oturma

listen to the pronunciation of oturma
Türkisch - Englisch
sitting

I like sitting by the window. - Ben pencerenin yanında oturmayı severim.

Tom didn't feel like sitting for two hours in a movie theater. - Tom'un canı bir tiyatro koltuğunda iki saat oturmak istemiyordu.

stay

In this kind of weather, it's best to stay home and not go outside. - Bu havada dışarı çıkmayıp evde oturmak en doğrusu.

You must not stay up late. - Gece geç saatlere kadar oturmamalısın.

habitation
inhabitation
(ev) occupancy
sitting; habitation, residence; settlement
occupation
living

When I was playing video games in the living room, Mother asked me if I would go shopping with her. - Oturma odasında video oyunları oynarken annem bana onunla birlikte alışverişe gidip gitmeyeceğimi sordu.

The boy is standing in the living room. - Çocuk oturma odasında duruyor.

staying
residence

He took up residence in Jamaica. - O Jamaika'da oturma izni aldı.

fit

I gave away the table because it does not fit in the living room. - Oturma odasına uymadığı için masayı hediye olarak verdim.

I once managed to fit seven people in my car. - Bir keresinde yedi kişi benim arabama oturmayı başardı.

{i} sit down

Tom wanted to sit down for a few seconds. - Tom, birkaç saniye için oturmak istedi.

Tom and Mary were about to sit down for dinner when John knocked on the door. - John kapıyı çaldığında Tom ve Mary akşam yemeği için oturmak üzerelerdi.

abode
(İnşaat) settle
subsidence
(Çevre) consolidation
{i} sojourn
{i} dwell
kathiasis
settling
oturmak
sit down

Tom wanted to sit down for a few seconds. - Tom, birkaç saniye için oturmak istedi.

Tom and Mary were about to sit down for dinner when John knocked on the door. - John kapıyı çaldığında Tom ve Mary akşam yemeği için oturmak üzerelerdi.

oturmak
sit

Tom always wants to sit in the front row. - Tom her zaman ön sırada oturmak ister.

Where do you want to sit? - Nerede oturmak istiyorsun?

oturma odası
living room

This house is nearby, it has two bedrooms and a living room, and the decoration isn't bad; it's 1500 a month. - Bu ev yakında, iki yatak odası ve bir oturma odası var, ve dekorasyonu kötü değil; ayda 1500.

The boy is standing in the living room. - Çocuk oturma odasında duruyor.

oturma odası
parlor
oturma grubu
Seating group
oturma grubu
Three-piece-suite (Brit), living room set (Amer)
oturma izni
residence permit
oturma odası takmı
Living room set
oturma yeri
place of residence
oturma belgesi
residence permit
oturma eylemi
sit down strike
oturma eylemi
sit in
oturma eylemi
stay down strike
oturma eylemi yapmak
sit in
oturma grevi
sit-down strike, sit-down, sit-in
oturma grevi
sit-down strike
oturma grevi
stay down strike
oturma grevi
sit down strike
oturma izni olan kimse
denizen
oturma odası
sitting room

When dinner was over, we adjourned to the sitting room. - Akşam yemeği bittiğinde, oturma odasına geçti.

oturma odası
living room, sitting room
oturma odası
parlour [Brit.]
oturma odası living room, Brit
sitting room, Brit. lounge
oturma yerini onarmak
seat
oturma yerleri
seating

All the seating areas are taken. - Tüm oturma yerleri tutulmuş.

otur
{f} sitting

The paint on the seat on which you are sitting is still wet. - Oturduğun koltuktaki boya hâlâ ıslak.

The girl sitting at the piano is my daughter. - Piyanoda oturan kız benim kızımdır.

oturmak
fit
oturmak
hang out
ata biner gibi oturma
straddle
otur
{f} sit down

Tom and Mary were about to sit down for dinner when John knocked on the door. - John kapıyı çaldığında Tom ve Mary akşam yemeği için oturmak üzerelerdi.

All you have to do is sit down here and answer the doctor's questions. - Tüm yapmanız gereken, burada oturmak ve doktorun sorularını cevaplamak.

otur
sit

Where do you want to sit? - Nerede oturmak istiyorsun?

The paint on the seat on which you are sitting is still wet. - Oturduğun yerdeki boya hâlâ yaştır.

otur
have a seat
oturmak
to sit; to sit down; to squat; to live, to reside, to inhabit, to occupy, to dwell; to fit well; (bina) to settle, to sink
oturmak
occupy
oturmak
reside

She resides in New York. - O, New York'ta oturmaktadır.

otur
rooms

Tom Skeleton, the ancient stage doorkeeper, sat in his battered armchair, listening as the actors came up the stone stairs from their dressing rooms. - Tarihi sahne kapıcısı, Tom Skeleton, eskimiş koltuğunda oturdu, aktörlerin soyunma odalarından taş merdivenlerden yukarı gelirken dinledi.

evde oturma odası
lounge
oturma grubu
sitting set
oturma izni
(Ticaret) residential permit
oturma odası
sitting

Our visitors are sitting in the living room. - Ziyaretçilerimiz oturma odasında oturuyor.

