yakmak

listen to the pronunciation of yakmak
Türkisch - Englisch
burn

Is it a crime to burn the American flag in the United States? - Amerika Birleşik Devletlerinde Amerikan bayrağını yakmak bir suç mu?

In 1920s inflation was so high in Germany, it was an ordinary case to burn money to keep warm. - 1920'li yıllarda Almanya'da enflasyon o kadar yüksekti ki, ısınmak için para yakmak sıradan bir durumdu.

fire

Dan sprayed gasoline on himself and threatened to set himself on fire. - Dan kendine benzin fışkırttı ve kendini yakmakla tehdit etti.

Arguing with a woman is like trying to drown the water, burn the fire, dig the soil or catch the air. - Bir kadınla tartışmak suyu boğmaya çalışmak, ateşi yakmak, toprağı kazmak ya da havayı yakalamaya çalışmak gibidir.

lit
(Gıda) overcook
switch on
torrify
shoot
burn out
torrefy
gas

Sami used gasoline to burn Layla's body. - Sami, Leyla'nın cesedini yakmak için benzin kullandı.

Dan sprayed gasoline on himself and threatened to set himself on fire. - Dan kendine benzin fışkırttı ve kendini yakmakla tehdit etti.

strike
consume
burn up
hurt

The last thing I'd ever want to do is hurt Tom. - Yapmak istediğim son şey Tom'un canını yakmaktır.

Tom would never want to hurt you. - Tom asla senin canını yakmak istemezdi.

fuel
etch
anneal
kill
lunt
set fire to
singe
combust
ruin
flash
to turn on, light (electric lights)
incinerate

Fadil wanted to incinerate Layla's body. - Fadıl, Leyla'nın cesedini yakmak istedi.

to scorch, sear, burn
scathe
to burn (something) up, burn (something) down, burn
turn on
to burn; to fire, to set on fire; to burn, to scorch, to singe; to inflame; (ışık) to turn on; (kibrit) to strike; (sigorta) to blow; (motor, vb.) to blow sth out; (soğuk) to sting; to ruin; to shoot, to kill; to hurt; to cauterize; to consume
(ışık) put on
to shoot (someone) (with a gun). yakıp yıkmak to destroy utterly
set on fire
kindle
light

It is better to light a candle than to curse the darkness. - Bir mum yakmak karanlığı lanetlemekten daha iyidir.

scorch
cauterize
ignite
to ruin (someone), cook (someone's) goose
to burn, use (something) as fuel
(for chemicals, sun, wind, etc.) to burn; (for wool) to irritate (one's) skin
sear
bite
to inflame (someone) with love
light up
to light; to ignite; to set fire to, set (something) on fire
put a light to
enkindle
sting
blast
yakmak (soğuk)
bite
yakmak (ölü vb)
cremate
yakmak (ölüyü)
cremate
yağ yakmak
flatter
canını yakmak
hurt

The last thing I'd ever want to do is hurt Tom. - Yapmak istediğim son şey Tom'un canını yakmaktır.

Tom would never want to hurt you. - Tom asla senin canını yakmak istemezdi.

yak
{f} lit

If I had left a little earlier, I would have caught the last train. - Ben biraz daha erken çıksaydım, son treni yakalardım.

Although it was a long way back to the station, little by little the old wagon drew near. - İstasyona geri dönüş uzun bir yol olmasına rağmen, eski vagon yavaş yavaş yaklaştı.

abayı yakmak
fall for
kına yakmak
gloat
elektrik yakmak
put on
elektrik yakmak
switch on
elektrik yakmak
turn on
odun yakmak
light
sigara yakmak
light
yak
combust

Internal combustion engines burn a mixture of fuel and air. - İçten yanmalı motorlar, yakıt ve hava karışımını yakarlar.

Tom's compost heap got so hot that it spontaneously combusted. - Tom'un gübre yığını o kadar çok ısındı ki o kendiliğinden yaktı.

yakma
(Ticaret) forfeit
yakma
(Denizbilim) burner
yak
{f} burning

Is the warrior burning the house? - Savaşçı evi yakıyor mu?

Many people were upset when they saw Tom burning the flag. - Tom'un bayrak yaktığını gördüklerinde birçok kişi üzgündü.

yak
{f} kindling
yak
incinerate

Fadil wanted to incinerate Layla's body. - Fadıl, Leyla'nın cesedini yakmak istedi.

yak
{f} lighted

Tom lighted his candles. - Tom onun kandillerini yaktı.

Have you ever lighted a cigarette with a blowtorch? - Sen hiç bir pürmüzle sigara yaktın mı?

yak
kindle

The wood was kindled, the flames arose, and a mouldering heap of ashes was soon all that remained of Mrs Askew and her fellow martyrs. - Koru yakıldı, alevler yükseldi, ve kısa sürede bayan Askew ve arkadaş şehitleriyle ilgili geriye kalan bütün şey dökülen bir küller yığınıydı.

yak
cremate

Tom's body will be cremated. - Tom'un vücudu yakılacak.

