılmadı.

gerçek
pucka
gerçek
regular

Esperanto is a truly regular and easy language. - Esperanto gerçekten düzenli ve kolay bir dildir.

gerçek
outright
gerçek
heartfelt
gerçek
pukka
gerçek
as large as life
gerçek
intrinsic
gerçek
issue of fact
gerçekleştirme
materialization
gerçekleştirme
realization
gerçekleştirme
fulfilment
gerçek
sterling
Gerçekleştirme
actualisation
bir ilki gerçekleştirmek
Break a new ground
gerçek
the real

He's holding the real story back from us. - O gerçek hikayeyi bizden gizliyor.

I know the real reason for his absence. - Onun yokluğunun gerçek nedenini biliyorum.

gerçek
{s} earnest
gerçek
{i} actualities
gerçek
veritas
gerçek
earnest(1)
gerçek
{s} tangible
gerçek
{s} honest to god
gerçek
{i} sooth
gerçek
straightout
gerçek
{s} original
gerçek
{i} troth
gerçek
the true

Few people know the true meaning. - Gerçek anlamı birkaç kişi biliyor.

The true secret of writing a good letter is to write as if you were talking. - İyi bir mektup yazmanın gerçek sırrı sanki konuşuyormuşsun gibi yazmaktır.

gerçek
{s} rightful

These items must be returned to their rightful owner. - Bu eşyalar gerçek sahibine iade edilmelidir.

gerçek
{s} exact

I know exactly what you mean. Parents can be really annoying. - Ne demek istediğini tam olarak biliyorum. Anne ve babalar gerçekten sinir bozucu olabiliyorlar.

The portrait looks exactly like the real thing. - Portre tam olarak gerçek şey gibi görünüyor.

gerçek
{s} veracious
gerçek
dinkum
gerçek
simonpure
gerçek
{i} reality

She looks young, but in reality she's over 40. - O genç görünüyor, ama gerçekte o, 40 yaşın üzerinde.

Parents look to the new generation as a generation that is far from reality and busy running after unrealistic dreams. - Ebeveynler yeni nesile gerçeklikten uzak ve gerçekçi olmayan hayallerin peşinde koşturan bir nesil olarak olarak bakıyor.

gerçek
{i} veracity
gerçek
real, true, genuine, authentic
gerçek
honest to goodness
gerçek
real; genuine, true, authentic; factual; actual; reality; truth; fact; actuality
gerçek
truism
gerçek
low down
gerçek
genunine
gerçek
really, in truth
gerçek
for real

Is this all for real? - Bunun hepsi gerçek mi?

If you keep on complaining, I will get mad for real. - Şikayet etmeye devam edersen, gerçekten delireceğim.

gerçek
bona fide
gerçek
straight-out
gerçek
{s} unfeigned
gerçek
{s} literal

She explains the literal meaning of the sentence. - O, cümlenin gerçek anlamını açıklar.

She explained the literal meaning of the sentence. - O, cümlenin gerçek anlamını açıkladı.

gerçek
{s} sincere

Tom seemed really sincere. - Tom gerçekten samimi görünüyordu.

I sincerely, truly believe that. - İçtenlikle, gerçekten ona inanıyorum.

gerçek
{s} truthful

I don't think he is truthful. - Onun gerçekçi olduğunu sanmıyorum.

You will answer truthfully, won't you? - Gerçekten cevap vereceksin, değil mi?

gerçek
{i} verity
gerçek
(Hukuk) genuine, actual
gerçek
reality, truth
gerçek
actuality
gerçekleştirme
{i} substantiation
gerçekleştirme
implementation

Kawa is an implementation of Scheme for JVM that allows to take advantage of all the Java’s libraries. - Kawa bir JVM(Java Sanal Makinesi) gerçekleştirme projesidir.Bu bütün Java kütüphanelerini avantajlı bir şekilde kullanmaya izin verir.

gerçekleştirme
realization, materialization, fulfillment; making (something) come true
hedefi gerçekleştirmek
negociate
ilki gerçekleştirmek
break new ground
infazı gerçekleştirmek
put to death
resmen gerçekleştirmek
solemnize
Türkçe - Türkçe
Gerçek duruma getirmek, yapmak, ortaya koymak
(Hukuk) REALİZE ETMEK
yapmak
Gerçek
hakiki
Gerçek
asıl
Gerçek
fiziksel
Gerçek
şeniyet
Gerçek
reel
Gerçekleştirme
temin
gerçek
Doğruluk: "Bu laflarda gerçek payı ne kadar çoksa, duygu payı da ondan az değildir."- B. Felek
gerçek
Temel, başlıca, asıl
gerçek
Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, hakiki
gerçek
Aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici
gerçek
Yalan olmayan, doğru olan şey
gerçek
Düşünülen, tasarımlanan, imgelenen şeylere karşıt olarak var olan
gerçek
Gerçek olma durumu, gerçeklik, realite
gerçek
Doğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan
gerçek
Yapay olmayan
gerçek
Gerçeklik, realite: "Her hâlde o gün imparatorluğun ölümü apaçık bir gerçekti."- H. E. Adıvar
gerçek
Temel, başlıca, asıl: "Bir kişinin ahlaklı olması için, o benim dediğim gerçek ahlaka erişebilmesi için bir iç âlemi olmalıdır."- N. Ataç
gerçekleştirme
Gerçekleştirmek işi
gerçekleştirmek