önce

listen to the pronunciation of önce
Türkisch - Englisch
ago

I saw her somewhere two years ago. - Onu ben iki yıl önce bir yerde gördüm.

Marilyn Monroe died 33 years ago. - Marilyn Monroe, 33 yıl önce öldü.

first

We'll go to Hong Kong first, and then we'll go to Singapore. - Önce Hong Kong'a gideceğiz ve sonra Singapura gideceğiz.

One will be judged by one's appearance first of all. - Bir insan her şeyden önce görünümü ile değerlendirilecektir.

before

I showered before breakfast. - Kahvaltıdan önce duş aldım.

I want to see you before you go. - Sen gitmeden önce seni görmek istiyorum.

first, at first, firstly, initially; before; ago
firstly

Firstly, happiness is related to money. - Öncelikle, mutluluk para ile ilgilidir.

Firstly, we mustn't be selfish. - Her şeyden önce bencil olmamalıyız.

before time
epi-
for one thing

For one thing he is lazy, for another he drinks. - Öncelikle o tembeldir, diğer taraftan içki içer.

For one thing, I'm penniless; for another, I don't have the time. - Öncelikle, beş parasızım, ayrıca, zamanım yok.

to start with

To start with, I must thank you for your help. - Öncelikle yardımınız için size teşekkür etmeliyim.

To start with, who is that man? - Her şeyden önce, o adam kim?

initially
beforehand

We prepared snacks beforehand. - Biz önceden aperatifleri hazırladık.

I'll let you know beforehand. - Sana önceden bildireceğim.

pre-

He bought the pre-cut pork loin. - O önceden kesilmiş domuz filetosu aldı.

What's your pre-tax income? - Senin vergi öncesi gelirin nedir?

before, ago
back

Let's go back before it begins to rain. - Yağmur başlamadan önce geri dönelim.

I've got to take my library books back before January 25th. - 25 Ocaktan önce kütüphane kitaplarımı geri götürmek zorundayım.

ere

That building was erected five years ago, I think. - O bina sanırım beş yıl önce inşa edildi.

This statue was erected ten years ago. - Bu anıt on yıl önce dikildi.

prior

I'm sorry, but I have a prior engagement. - Üzgünüm, fakat önceden verilmiş sözüm var.

Freshness is our top priority. - Tazelik bizim önceliğimizdir.

first, at first
the preceding period of time; the past
pre

My water broke on the evening of the predicted birth date. - Önceden belirlenen doğum tarihinin akşamında suyum kesildi..

It would be to your advantage to prepare questions in advance. - Soruları önceden hazırlamak senin yararına olur.

ante

Tom connected the TV to the antenna that the previous owner of his house had mounted on the roof. - Tom TV'yi evin önceki sahibinin çatıya monte ettiği antene bağladı.

The conquest of İstanbul antedates the discovery of America. - İstanbul'un fethi, Amerika'nın keşfinden önce gelir.

afore
pro

Check the enemy's progress before they reach the town. - Düşman kasabaya ulaşmadan önce, onların ilerlemesini durdurun.

The student has already solved all the problems. - Öğrenci tüm problemleri daha önce çözdü.

above

Television shows violence, which influences, above all, younger people. - Televizyon şiddet gösteriyor, her şeyden önce daha genç insanları etkiler.

Above all, you must help each other. - Her şeyden önce, birbirinize yardım etmelisiniz.

before ...: tatilden önce before the vacation
early

Could you tell Tom to come to work an hour early tomorrow? - Tom'a yarın bir saat önce işe gelmesini söyleyebilir misin?

I want to make sure I get to the station early enough to buy a newspaper before getting on the train. - Trene binmeden önce bir gazete almak için istasyona yeterince erken varacağımdan emin olmak istiyorum.

prior to

Prior to your arrival, he left for London. - Senin varışından önce, o, Londra'ya gitti.