She cremated him within 24 hours of his death. - Onun ölümünün 24 saati içinde onu yakarak kül haline getirdi.

yak
{f} light

The man lit a cigarette with a lighter. - Adam bir çakmakla bir sigara yaktı.

Tom ran out of matches so he couldn't light the fire. - Tom tüm kibriti tüketti bu yüzden ateşi yakamadı.

yak
burn out

Violent fires soon burn out themselves. - Şiddetli yangınlar kısa sürede kendilerini tamamen yakarlar.

yak
sear

The local police and the FBI formulated a search plan to capture the fugitives. - Yerel polis ve FBI kaçakları yakalamak için bir araştırma planı hazırladı.

yakma
incineration
yakma
calcination
yakma
cautery
yakma
firing
bina yakmak
burn down a building
bina yakmak
set the building on fire
kıçına kına yakmak
henna to ass
ışığı yakmak
Turn the light on
abayı yakmak
(Konuşma Dili) to fall desperately in love, be infatuated (with)
abayı yakmak
fall in love
abayı yakmak
have a crush on smb
abayı yakmak
be struck on smb
abayı yakmak
be smitten with
abayı yakmak
to fall in love (with sb)
ateş yakmak
to light a fire
ateş yakmak
make a fire
ateş yakmak
to make a fire, to light a fire
ateşi yakmak
light the fire
ateşi yakmak
lay the fire
ateşi yakmak
make the fire
ağıt yakmak
keen
ağıt yakmak
to wail, lament for the dead
ağıt yakmak
to lament, to wail for; to keen
ağıt yakmak
elegize upon
ağıt yakmak
lament
ağıt yakmak
wail
başını yakmak
burn
başını yakmak
to get sb into a lot of trouble
buhur yakmak
cense
canını yakmak
scarify
canını yakmak
sting
canını yakmak
rend the heart
canını yakmak
to hurt
canını yakmak
pain
ciğerini dağlamak/doğramak/ yakmak
to disturb greatly, grieve
elektriği yakmak
switch on
filmleri yakmak
slang to spoil a scheme/plan
gemileri yakmak
burn one's boats
genizini yakmak
(for smoke, a pungent smell, etc.) to burn the back of one's throat
hafifçe yakmak
singe
karina yakmak
(gemi) bream
kına yakmak
to apply henna
kına yakmak/koymak/sürmek/vurmak
to henna
kınalar yakmak
to gloat, to be overjoyed at sb's misfortune
kınalar yakmak
to gloat, rejoice (over another's misfortune)
lamba yakmak
light a lamp
lamba yakmak
turn on a lamp
lamba yakmak
switch on a lamp
linyit yakmak
burn lignite
maşa varken elini yakmak
to take chances, take a chance (when there is no need to do so)
mermi yakmak
(Avcılık) shot away the ammunition
mum yakmak
to light a votive candle
mum yakmak
light a votie candle
nâra yakmak
to make (someone) suffer; to bring suffering upon (oneself)
ok meydanında buhurdan yakmak
1. to try to heat a big place with something that is woefully inadequate to the task. 2. to try to accomplish something big with means that are pitifully inadequate
pire için yorgan yakmak
to cut off one's nose to spite one's face
pire için/ye kızıp yorgan yakmak
to cut off one's nose to spite one's face
sigaranın birini söndürmeden diğerini yakmak
chain smoke
soğuk yakmak/- vurmak
for the cold to injure (a plant)
sıcak su ile yakmak
scald
tamamen yakmak
burn out
türkü yakmak
to write a folk song
tütsü yakmak
incense
uçlarını yakmak
(saç) singe
yak
yak
yak
zool. yak
yak
(Tabiat Doğa) (hayvan, Fam: öküzgiller) [syn.: yak, yaban sığırı, Tibet sığırı] yak
yakma
burning

In retrospect, it may seem obvious that we shouldn't have been burning our trash so close to our house. - Geçmişe bakıldığında, çöplerimizi evlerimize çok yakın yakmamamız gerektiği apaçık ortadadır.

Burning the trash so close to the house wasn't a good idea. - Çöpleri eve çok yakın yakmak iyi bir fikir değildi.

yakma
sting
yakma
(kitap) auto da fe
yakma
lighting
yakma
cauterization
yeniden yakmak
rekindle
yeşil ışık yakmak
give smb. the go ahead
yeşil ışık yakmak
to give sb the come-on
ölü yakmak
cremate
ölüyü yakmak
to cremate
ışıkı yakmak
to turn on the light; to light the lamp, the candle, or the match
Englisch - Englisch

