kararsız

listen to the pronunciation of kararsız
Türkisch - Englisch
irresolute
hesitant

Tom said that he was hesitant to do that. - Tom bunu yapmak için kararsız olduğunu söyledi.

Tom seemed to be a little hesitant. - Tom biraz kararsız görünüyordu.

unstable

Layla was extremely unstable. - Leyla son derece kararsızdı.

I think Tom is unstable. - Tom'un kararsız olduğunu düşünüyorum.

indecisive

Tom and Mary are both indecisive. - Tom ve Mary her ikisi de kararsız.

They're indecisive. They don't know what they want. - Onlar kararsız. Onlar ne istediklerini bilmiyorlar.

ambivalent
undecided

I'm undecided at this point. - Bu noktada kararsızım.

I'm still very undecided. - Ben hâlâ çok kararsızım.

erratic
not sure
fickle
hesitant, undecided
indecisive, hesitant; changeable; unstable, unsteady; undecided
fluxional
dubious
astatic
doubtful

Tom still looks doubtful. - Tom hala kararsız görünüyor.

double minded
changeable, unstable
uncertain

Tom is uncertain what he should do. - Tom ne yapması gerektiği konusunda kararsız.

baffling
flukey
fluctuating
flighty
changeable
faltering
changeful
inconstant
restless
unsettled
{s} variable
mutable
{s} hazy
{s} vagabond
undecisive
uneven
light
wayward
excursive
light-minded
in two mind
light minded
fluky
slaphappy
astable
instable
unsteadily
labile
on the fence
ambıvalent
fluxion
fluke
infirm of purpose
{s} unsteady
{s} vague

He seemed vague about what he wanted to do. - O, yapmak istediği şey hakkında kararsız görünüyordu.

{s} halting
{s} undetermined
nambypamby
{s} inconsistent
rocky
faithless
weak kneed
vacillating
{s} uncommitted
{s} infirm
{s} precarious
{s} unresolved
lightminded
shillyshally
karar
decision

I made a decision to study abroad. - Yurtdışında okumaya karar verdim.

He explained later how he made this decision. - Bu kararı nasıl verdiğini daha sonra açıkladı.

karar
{i} judgment

I made a judgment call. - Kanaate dayalı bir karar verdim.

It was a judgment call. - Kanaate dayalı bir karardı.

kararsız olmak
dither
kararsız olmak
seesaw
kararsız davranmak
dicker
kararsız denge
unstable equilibrium
kararsız durum
unstable state
kararsız kalmak
shilly shally
kararsız kalmak
seesaw between two opinions
kararsız kimse
Don't Know
kararsız olan kimse
waverer
kararsız olmak
pendulate
kararsız olmak
fluctuate
kararsız olmak
be vague about smth
kararsız olmak
be uncertain
kararsız olmak
vacillate
kararsız olmak
be hazy about
kararsız olmak
to be undecided; to waver
kararsız olmak
doubt
kararsız seçmen
floating vote
karar
determination

He was quite decided in his determination. - O, niyetinde oldukça kararlıydı.

Tom has strong determination. - Tom'un güçlü bir kararlılığı var.

karar
{i} verdict

Has the jury reached a verdict? - Jüri bir karara vardı mı?

Tom felt great relief after the verdict was read. - Karar okunduktan sonra Tom büyük bir rahatlama hissetti.

karar
decision, resolution; judgement, sentence, finding, decree; stability, constancy; proper degree, reasonable degree; reasonable, decent
karar
vote

We will vote to decide the winner. - Kazanana karar vermek için oy kullanacağız.

Anxious for a quick decision, the chairman called for a vote. - Hızlı bir karar için endişeli olduğundan, başkan bir oy için çağrıda bulundu.

karar
{i} conclusion

Tom and Bill arrived at the conclusion independently of each other. - Tom ve Bill birbirlerinden bağımsız olarak karara vardılar.

I don't agree with your conclusions. - Ben senin kararlarını onaylamıyorum.

karar
ordinance
karar
sentence

Malcom killed Tom because he was tired of seeing his name in lots of sentences. - Malcom birçok mahkeme kararında onun adını görmekten usandığı için Tom'u öldürdü.

I've decided to write 20 sentences a day on Tatoeba. - Tatoeba'da günde 20 cümle yazmaya karar verdim.

karar
proper degree
karar
(Latin) judicatum
karar
reasonable
karar
find
karar
(Kanun) rule
karar
(Latin) sententia
karar
decent
karar
(Kanun) ministerial
karar
(Ticaret) declaration
karar
reasonable degree
karar
(Ticaret) agreement
karar
(Latin) decretum
karar
dijudication
karar
injunction
karar
(Kanun) claim
karar
constancy
karar
become overcast
karar
{f} dim

Tom dimmed the lights. - Tom ışıkları kararttı.