When dinner was over, we adjourned to the sitting room. - Akşam yemeği bittiğinde, oturma odasına geçti.

oturmak
subside
oturmak
sink
oturmak
dwell
oturmak
populate
oturmak
squat
oturmak
rest

The conclusion rests on a solid basis. - Sonuç sağlam bir temel üzerine oturmaktadır.

All Tom really wanted was a place to sit down and rest. - Tom'un gerçekten tek istediği oturmak ve dinlenmek için bir yerdi.

oturmak
abide
oturmak
flow
oturmak
live in
oturmak
(Havacılık) established
oturmak
sitting

Tom seems to enjoy just sitting on the dock and watching the seagulls. - Tom sadece rıhtımda oturmaktan ve martıları izlemekten hoşlanıyor gibi görünüyor.

I have a sore back from sitting in front of the computer too many hours. - Saatlerce bilgisayarın önünde oturmaktan sırtım ağrıyor.

oturmak
fit well
oturmak
bide
tahta oturma
(Kanun) accession
otur
sat

They sat under a tree. - Bir ağacın altına oturdular.

The two lovers sat face to face, drinking tea. - İki âşık çay içerek yüz yüze oturdular.

otur
be seated

Tom motioned them to be seated. - Tom oturmaları için onlara işaret etti.

Would you like to be seated? - Oturmak ister misiniz?

otur
{f} dwell
otur
reside

I do not need a residense permit because I am from Iceland. - Oturma iznine ihtiyacım yok, çünkü ben İzlandalıyım.

The village had more than a thousand residents. - Köyün binden daha fazla oturanı vardı.

otur
live in

We live in the vicinity of the school. - Okula yakın oturuyoruz.

Those who live in houses made of glass mustn't throw stones at the houses of other people. - Camdan evlerde oturanlar başkalarının evlerine taş atmamalıdır.

otur
took a seat
otur
dwelt
otur
{f} abode
otur
take a seat
otur
taken a seat
otur
{f} dwelling
oturmak
take a chair
oturmak
live

I'm looking for a place to live. - Oturmak için bir yer arıyorum.

I'm awfully glad you've come to live at Green Gables. - Oturmak için Green Gables'a gelmenize son derece sevindim.

oturmak
settle down
Oturma grubu
sitting group
Oturmak
(deyim) have a sit down
karaya oturma
stranding
otur
sit-down

bence daha da şey çğrenin ben daha 4. sınfa gidiom ve daha bilgiliyim.

oturma odası
family room
oturmak
locate
su basmanı, oturma duvarı
flood your living wall
babası ıngiliz olup ıngiltere'de oturma hakkı olan
patrial
dereceli oturma
gradual settlement
düzgün olmayan oturma
nonuniform settlement
düzgün oturma
uniform settlement
farklı oturma
(Jeoloji,Teknik) differential settlement
final oturma
final settlement
ilerleyen oturma
progressive settlement
işyerinde oturma eylemi
stay in strike
nihai oturma
ultimate settlement
otur
abided
oturma odası
morning room
oturma odası
{i} parlour
oturmak
be seated

Would you like to be seated? - Oturmak ister misiniz?

oturmak
(for a ship) to run aground. oturduğu dalı kesmek to cut off the very branch one is sitting on, cut the ground from under one's own feet. oturmaya gitmek to go to see (someone), go to visit (someone). oturup kalkmak to act on, follow (someone's advice)
oturmak
(for something) to catch on, take root, become popular, be accepted
oturmak
seat oneself
oturmak
sit on

This chair is really comfortable to sit on. - Bu sandalye oturmak için gerçekten rahat.

The one whose butt got burned has to sit on the blisters. - Poposu yanan kişi kabarcıkların üstünde oturmak zorundadır.

oturmak
indwell
oturmak
(lâf) fall
oturmak
set
oturmak
to sit down (on), sit (upon)
oturmak
park oneself
oturmak
settle
oturmak
dwell in
oturmak
lodge
oturmak
perch
oturmak
(for someone) to take up (a post, an appointment): Bakan makamına oturdu. The minister has taken up his post
oturmak
inhabit
oturmak
take a seat

I would like to take a seat over there. - Ben orada oturmak istiyorum.

