yakınma

listen to the pronunciation of yakınma
Türkisch - Englisch
gripe
complaint

I don't have any complaints. - Benim herhangi bir yakınmam yok.

I'm tired of your endless complaints. - Ben senin bitmeyen yakınmalarından bıktım.

complaint, grumble, grouse, grouch şikâyet
grievance

He is apt to say atrocious things and to exaggerate his grievances. - İğrenç şeyler söylemeye ve yakınmalarını abartmaya eğilimlidir.

beef
jeremiad
plaint
remonstrance
kick
complaining, complaint
grumble

I'm tired of your everlasting grumbles. - Bitmek bilmeyen yakınmalarından bıktım.

grouse
indictment
grouch
peeve
yakın
close

Where is the closest train station? - En yakın tren istasyonu nerede?

My house is close to a bus stop. - Evim otobüs durağına yakın.

yakın
(İnşaat) near

He lived in a small town nearby. - Yakınlardaki küçük bir kasabada yaşıyordu.

Excuse me, is there a toilet nearby? - Affedersiniz, yakında bir tuvalet var mı?

yakınmak
complain

Complaining won't remedy the situation. - Yakınmak bu durumu çözmeyecek.

He has nothing to complain about. - Yakınmak için hiçbir nedeni yok.

yakın
recent

I haven't been in contact with Mr. Smith recently. - Yakın zamanda Bay Smith ile görüşmedim.

I was recently in an automobile accident. - Yakın zamanda bir araba kazası geçirdim.

yakın
adjacent
yakın
intimate

Sami and Layla were having an intimate relationship. - Sami ve Leyla yakın bir ilişki yaşıyorlardı.

Tom was intimate with Mary. - Tom'un Mary'yle yakın ilişkisi vardı.

yakın
akin
yakın
pending
yakın
immediate

This man is my immediate superior. - Bu adam benim en yakın amirimdir.

Only immediate family members attended Tom and Mary's wedding. - Sadece yakın aile bireyleri Tom ve Mary'nin düğününe katıldı.

yakın
(Hukuk) imminent

We think Tom might be in imminent danger. - Tom'un yakın tehlikede olabileceğini düşünüyoruz.

yakın
approximate

This is all very approximate. - Bunun hepsi çok yakın.

Åle, the world's oldest eel, just died. He was approximately 150 years old. - Dünyanın en yaşlı yılan balığı Åle yakın zamanda öldü. Yaklaşık olarak 150 yaşındaydı.

yakın
{i} relative

The nuclear family is a young prejudice; in fact, families have only been built around the few immediate members in the last 50 or 60 years of relative wealth. - Çekirdek aile genç bir önyargıdır; aslında, aileler sadece göreli zenginliğin son 50 ya da 60 yılı içinde birkaç yakın üyenin etrafında inşa edilmiştir.

Tom is a close relative of mine. - Tom benim yakın bir akrabam.

yakın
close to

In retrospect, it may seem obvious that we shouldn't have been burning our trash so close to our house. - Geçmişe bakıldığında, çöplerimizi evlerimize çok yakın yakmamamız gerektiği apaçık ortadadır.

My house is close to a bus stop. - Evim otobüs durağına yakın.

yakın
(Biyokimya) proximal
yakın
connected
yakın
connate
yakınmak
complain about

Sami likes to complain about everything. - Sami her şey hakkında yakınmaktan hoşlanır.

He has nothing to complain about. - Yakınmak için hiçbir nedeni yok.

yakın
familiar

I wouldn't permit such familiarity. - Ben böyle yakınlığa izin vermezdim.

Layla grew up in Arabia and was very familiar with camels. - Leyla, Arabistan'da büyüdü ve develerle çok yakındı.

yakın
para

His paralysis is progressing, and soon he won't be able to get out of bed. - Onun felci ilerliyor ve yakında yataktan çıkamayacak.

yakın
proximate en
yakın
bemoan

When I had to learn English in school, at times I would bemoan all the irregularities and strange rules. - Okulda İngilizce öğrenmek zorunda kaldığımda zaman zaman tüm düzensizlik ve garip kurallardan yakınırdım.

yakın
closer

Tom took a closer look at it. - Tom, ona daha yakından baktı.