I need it by the morning of April 5, so it can be reviewed by other members prior to the meeting. - 5 Nisan sabahına kadar ona ihtiyacım var, bu yüzden toplantıdan önce diğer üyeler tarafından gözden geçirilebilir.

in advance

It would be to your advantage to prepare questions in advance. - Soruları önceden hazırlamak senin yararına olur.

She finished her work an hour in advance. - O, işini bir saat önce bitirdi.

at first

At first the job looked good to Tom, but later it became tiresome. - Önceleri iş, Tom'a iyi göründü fakat daha sonra iş yorucu oldu.

No one believed me at first. - İlk önce kimse bana inanmıyordu.

a priori

Tell Tom it's a priority. - Tom'a bunun bir öncelik olduğunu söyle.

Tell him it's a priority. - Ona bunun bir öncelik olduğunu söyle.

epi
ilk önce
first of all

First of all, I'm very worried about my daughter's health. - İlk önce ben kızımın sağlığı hakkında çok kaygılıyım.

ilk önce
firstly
önce gelen
antecedent
önce gelme
precedence
önce gelmek
come before
önce olmak
anticipate
önce davranmak
anticipate
önce gelen
(Ticaret) predecessor
önce gelen
(Bilgisayar) leading
önce gelerek
preceding
önce gelme
preceding
önce gelmek
predate
önce gelen
(Hukuk) preceding
önce can sonra canan
(Atasözü) Charity begins at home
önce davranmak
take precedence of
önce değerbiç
(Bilgisayar) evaluate first
önce doğmuş çocuk
premature baby
önce düşün, sonra söyle
(Atasözü) Think before you speak
önce gelen iş
preoccupation
önce gelen kimse
progenitor
önce gelme
(Hukuk) figure prominently
önce gelmek
precede
önce gelmek
forego
önce gelmek
take precedence of
önce gelmek
antedate
önce gelmek
to precede
önce güvenlik
safety first
önce iğneyi kendine batır, sonra çuvaldızı ele
(Atasözü) Before you do or say something unpleasant to someone else, think of how you'd feel if something similar were done or said to you
önce kapmak
preoccupy
önce kapmak
beat smb. to it
önce okuyun
(Bilgisayar) read this first
önce olma
precedence
önce olmak
have the precedence
önce para
(Konuşma Dili) cash on the barrelhead
önce satın alma hakkı
pre emption
önce sayfa sonu
(Bilgisayar) page break before
önce siz
after you!
önce tartılmak
weigh in

Boxers have to weigh in before a fight. - Boksörler bir maçtan önce tartılmak zorundalar.

önce uzun kenar
(Bilgisayar) long edge first
önce yapmak
beat smb. to it
önce ölmek
predecease
önce ölmüş
(Kanun) predeceased
daha önce
previously

In which house did you live previously? - Daha önce hangi evde yaşıyordun?

There were a lot of teachers from Australia and New Zealand at the English conversation school I went to previously. - Daha önce gittim İngilizce konuşma okulunda Avustralya ve Yeni Zelanda'dan birçok öğretmen vardı.

az önce
just

When one lucky spirit abandons you another picks you up. I just passed an exam for a job. - Şanslı bir ruh seni terk ettiği zaman, bir başkası seni alır.Ben az önce bir iş sınavını geçtim.

Ann has just finished writing her report. - Ann raporunu yazmayı az önce bitirdi.

-meden önce
before
herşeyden önce
first of all
biraz önce
just now
biraz önce
a little while ago

I just started using this site a little while ago. - Bu siteyi biraz önce kullanmaya başladım.

bundan önce
heretofore
den önce
no later than
önce gel
come before

Betty will be able to come before noon. - Betty öğleden önce gelebilecek.

Please come before 2:30. - Lütfen 2.30'dan önce gel.

-meden önce
by the time
-den önce
preparatory to
-den önce
(Ticaret) prior
-den önce gelmek
precede
-den önce olan
antecedent to
az önce
deja
az önce
a short time ago
bir an önce
forthwith
bir an önce
right away

Why did you put the chicken in such a difficult place to get when you knew that I wanted to use it right away? - Bir an önce onu kullanmak istediğimi bildiğin halde niçin tavuğu böyle alması zor bir yere koydun?