oturmak
to live or dwell in (a place); to live with (someone)
oturmak
gear
oturmak
{f} tenant
oturmak
stable
oturmak
(for something) to fit on (something); /üstüne/ (for a garment) to fit (someone)
oturmak
sit oneself
oturmak
(Konuşma Dili) to cost: Bana pahalıya oturdu. It cost me a lot
oturmak
(for a building, wall, pavement, earth) to settle, subside; (for particles suspended in a liquid) to settle
oturmak
{f} room

I really don't want to sit in that room. - O odada gerçekten oturmak istemiyorum.

oturmak
slumping
plastik oturma
plastic settlement
primer oturma
primary settlement
sürekli oturma yeri
(Hukuk) habitual residence
toplam oturma
ultimate settlement
toplam oturma
total settlement
üst üste oturma
(dişler) occlusion
üstüne oturma
appropriation
Englisch - Englisch

Definition von oturma im Englisch Englisch wörterbuch

oturma odası
living room
Türkisch - Türkisch
Oturmak işi
Konukluğa gitme
Bir yapının altındaki zeminin hareketi veya sıkışması dolayısıyla aşağıya doğru hareketi
Kısa süre için konukluğa gitme: "Yemeğini yedikten sonra gece Vehbi Dedeye oturmaya gitti."- H. E. Adıvar
(Osmanlı Dönemi) VÜSUB
kuut
oturma belgesi
Bazı ülkelerde çalışan veya ticaret yapan kimselere verilen oturma izni belgesi
oturma duvarı
Su basmanı, oturmalık
oturma grevi
Bir isteği gerçekleştirmek amacıyla, işçilerin iş yerlerinden ayrılmaksızın bulundukları yere oturarak grev yapmaktan kaçınmaları
oturma grubu
Koltuk, kanepe, sandalye, kolçaklı sandalye, sallanan koltuk vb. mobilyalardan oluşan grup
oturma izni
Belli bir bölgede resmî makamlarca verilen oturma belgesi
oturma mobilyası
Boyutları ve şekli insan vücudunun ölçülerine uygun olan ve rahat oturmayı sağlayan, oturma yüzeyi elastik veya elastik olmayan malzemeden yapılan mobilya
oturma odası
Ev halkının oturması için ayrılmış oda
Oturmak
(Osmanlı Dönemi) İTTİKÂ'
Oturmak
tünemek
Oturmak
göçmek
Oturmak
(Osmanlı Dönemi) TAKAUD
otur
Artvin yöresinde yetiştirilen bir zeytin cinsi
oturmak
Uygun gelmek
oturmak
Bir yerde sürekli olarak kalmak, ikamet etmek: "Aynı semtte oturdukları için komşu da sayılırlar."- B. Felek
oturmak
Herhangi bir durumda belli bir süre kalmak: "Arif gibi bir adamla çene yarışına girmek istememekle beraber susup oturamazdı."- M. Ş. Esendal
oturmak
Belli bir yörüngede dönmeye başlamak
oturmak
Biriyle beraber yaşamak: "O günden beri, enişte beyle oturuyorum."- S. M. Alus
oturmak
Çökmek, aşağı inmek
oturmak
Toprak veya yapı çökmek, aşağı inmek
oturmak
Bir işi yapmakta olmak, bir işe başlamak üzere olmak
oturmak
Sıvı tortuları dibe çökmek, dipte toplanmak
oturmak
Benimsenmek, yerleşmek, kökleşmek
oturmak
Herhangi bir durumda belli bir süre kalmak
oturmak
Biriyle beraber yaşamak
oturmak
Mal olmak
oturmak
Bu biçimde yerleştiği yerde kalmak: "Bakın, hikâye zordur, acımasız ve hoşgörüsüzdür
oturmak
Hiçbir iş yapmadan boş vakit geçirmek, boş durmak
oturmak
Bir yerde sürekli olarak kalmak, ikamet etmek
oturmak
Vücudun belden yukarısı dik duracak biçimde ağırlığı kaba etlere vererek bir yere yerleşmek
oturmak
Dibe çökmek, dipte toplanmak
oturmak
Vücudun belden yukarısı dik duracak biçimde ağırlığı kaba etlere vererek bir yere yerleşmek: "Bir sandalyenin üzerinde oturmuş, önüne bakıyordu."- S. F. Abasıyanık
oturmak
Oturursunuz ve başından kalkamazsınız."- T. Dursun K. Uygun gelmek: "Ütüsüz ve beli oturmamış pantolonunu çekti."- T. Buğra
oturmak
Bir işi yapmakta olmak, bir işe başlamak üzere olmak: "Bu saat, kendimi bildim bileli sofraya oturma saatimizdir."- Y. Z. Ortaç
oturmak
Bu biçimde yerleştiği yerde kalmak
oturmak
Yer almak, geçmek
oturma
Favoriten