Come closer and have a good look at this picture. - Daha yakına gel ve bu resme bir göz at.

yakın
near future

These problems will be solved in the near future. - Bu problemler yakın gelecekte çözülmüş olacak.

I'll drop in on you sometime in the near future. - Ben yakın gelecekte bir ara sana uğrayacağım.

yakın
in approach
yakın
analogous
yakın
within hail
yakın
next door
yakın
close-rage
yakın
(Biyokimya) epimer
yakın
akin to
yakın
nearby place
yakın
(deyim) hail-fellow-well-met
yakın
neighbourhood
yakın
relation

Tom's a loner who shuns close relationships. - Tom yakın ilişkilerden çekinen yalnız yaşayan biridir.

What is your relationship to him? I'm his father. - Onunla yakınlığın nedir? Babasıyım.

yakın
analogous with
yakın
friend

My boyfriend is smart, handsome, and friendly too. - Erkek arkadaşım akıllı, yakışıklı, ve cana yakındır.

He has no close friends to talk with. - Konuşacak yakın arkadaşları yok.

yakın
at one's elbow
yakın
in sight
yakın
near-by
yakın
recent time
yakın
neighboring
yakınmak
snivel
yakınmak
(deyim) enter a protest
yakınmak
{f} grumble
yakınmak
grouse
yakınmak
complain of
yakınmak
whine
yakın
point-blank
yakın
vicinal
yakın
beef about
yakın
pleasant
yakın
at close quarters
yakın
complain of
yakın
convenient

It's convenient to live so close to the train station. - Tren istasyonuna çok yakın yaşamak uygundur.

It's convenient living so close to the station. - İstasyona çok yakın yaşamak elverişlidir.

yakın
parallel
yakın
complain

Tom complained that his back hurt. - Tom sırt ağrısından yakındı.

She always complains of her teacher. - O her zaman öğretmeninden yakınır.

yakın
complain about

We complain about our neighbors. - Biz komşularımız hakkında yakınıyoruz.

I heard some students complain about the homework. - Bazı öğrencilerin ev ödevi hakkında yakındıklarını duydum.

yakın
pally
yakın
at hand

My father had a heart attack yesterday, but he was lucky to have a clinic close at hand. - Babam dün bir kalp krizi geçirdi fakat yakınlarda bir kliniğe sahip olduğu için şanslıydı.

Christmas is near at hand, isn't it? - Noel yakın, değil mi?

yakın
handy
yakın
close range

Sami was shot at close range. - Sami yakın mesafeden vuruldu.

Layla shot Sami at close range. - Leyla yakın mesafeden Sami'ye ateş etti.

yakınmak
wail
yakınmak
remonstrate
yakınmak
yammer
yakınmak
rail against
yakın
close of
yakın
not far
yakın
close in

We haven't been close in years. - Yıllardır yakın olmamıştık.

yakın
nigh

There was a fire near the train station last night. - Dün gece tren istasyonu yakınında bir yangın vardı.

The zombie apocalypse is nigh! - Zombi kıyameti yakın!

yakın
to close
en sık yakınma
(Tıp) chief complaint
yakın
by
yakın
along

The old woman went, and soon returned along with the Princess. - Yaşlı kadın gitti ve yakında Prenses ile birlikte geri döndü.

I'm sure he'll be along soon. - Onun yakında geleceğinden eminim.

yakın
contiguous
yakın
relative, relation; close friend
yakın
very similar (to)
yakın
within walking distance
yakın
connection

The individual stars in a constellation may appear to be very close to each other, but in fact they can be separated by huge distances in space and have no real connection to each other at all. - Bir takım yıldızındaki bireysel yıldızlar birbirlerine çok yakın görünebilir fakat aslında onlar uzayda büyük mesafelerle ayrılabilir ve birbirleriyle hiç gerçek bağlantısı yoktur.

