gösterişli

listen to the pronunciation of gösterişli
Türkçe - İngilizce
garish
flamboyant

He likes flamboyant clothes. - O gösterişli giysilerden hoşlanır.

ostentatious

Tom wants to build an ostentatious and smart house. - Tom gösterişli ve güzel bir ev yapmak istiyor.

flashy

Tom often wears flashy clothes. - Tom sıklıkla gösterişli giysiler giyer.

This fantasy book is a succession of really flashy magical spells and that makes it boring instead. - Bu fantezi kitap gösterişli çok güzel büyülerin bir birbirini izlemesidir ve onun yerine bu onu sıkıcı yapar.

bombastic
posh
polished
baronial
flash

Flashy people irritate him. - Gösterişli insanlar onu rahatsız eder.

Tom often wears flashy clothes. - Tom sıklıkla gösterişli giysiler giyer.

declamatory
nobby
artsy
thoroughbred
arty crafty
meretricious
flossy
flatulent
glossy
showy, of striking appearance, imposing, eye-catching
dressy
spectacular
chi chi
showy

Sami liked being showy. - Sami gösterişli olmaktan hoşlanıyordu.

This showy dress isn't appropriate for me. - Bu gösterişli elbise benim için uygun değil.

dashing
gingerbread
flashily
arty
imposing, dashing, dressy, showy, flashy, garish, flamboyant, poshy, swanky, florid, gaudy
florid
{s} sleek
in grand style
luxurious

The hotel was luxurious beyond description. - Otel kelimelerle ifade edilemeyecek kadar gösterişliydi.

spark
flare
elaborate

The knights wore elaborate suits of armor. - Şövalyeler gösterişli zırhlar giymişti.

Today's food is quite elaborate. - Bugünün yemeği oldukça gösterişli.

pompous
swell
grand
swanky
lapidary
sporty
flaring
pretentious
swish
gaudy
chichi
ornate
gallant
grandiose
regal
gaiiant
tinselly
jaunty
swank
{s} smart

Tom wants to build an ostentatious and smart house. - Tom gösterişli ve güzel bir ev yapmak istiyor.

{s} splendent
stylish
rakish
ritzy
{s} viewy
gösterişli hareket
flourish
gösterişli, cakalı, fiyakası olan
flashy, jackals, which airs
gösterişli, güzel at
flashy, beautiful horse
gösterişli ama değersiz
tinsel
gösterişli ama değersiz
brummagem
gösterişli ama değersiz şey
gaud
gösterişli ama değersiz şey
brummagem
gösterişli dil
bombast
gösterişli eşyalar yapan
arty crafty
gösterişli kıyafet
array
gösterişli olarak
showily
gösterişli olarak
jauntily
gösterişli söz
frippery
gösterişli yaşlı kadın
dowager
gösterişli şeyler kullanan
arty crafty
göster
{f} show

Will you show me the picture? - Bana resmi gösterir misin?

I showed her my room. - Ona kendi odamı gösterdim.

göster
(Bilgisayar) show me

Please show me your picture. - Lütfen bana resmini göster.

Show me another camera. - Bana başka bir kamera göster.

göster
(Bilgisayar) unhide
göster
(Bilgisayar) point

Compasses point north. - Pusula kuzeyi gösterir.

The compass points to the north. - Pusula kuzeyi gösterir.

göster
denote
göster
illustrate

This chart illustrates the function of ozone layer. - Bu tablo ozon tabakasının işlevini gösteriyor.

The chart illustrates how the body works. - Tablo vücudun nasıl çalıştığını göstermektedir.

göster
(Bilgisayar) view

I want to show you a spectacular view. - Sana muhteşem bir manzara göstermek istiyorum.

Open an image and select an image layout. Click Open for opening an image. Click Quit for quitting the program. Image Layout feature allows you to view in any layout. - Bir resim açın ve bir resim düzeni seçin. Bir resim açmak için Aça tıklatın. Programdan çıkmak için Çıkışı tıklatın. Resim Düzeni özelliği herhangi bir düzende göstermenize olanak tanır.

göster
(Bilgisayar) quote
göster
indicate

The sign indicates the way to go. - Sinyal gidecek yolu gösterir.

A closed fist can indicate stress. - Kapalı bir yumruk stres gösterebilir.

göster
{f} mirror

This figure is a mirror of the decrease in imports of crude oil. - Bu şekil ham petrol ithalatının azaldığının bir göstergesidir.

The painting shows a young woman combing her hair before a mirror. - Tablo, aynanın önünde saçlarını tarayan genç bir kadını gösteriyor.

göster
{f} shown

The attack was shown on video. - Saldırı videoda gösterildi.

What I most noticed about my Japanese high school, however, was the great respect shown by students toward their teachers. - Her nasılsa, Japon lisem hakkında en fazla fark ettiğim şey öğrenciler tarafından öğretmenlerine gösterilen büyük saygıydı.

göster
{f} indicated

The red flag indicated the presence of danger. - Kırmızı bayrak tehlikenin varlığını gösterdi.

All verbs are indicated in bold text. - Tüm fiiller koyu metinde gösterilir.

göster
{f} screened
göster
{f} screen

There's a good movie screening today. - Bugün iyi bir film gösterimi var.

Her health screening showed no negative results. - Onun sağlık taraması olumsuz sonuçlar göstermedi.

göster
{f} displayed

In the contest he fully displayed what ability he had. - O, yarışmada hangi yeteneğe sahip olduğunu gösterdi.

Tom displayed the contents of his wallet. - Tom cüzdanının içindekileri gösterdi.

göster
{f} baring

If you see the lion baring its teeth, don't think that the lion is smiling at you. - Aslanın dişlerini gösterdiğini görürsen, sana gülümsediğini sanma.

göster
{f} bared
göster
{f} showing

Men can only be corrected by showing them what they are. - İnsanlar sadece ne olduklarını göstererek düzeltilebilir.

Thanks for showing me the way. - Bana yolu gösterdiğiniz için teşekkürler.

göster
{f} screening

There's a good movie screening today. - Bugün iyi bir film gösterimi var.

Her health screening showed no negative results. - Onun sağlık taraması olumsuz sonuçlar göstermedi.

göster
{f} display

He never made a display of his learning. - O asla öğrendikleri ile ilgili bir gösteri yapmadı.

Warning: unsupported characters are displayed using the '_' character. - Uyarı: desteklenmeyen karakterler '_' karakteri kullanarak gösterilir.

göster
{f} indicating

There is no sign indicating that this is a meeting room. - Bunun bir toplantı odası olduğunu gösteren hiçbir işaret yok.

göster
{f} displaying

Dan began displaying symptoms of Alzheimer's. - Dan, Alzheimer belirtileri göstermeye başladı.

göster
designated
göster
demonstrate

The salesman demonstrated how to use it. - Satıcı onun nasıl kullanılacağını gösterdi.

The new medicine demonstrated an immediate effect. - Yeni ilaç, etkisini hemen gösterdi.

büyük ve gösterişli şehir
Babylon
göster
bespoke
göster
performance

Do you have any tickets for today's performance? - Bugünkü gösteri için hiç biletin var mı?

The performance was almost over. - Gösteri neredeyse bitmişti.

göster
bespeak
göster
reveal

These letters reveal her to be an honest lady. - Bu mektuplar onun dürüst bir kadın olduğunu gösteriyor.

göster
revealing
göster
bespoken
Türkçe - Türkçe
Görkemli
Gösterişi olan, göz alıcı, görkemli, saltanatlı
alayişli
zengin
(Osmanlı Dönemi) MÜTEŞA'ŞI'
gösterişli