Tom says he wants to get married right away. - Tom bir an önce evlenmek istediğini söylüyor.

bir hafta önce
a week ago
bir hafta önce
one week ago
bir süre önce
a while ago
biraz önce
just

I think Tom just lied to me. - Galiba Tom biraz önce bana yalan söyledi.

Forget what I have just told you. - Biraz önce sana söylediklerimi unut.

birinden önce ölmek
predecease
birkaç gün önce
the other day
birkaç yıl önce
a few years ago
bitişten önce
(Bilgisayar) before end
daha önce
afore
daha önce
already

Tom has already signed up for that class. - Tom o sınıfa daha önce kaydoldu.

I doubt that Tom knew that Mary was already married. - Tom'un Mary'nin daha önce evli olduğunu bildiğinden şüpheliyim.

daha önce
before

I turned off the TV because I had seen the movie before. - Filmi daha önce gördüğüm için televizyonu kapattım.

Have you made a speech in English before? - Daha önce İngilizce bir konuşma yaptın mı?

den önce gelmek
precede
deneyden önce
a priori
doğumdan önce
(Tıp) prenatal
en önce
(deyim) first things first
en önce
in the first place
gün önce
days ago
hafta önce
weeks ago
haftalar önce
weeks ago
hepsinden önce
first of all
her şeyden önce
(deyim) first things first
her şeyden önce
before hand
her şeyden önce
start with
her şeyden önce
in the first place
her şeyden önce
above all things
her şeyden önce
primarily
herşeyden önce
firstly
herşeyden önce
last
iki ay önce
two months ago
iki hafta önce
two weeks ago
iki yıl önce
two years ago
ilk önce
first and foremost
ilk önce
transmitting
ilk önce
begin with
ilk önce
at first

At first, I thought he was a teacher, but he wasn't. - İlk önce öğretmen olduğunu sanmıştım ama değilmiş.

He didn't believe it at first. - O, ona ilk önce inanmadı.

ilk önce
in the first place

I didn't want to be here in the first place. - İlk önce burada olmak istemedim.

In the first place, fashions change very quickly. - İlk önce modalar çok hızlı değişir.

ilk önce
at the outset
ilk önce
before hand
isadan önce
a/c
kısa süre önce
recently
olaydan önce
(Latin) a priori
savaştan önce
ante-bellum
sayfadan önce
(Bilgisayar) before sheet
seneler önce
years ago
tarihinden önce
(Bilgisayar) before
uzun zaman önce
(Bilgisayar) long time ago
vaktinden önce
early
yatmadan önce
ante noctem
yıllar önce
years ago

There was a castle here many years ago. - Yıllar önce orada bir kale vardı.

I began playing golf years ago. - Yıllar önce golf oynamaya başladım.

yıllar önce
ages ago
zamanından önce
precipitate
zamanından önce
untimely
zamanından önce
preterm
çok zaman önce
a long time ago
çok önce
long before
öğleden önce
am
öğleden önce
(Ticaret) ante-meridiem a.m
öğleden önce
a/m
öğleden önce
ante-meridiem (a.m.)
üç saat önce
three hours ago
zamanından önce
prematurely
önce gel
precede

Lightning precedes thunder. - Şimşek gök gürültüsünden önce gelir.

In English the verb precedes the object. - İngilizcede yüklem nesneden önce gelir.

önce gel
{f} preceding
önce gelme
primacy
zamanından önce
early
-den önce
Afore
az zaman önce
less time before
biran önce
as soon as possible
kısa bir süre önce
A short while ago
önce gelen
from before
-den önce gelen
preceded
Spartan (Spartan füzesi: Daha önce Safeguard balistik savunma silah sistem füzes
(Askeri) Spartan
ateşlemeden önce kilitleme
(Askeri) lock-on before launch
aynı anı daha önce de yaşadığını hissetme
deja-vu
az önce
a short time ago, just now
az önce
only just

I have only just arrived. - Sadece az önce geldim.

