dikilmek

listen to the pronunciation of dikilmek
Türkçe - İngilizce
stand
to be sewn
planted
become erect
be erected
be fixed on
erected
erect
to be erected
sewn
set up
to be sewn; to be stitched; to be made (by sewing); to be stitched up
stick up
stand up
stand on
be sewn
stand upon
be planted
to be planted; to be erected, to be set up; to be sewn; to stand; to become erect; (gözler) to be fixed on
be set up
to be set up
dik
perpendicular

Dancing is a perpendicular expression of a horizontal desire. - Dans, yatay arzunun dikey bir ifadesidir.

dik
upright

An empty bag can't stand upright. - Boş torba dik duramaz.

She stood bolt upright. - O civatayı dik durdurdu.

dik
steep

He stared at the steep slope. - O, dik yamaca bakakaldı.

The path zigzagged up the steep slope. - Yol dik yamaca doğru zikzak çiziyordu.

dik
{s} vertical

He drew some vertical lines on the paper. - Kağıt üzerinde bazı dikey çizgiler çizdi.

Keep away from the vertical cliff! she shouted. - Dikey kayalıklardan uzak durun! o bağırdı.

dik
erect

An immense monument was erected in honor of the eminent philosopher. - Büyük filozofun şerefine muazzam bir anıt dikildi.

This statue was erected ten years ago. - Bu anıt on yıl önce dikildi.

dik
(Biyokimya) longitudinal
dik
fixed

Everyone's eyes were fixed upon her. - Herkesin gözleri ona dikildi.

He fixed his eyes on me. - Gözlerini bana dikti.

dik
perpendicular to
dik
{f} sewing

My mother gave me her sewing machine. - Annem bana dikiş makinesini verdi.

Mom was busy with her sewing. - Annem dikiş işleriyle meşguldü.

dik
{f} stitch

The doctor gave her four stitches. - Doktor ona dört dikiş attı.

I think Tom needs stitches. - Sanırım Tom'un dikişlere ihtiyacı var.

dik
{f} pot

Tom made a list of potential problems that we should watch out for. - Tom dikkat etmemiz gereken potansiyel sorunların bir listesini yaptı.

While driving, mind the potholes. - Araba sürerken, çukurlara dikkat et.

dik
{f} transplanted

Mother transplanted the flowers to the garden. - Annem çiçekleri bahçeye dikti.

Tom carefully transplanted the tiny tomato seedlings into his vegetable patch. - Tom sebze bahçesine minik domates fidelerini dikkatlice dikti.

dik
stick up
dik
sew

My mother gave me her sewing machine. - Annem bana dikiş makinesini verdi.

I'm learning to sew so that I can make myself a dress. - Kendime bir elbise yapabileyim diye dikiş dikmeyi öğreniyorum.

dik
scarped
dik
abrupt
dik
{f} stitching
dik
{f} suturing
dik
implant
dik
{f} potting
dik
sew on

Can you sew on these buttons for me? - Sen bu düğmeleri benim için dikebilir misin?

Do you have a needle to sew on these buttons? - Bu düğmeleri dikmek için bir iğnen var mı?

dik
transplant

Mother transplanted the flowers to the garden. - Annem çiçekleri bahçeye dikti.

Tom carefully transplanted the tiny tomato seedlings into his vegetable patch. - Tom sebze bahçesine minik domates fidelerini dikkatlice dikti.

dik
endwise
dik
{f} sewn

How beautiful my sewn drapes are. - Dikili perdelerim ne kadar güzel.

dik
{f} sewed

Mary sewed her own costume. - Mary kendi kostümünü dikti.

Her mother sewed a skirt for her. - Annesi ona bir etek dikti.

dik
{f} transplanting
dik
endways
dik
{f} suture
dikilme
implantation
dik
intent

Tom stared at Mary intently. - Tom dikkatle Mary'ye baktı.

Tom is listening intently. - Tom dikkatle dinliyor.

dik
{s} up
dik
{s} arduous
dik
{f} plant

About a dozen trees had soon been planted. - Yaklaşık bir düzine ağaç kısa sürede dikilmişti.

Tom planted three apple trees in his yard. - Tom bahçesine üç elma ağacı dikti.

dik
steeper

The higher we climbed, the steeper became the mountain. - Ne kadar yükseğe tırmanırsak dağlar o kadar dik olur.

başına dikilmek
to stand over sb; to breathe down sb's neck
burnu üzerine dikilmek
nose over
dik
{s} square

A square is both a rectangle and a rhombus. - Bir kare hem dikdörtgen hem de eşkenar dörtgendir.