Sami had very close connections to the crimes. - Sami'nin suçlarla çok yakın bağlantıları vardı.

yakın
towards
yakın
close, (friend) who is close to (someone)
yakın
near (to), nearby, close (to), close-by
yakın
nearby place: Yakınımızda oturuyor. She lives near us
yakın
near, close, neearby; akin (to), analogous (to/with); intimate; impending, imminent; nearby place, neighbourhood; friend, relation; recent time, near future
yakın
proximate
yakın
(arkadaş) thick
yakın
inseparable

They soon became inseparable. - Onlar yakında ayrılmaz oldular.

yakın
toward

Tom has been very friendly toward me. - Tom bana karşı çok cana yakın.

The spiral galaxy closest to our Milky Way galaxy is Andromeda. Andromeda is over 2 million light-years away. Its central bulge and spiral arms are tilted toward us at a 15 degree angle. - Samanyolu galaksimize en yakın sarmal gökada Andromeda'dır. Andromeda 2 milyondan fazla ışık yılı uzaklıktadır. Onun orta çıkıntısı ve spiral kolları 15 derecelik açıyla bize doğru eğiktir.

yakın
hard

Tom has hardly any close friends. - Tom'un neredeyse hiç yakın arkadaşı yok.

Hardly anyone has seen this animal up close. - Neredeyse hiç kimse bu hayvanı yakından görmedi.

yakın
within reach
yakın
near at hand

Our entrance examination was near at hand. - Giriş sınavımız çok yakındı.

Christmas is near at hand, isn't it? - Noel yakın, değil mi?

yakın
kindred
yakın
bosom

Tom and Mary have been bosom friends for years. - Tom ve Mary yıllardır yakın arkadaş olmuşlardır.

yakın
hard by
yakın
connexion
yakınmak
repine
yakınmak
to complain, to grumble, to grouse, to grouch, to gripe şikâyet etmek
yakınmak
belly
yakınmak
{f} beef
yakınmak
bemoan
yakınmak
{f} gripe
yakınmak
{f} grizzle
yakınmak
to apply (henna, a plaster, a blister, a cautery) to
yakınmak
{f} kick
yakınmak
{f} rail
yakınmak
{f} grouch
Türkisch - Türkisch
Yakınmak (I, II) işi, şikâyet, şekva
Yakınmak (I, II) işi, şikâyet, şekva: "Bir yakınma tiradı, döner dolaşır sizin para kazanmak alanındaki beceriksizliğinize dayanır."- H. Taner
yakın
Aralarında sıkı ilişki olan arkadaş, dost veya akraba: "Türkçe konuştuğu için bana kendi yakınlarımızdan biri hissini veren yaşlı garson yanımıza geldi."- Y. K. Karaosmanoğlu
Yakın
(Osmanlı Dönemi) EHAMM
Yakın
(Osmanlı Dönemi) NEYYİF
Yakın
(Hukuk) KARİB
yakın
Az bir ara ile ayrılmış olan, uzak karşıtı
yakın
Erişmesi, olması zaman bakımından yaklaşmış olan: "Elli yaşında adam, ellisine yakın kadın..."- S. F. Abasıyanık
yakın
Uzak olmayarak: "Gazinoya girip çıkmakta veya kendine yakın bir başka masada oturmakta."- Y. K. Karaosmanoğlu
yakın
Uzak olmayan yer
yakın
Aralarında sıkı ilgi bulunan
yakın
Az bir ara ile ayrılmış olan (zaman veya yer) , uzak karşıtı
yakın
Erişmesi, olması zaman bakımından yaklaşmış olan
yakın
Benzeyen, andıran, yaklaşan
yakın
Uzak olmayarak
yakın
Küçük, önemsiz değişikliklerle birbirinden ayrılan
yakın
Benzeyen, andıran, yaklaşan: "Beş dönüme yakın bahçesi bir ormanı andırırdı."- Ö. Seyfettin
yakın
Aralarında sıkı ilişki olan arkadaş, dost veya akraba
yakınmak
Sızlanmak, sızlanarak anlatmak, şikâyet etmek
yakınmak
Sızlanmak, sızlanarak anlatmak, şikâyet etmek: "Onların taklitlerini yapar, gönüllerinde hiçbir titreşim bulunmayışından kendine yakınırdı."- Ç. Altan
yakınmak
Vücudun bir yerine sürmek
yakınmak
Kına, yakı vb.ni vücudun bir yerine sürmek
yakınma
Favoriten