We've only just begun. - Sadece az önce başladık.

az önce
shortly before
az önce
just now

Your boyfriend got tired of waiting for you and left just now. - Erkek arkadaşın seni beklemekten usandı ve şimdi az önce gitti.

It began raining just now. - Az önce yağmur yağmaya başladı.

ben gitmeden önce
before i go
beşten önce
before five
bir an evvel/önce
as soon as possible
bir an önce
as soon as possible, right away
bir an önce
as soon as possible

You should tell Tom as soon as possible. - Bir an önce Tom'a söylemelisin.

bir an önce
in no time

You'll be there in no time. - Bir an önce orada olacaksın.

bir an önce
anon
bir ayak evvel/önce immediately
at once
bir gün önce
the day before

I lost the watch I had bought the day before. - Bir gün önce aldığım saati kaybettim.

George Washington arrived the day before. - George Washington bir gün önce geldi.

biraz önce
shortly before
birden önce
before one

Zero is what comes before one. - Sıfır birden önce gelen şeydir.

Zero comes before one. - Sıfır birden önce gelir.

birinden önce davranmak
(deyim) get the jump on one
biz gitmeden önce
before we go
borcu vadesinden önce ödeme
(Ticaret) prepayment
bu hastalığı daha önce hiç geçirmedim
I've never had this disease before
bundan önce
previously
bundan önce
ere this
bundan önce
before this
bundan önce
before now
bundan önce
ere now
bundan önce
erewhile
daha önce
before; earlier
daha önce belirtilen
aforementioned
daha önce belirtilen
aforesaid
daha önce kapma
preoccupancy
daha önce savaşan taraflar
(Askeri) former warring factions
daha önce söylenen
(Hukuk) foregoing
daha önce var olmak
pre exist
daha önce ölmek
predecease
daha önce ülser tedavisi görmüştüm
I have previously received treatment for an ulcer
den önce
afore
den önce değil
not until
diğerlerinden önce
in advance of the others
dokunmadan önce boyanmış
dyed in the wool
dokunmadan önce boyanmış
wool dyed
en önce
in first place
en önce
first of all
epey zaman önce
a long while ago
gün batımından önce
day before
günümüzden önce
before present day
haberi önce yayınlama
(gazete) beat
hemen önce
shortly before

Tom left to go fishing shortly before dawn. - Tom şafaktan hemen önce balık tutmaya gitmek için ayrıldı.

He reached home shortly before five o'clock. - Saat beşten hemen önce eve vardı.

her şeyden önce
to start with, above all, first and foremost
herkesten önce
in advance of the others
ilaçlı röntgen çekilmeden önce alınan sıvı
opaque meal
ilk önce
first of all, first; to begin with; at first, initially, in the beginning, at the outset
kazıya başlamadan önce kazılan tünel
sump
maçtan önce tartmak
weigh in
maçtan önce tartılmak
weigh in

Boxers have to weigh in before a fight. - Boksörler bir maçtan önce tartılmak zorundalar.

meden önce
not until
metinden önce
(Bilgisayar) before text
milattan önce
B.C., before Christ
Türkisch - Türkisch
Baştaki, geçmişteki bölüm, geçmiş zaman
İlk olarak, başlangıçta: "Önce hep birlikte basın suçunu tarif edelim."- B. Felek
Şu kadar zamanın geçmiş bulunduğunu anlatır
İlk olarak, başlangıçta
Baştaki, geçmişteki bölüm, geçmiş zaman: "Demin söyledikleri bana sadece daha önce olup bitenleri düşündürdü."- T. Buğra
evvel
evvelce
tanan
önce bilim
bakınız: ön bilim
bir an önce
Hemen, olabildiği kadar ivedi
ilk önce
Önce, en önce, en başta
milattan önce
Milâdî tarih başlangıcından geriye doğru sayılan yıllara göre belirtilen tarih (kısaltılmış biçimde: M. Ö.)
Önce gelme
takaddüm
önce
Favoriten