If a triangle has two right angles, it's a square missing one side. - Bir üçgenin iki dik açısı varsa, o bir kenarı eksik bir karedir.

dik
{s} bluff
dik
endlong
dik
{s} straight

In hopes of attaining superhuman powers, Christopher Columbus once stared at the sun for five minutes straight. It didn't work. - İnsanüstü güçlere ulaşmak umuduyla, Kristof Kolomb bir zamanlar beş dakika güneşe doğruca dik dik baktı.İşe yaramadı.

It is hard for an empty sack to stand straight. - Boş bir çuvalın dik durması zordur.

dik
{s} horny
dik
plumb
dik
{s} sheer
dik
darning
dik
precipitous
dik
{s} rapid
dik
uprightly
dik
{s} stiff

Tom's a stiff-necked old man. - Tom dik kafalı yaşlı bir adam.

dik
sharp, biting (remark)
dik
bold

This morning at the station, her attention was caught by a poster with bold letters. - Bu sabah istasyonda, kalın harfli bir afiş onun dikkatini çekti.

dik
(Geometri) right
dik
(açı) right
dik
straight, upright, erect (in standing)
dik
upstanding
dik
perpendicular, vertical; straight, upright, erect; steep, rapid, precepitous; intent, fixed, penetrating; right
dik
fixed, penetrating, intent (look)
dik
{s} jagged
dik
standup
dik
darn
dik
stand up
dik
(saç) rough
karşısına dikilmek
1. to stand facing (someone). 2. to oppose
karşısına dikilmek
plant oneself in front of smb
meydan okurcasına dikilmek
(Dilbilim) glower at
tepesine dikilmek
(suddenly to go up to someone and) to plant oneself right beside or squarely before (him/her)
zangoç gibi başına dikilmek
to stand over sb
zangoç gibi başına dikilmek/ gibi başında durmak
slang to stand over (someone), watch (someone) very closely, breathe down (someone's) neck
önüne dikilmek
to plant oneself squarely in front of (someone)
Türkçe - Türkçe
Ayakta durmak: "Hissem neyse, ben de isterim diye karşıma dikilmez mi?"- H. Taner
Dik duruma gelmek
Göz belli bir noktaya uzun süre bakmak: "Gözlerime dikilen gözlerinden damla damla inen yaşları unutmuyordum."- R. N. Güntekin
Karşı koymak, engellemek
Belli bir noktaya uzun süre bakmak
Ayakta durmak
Dikme işi yapılmak
Dikme (I) işi yapılmak
Dikme (II) işi yapılmak: "Bebelere çedik, kadınlara, erlere çizme, çarık dikildi."- N. Araz
Bazı üreme organları dokularına kan dolmasıyla sert ve dik bir duruma gelmek
Sert ve dik bir duruma gelmek
(Osmanlı Dönemi) VEKB
DÎK
(Osmanlı Dönemi) Darlık, sıkıntı. Gam. Kalbe sıkıntı veren
DİK
(Osmanlı Dönemi) Horoz
dik
Kaba, yersiz
dik
Eğimi dike yakın olan
dik
Sert, kalın, tok
dik
Yatay bir düzleme göre yer çekimi doğrultusunda bulunan, eğik olmayan
dik
Sert, kalın, tok (ses): "Sesi dik ve küstahtı, söylediklerini aşağı salonda bekleşen komşular işittiler."- A. İlhan
dik
Kaba, yersiz (davranış): "Kaba denilecek kadar ani ve dik bir davranışla halasını bıraktı ve kalktı."- H. E. Adıvar
dik
Sert (bakış)
dik
Derin duvar
dik
Buğday tanesine keşkekliğe çeviren su değirmeni
dik
Eğimi dike yakın olan: "Dik bir dereye indiler."- Ö. Seyfettin
dik
Yatık durmayan, sert
dik
Sert
dik
Yatay bir düzleme göre yer çekimi doğrultusunda bulunan, eğik olmayan: "Sağlam yapılı, dik duruşlu bir gençti o yıllarda."- N. Cumalı
dik
Horoz
dik
Ters, aksi
dik
Birbirine dikey olan doğrulardan oluşmuş
dik
Ters, aksi (söz)
dikilme
Dikilmek işi
dikilmek