Definition von yakmak im Englisch Englisch wörterbuch

yak
To talk, particularly informally but persistently, such as chatter
yak
A laugh
yak
An ox-like mammal native to the Himalayas and Tibet with dark, long and silky hair a horse like tail and a full, bushy mane
yak
A talk, particular an informal one such as chattering
yak
To vomit, usually as a result of excessive alcohol consumption
yak
Vomit
yak
shorthand for kayak
yak
Its tail is long and bushy, often white, and is valued as an ornament and for other purposes in India and China
yak
To vomit, usually as a result of consuming alcohol
yak
A bovine mammal (Poëphagus grunnies) native of the high plains of Central Asia
yak
A talk, particular an informal one
yak
To talk, particularly informally
yak
noisy talk
yak
A yak is a type of cattle that has long hair and long horns. Yaks live mainly in the Himalayan mountains and in Tibet. an animal of central Asia that looks like a cow with long hair (gyak). yakked yakking to talk continuously about things that are not very serious, in a way that is annoying. Massive ox (Bos grunniens mutus) of high Tibetan plateaus. Bulls grow to 6 ft (1.8 m) at the shoulder hump. The wild yak's hair is black and short, except for a long, shaggy fringe on the flanks and tail. The horns spread outward and upward; the head is held low. Wild females and young live in large herds; mature bulls form smaller groups. Yaks graze on grass and require much water, eating snow in winter. Wild yaks are now endangered. Domestic yaks, which breed freely with domestic cattle, are used as pack, draft, milk, and beef animals. The hide provides leather; the tail, fly whisks; the fringe hair, ropes; the dried dung, fuel
yak
large long-haired wild ox of Tibet often domesticated noisy talk
yak
{i} long-haired ox of Tibet; act of talking too much or chattering
yak
There are several domesticated varieties, some of which lack the mane and the long hair on the flanks
yak
An ox-like mammal native to the Himalayas and Tibet with dark, long and silky hair a horse like tail and a full bushy mane
yak
{f} chat, gab, prattle
yak
large long-haired wild ox of Tibet often domesticated
yak
Called also chauri gua, grunting cow, grunting ox, sarlac, sarlik, and sarluc
yak
Its neck, the outer side of its legs, and its flanks, are covered with long, flowing, fine hair
Türkisch - Türkisch
Silahla vurmak
Türkü ya da ağıt bestelemek, düzmek
Yanmasını sağlamak veya yanmasına yol açmak, tutuşturmak: "Kendi sigarası için yaktığı kibriti bana uzattı."- F. R. Atay
Keskin, sert ve ısırıcı bir duyum vermek
Düzenlemek, bestelemek
Yanıyormuş gibi bir etki yapmak
Yanıyormuş gibi bir etki yapmak: "Hekime daima şarabın midelerini yaktığından bahsederler."- F. R. Atay
Ateşle yok etmek
Koymak, sürmek
Çok üşütmek
Yıkıma, zarara yol açmak, büyük bir zarara uğratmak, mahvetmek
Türkü, ağıt vb. düzenlemek, bestelemek
Kurutmak, zarar vermek: "Fırtına ekinleri yakmıştı."- S. F. Abasıyanık. Çok sıcak olmak
Beni yakma."- Ö. Seyfettin
Işık vermesini sağlamak
Güçlü sevgi uyandırmak
Acıtmak
Karartmak
Aman bu üçüne dikkat et
Ne olursa olsun makbulüm
Yıkıma, zarara yol açmak, büyük bir zarara uğratmak, mahvetmek: "Gözü mavi, boyu kısa, kendi muhacir olmasın
Çok sıcak olmak
Işık vermesini sağlamak: "Mavi ışıklı ispirto lambalarını yakarlar."- S. F. Abasıyanık
Kurutmak, zarar vermek
Yanmasını sağlamak veya yanmasına yol açmak, tutuşturmak
Isı etkisiyle bozmak
(Osmanlı Dönemi) LEZ'
(Osmanlı Dönemi) TANZİC
(Osmanlı Dönemi) LA'C
göymek
(Osmanlı Dönemi) MAHŞ
haşlamak
(Osmanlı Dönemi) LEFH
(Osmanlı Dönemi) SEB'
dağlamak
(Osmanlı Dönemi) SAHAD
(Osmanlı Dönemi) SALY
(Osmanlı Dönemi) LAKS
abayı yakmak
Aşık olmak, sevdalanmak
Yakma
(Osmanlı Dönemi) LEV'
yak
Zoolojide, Bos grunnieus olarak tanımlanan, Tibet'te, Asya'nın bazı yörelerinde yabani veya evcil olarak yaşayan, kılları uzun öküz türü
yak
Tibet'te, Asya'nın bazı yörelerinde yabanî veya evcil olarak yaşayan, kılları uzun öküz türü (Bos grunniens)
yak
Tibet öküzü
yak
Tibet'te, Asya'nın bazı yörelerinde yabani veya evcil olarak yaşayan, kılları uzun öküz türü, Tibet öküzü, Tibet sığırı (Bos grunniens)
yak
Tibet yaylalarında yaşayan bir sığır
yakma
Yakmak işi
yakma
şarbon hastalığına verilen ad
yakmak
Favoriten