Could you dim the lights a little? - Işıkları biraz karartır mısın?

karar
adjudication
karar
{f} darkening
karar
settlement
karar
arbitrament
karar
decision making
karar
fiat
karar
darken

At the end of April, the water of the Yellow River had darkened. - Nisan ayının sonunda, Sarı Nehrin suyu karardı.

The sky suddenly began to darken. - Gökyüzü aniden kararmaya başladı.

karar
resolve

They resolved to work harder. - Daha sıkı çalışmaya karar verdiler.

She resolved to work as a volunteer. - O, gönüllü olarak çalışmaya karar verdi.

huzursuz, kararsız, karmaşık
uneasy, uncertain, complex
karar
decide for
karar
take decisions
karar
making decisions
karar
decided on
karar
deciding on
karar
made the decision
karar
decision to
karar
in decision
karar
{i} finding

We're finding it difficult deciding on which one to buy. - Hangisini alacağımıza karar vermeyi zor buluyoruz.

I'm finding it difficult deciding on which one to buy. - Hangisini alacağıma karar vermeyi zor buluyorum.

karar
just right, neither too little nor too much
karar
classical Turkish mus. a return to the original mode
karar
doom
karar
{i} award
karar
judg(e)ment
karar
fixity
karar
{i} resolution

The resolution was not approved immediately. - Karar hemen onaylanmadı.

This United Nations resolution calls for the withdrawal of Israel armed forces from territories occupied in the recent conflict. - Bu Birleşmiş Milletler kararı İsrail'in silahlı güçlerinin son çatışmalarda işgal edilen bölgelerden çekilmesini istemektedir.

karar
perpetuity
karar
darkened

The sky suddenly darkened yesterday afternoon. - Dün öğleden sonra gökyüzü aniden karardı.

The air was darkened by the smoke. - Hava duman tarafından karartıldı.

karar
proper degree, acceptable limit
karar
{i} judgement

I have absolute confidence in your judgement. - Senin kararına mutlak güvenim var.

We can rely on his judgement. - Biz onun kararına güvenebiliriz.

karar
decider
karar
decree
karar
judgement [Brit.]
karar
overcast
karar
estimate, approximation
karar
stability, predictability
karar
(Hukuk) award, decision, ruling, resolution, assessment, conclusion
karar
{i} holding
karar
sense

Living the kind of life that I live is senseless and depressing. - Benimki gibi bir hayat yaşamak manasız ve iç karartıcı.

It doesn't make much sense to me, but Tom has decided not to go to college. - Bana pek mantıklı gelmiyor fakat Tom koleje gitmemeye karar verdi.

Türkisch - Türkisch
Kararı olmayan, karar vermekte güçlük çeken, bir kararda durmayan, duruksun, mütereddit
Kararı olmayan, karar vermekte güçlük çeken, bir kararda durmayan; duruksun, mütereddit
Düzensiz, istikrarsız
mütereddit
azimsiz
ikircik
mütebeddil
(Osmanlı Dönemi) MÜTEBEDDİL
(Osmanlı Dönemi) MUKALKAL
(Osmanlı Dönemi) bîkarar
kararsız denge
Denge durumundaki cismin küçük bir yer değiştirmesiyle bozulan denge
KARAR
(Osmanlı Dönemi) Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama
KARAR
(Osmanlı Dönemi) Ayakları kısa ve çirkin yüzlü bir cins koyun
KARAR
(Osmanlı Dönemi) Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü
KARAR
(Osmanlı Dönemi) Değişmez hâle gelmek
KARAR
(Osmanlı Dönemi) Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük
KARAR
(Osmanlı Dönemi) Gitmeyip kalmak
KARAR
(Osmanlı Dönemi) Dolanmak
KARAR
(Osmanlı Dönemi) Sabit ve sakin olmak
KARAR
(Osmanlı Dönemi) Oturaklı yer. Sâkin olacak yer
Karar
(Osmanlı Dönemi) KURR
Karar
hüküm
karar
Türk Müziğinde, taksim yaparken ana makama döznüş
karar
Bir iş veya sorun hakkında düşünülerek verilen kesin yargı
karar
Tam ölçüsünde, ne az ne çok
karar
Tartışılarak verilen kesin yargı
karar
Türk Müziğinde taksim yaparken ana makama dönüş
karar
Herhangi bir durum için tartışılarak verilen kesin yargı
karar
Değişmez olma
karar
Türk müziğinde, taksim yaparken ana makama dönüş
karar
Bir iş veya sorun hakkında düşünülerek verilen kesin yargı: "Kararımı biradere pek güçlükle kabul ettirdim."- R. N. Güntekin
karar
Değişmeyen, düzenli durum, düzenlilik, yöntemlilik
karar
Bu yargıyı bildiren belge
kararsız
Favoriten