tarafsız

listen to the pronunciation of tarafsız
Türkçe - İngilizce
(Hukuk) impartial

Please be fair and impartial. - Lütfen adil ve tarafsız olun.

Even impartiality is partial. - Tarafsızlık bile taraflıdır.

unbiased

I think Tom is unbiased. - Tom'un tarafsız olduğunu düşünüyorum.

He puts on a show of being impartial and unbiased, but I think he's just a guy with no opinion of his own. - O, tarafsız ve ön yargısız olmanın şovunu yapar fakat sanırım o sadece kendi fikri olmayan bir adam.

neutral

That country remained neutral throughout World War II. - O ülke II.Dünya Savaşı boyunca tarafsız kaldı.

Switzerland is a neutral country. - İsviçre tarafsız bir ülkedir.

objective

Tom is objective, isn't he? - Tom tarafsız, değil mi?

I think Tom is objective. - Tom'un tarafsız olduğunu düşünüyorum.

impartial, unbiased
dispassionate
fair-minded
judicial
uncolored
non partisan
clinical
detached
noncommittal
even handed
equitable
colorless
candid
crossbench
non party
impartial, objective, dispassionate, detached, disinterested
unbiassed
free from bias
neutral (not belonging to either side)
uncommitted
disinterested
evenhanded
unprejudiced
unpredictable
non-partisan
even-handed
fair minded
{s} colourless
{s} unwarped
{s} uncoloured
non committal
fairminded
taraf
{i} party

The party was hosted by Dan. - Partiye Dan tarafından ev sahipliği yapıldı.

I intend to take my position as a third party. - Üçüncü bir taraf olarak pozisyon almaya niyetliyim.

taraf
side

In America cars drive on the right side of the road. - Amerika'da arabalar yolun sağ tarafını kullanırlar.

Canada is on the north side of America. - Kanada, Amerika'nın kuzey tarafındadır.

taraf
way

Ladies and gentlemen, please come this way. - Hanımefendiler ve beyefendiler, lütfen bu tarafa gelin.

Be sure to drop in on us if you come our way. - Bizim tarafa yolun düşerse, bize uğramayı unutma.

taraf
part

The party was organized by Mac. - Parti Mac tarafından organize edildi.

It was a mistake on their part. - Onların tarafında bir hataydı.

tarafsız ülke
natural
tarafsız bölge
Neutral Zone
tarafsız bölge
demilitarized zone
tarafsız devletler
(Hukuk) the neutrals, neutral states
tarafsız kimse
Don't Know
tarafsız kimse
neutral
tarafsız kılmak
neutralize
tarafsız olmak
hold the scales even
tarafsız ülke
neutral
taraf
{i} facet
taraf
{i} end

Confessions by St. Augustine tells us the timeless story of an intellectual quest that ends in orthodoxy. - Aziz Augustine tarafından yazılan İtiraflar bize ortodokslukta biten entelektüel arayışın zamansız bir hikayesini anlatır.

Tom dog paddled toward the shallow end of the pool. - Tom havuzun sığ tarafına doğru köpekleme yüzdü.

taraf
{i} hand

I called you, on the one hand to invite you out to eat, and on the other to tell you my son is going to get married. - Bir taraftan seni yemeğe davet etmek için, diğer taraftan sana oğlumun evleneceğini söylemek için seni aradım.

You'll see the bank on the left hand side of the hospital. - Hastanenin sol tarafında bankayı göreceksin.

taraf
backside
taraf
outside

Sami was spotted by police outside a gas station. - Sami, polis tarafından bir benzin istasyonunun dışında fark edildi.

I was distracted by those protesters outside. - Benim dışarıda bu protestocular tarafından dikkatim dağıtıldı.

taraf
streak
taraf
favour
taraf
(Ticaret) stakeholder
taraf
district
taraf
behalf

I'm calling you on behalf of Mr. Simon. - Bay Simon tarafından arıyorum sizi.

nötr, yansız, tarafsız
neutral, unbiased, objective
dost, düşman, tarafsız tanıma sistemi
(Askeri) identification, friend, foe, or neutral
politik açıdan tarafsız
fencesitter
savaşta tarafsız ülke toprağını zaptetme hakkı
angary
sürekli tarafsız devlet
(Hukuk) permanently neutral state
taraf
side; part, portion; area, region; direction: Sandığın üst tarafı ceviz. The top part of the chest is walnut. Şehrin o tarafında oturuyor. She lives over in that part of town. Ne taraftansın? What part of the country are you from? Fatih taraflarında bir yerde oturuyor. He lives somewhere in the neighborhood of Fatih. Seni her tarafta aradım. I've been looking for you everywhere. Boğaz'ın Asya tarafında on the Asian side of the Bosphorus. Sağ tarafına bak! Look to your right! Rüzgâr ne taraftan esiyor? What direction's the wind blowing from? Nehir tarafına doğru gidiyordu. He was heading towards the river
taraf
behalf: Dayım tarafından geliyorum, sizden bir ricası var. I've come on behalf of my uncle to ask a favor of you
taraf
side (one particular side, position, or group as opposed to another): işin kötü tarafı the unpleasant side of the matter. Bizim taraf maçı kazandı. Our side won the match. Onun baba tarafında delilik var. There's madness on his father's side of the family. O meseleye ne taraftan bakarsan bak halledilmesi imkânsız. No matter how you look at it, that problem remains insoluble. Herif bir taraftan parasızlıktan yakınıyor, öbür taraftan kalkıp karısına kürk manto alıyor! The fellow complains about his lack of money, and then he ups and buys his wife a fur coat! öte taraftan on the other hand
taraf
used with an adjective: Ucuz tarafından bir ayakkabı istiyorum. I want a cheap pair of shoes. Bunları ucuz tarafından aldın, değil mi? You bought these on the cheap, didn't you?
taraf
(denklem) member
taraf
used in formal language to indicate a person: Merhum zevcinizin evrakı tarafınıza gönderilmiştir. The papers of your late husband have been forwarded to you
taraf
party (to a contract, in a legal proceeding); litigant
taraf
contractor
taraf
side; aspect; direction; district; part
taraf
used in formal language to show the agent of a passive verb: Bu nişan büyük babama padişah tarafından ihsan edilmiş. This medal was bestowed on my grandfather by the sultan. Ancak belediye encümeni tarafından onaylanmış ruhsatlar geçerli sayılacaktır. Only those permits which have received the approval of the municipal council will be deemed valid
Türkçe - Türkçe
Hiçbir düşünceyi, inancı paylaşmayan, tutmayan, yansız: "Silahsızdık, vasıtasızdık, tarafsızdık, fakat sırf ümitli idik."- R. E. Ünaydın
Hiçbir düşünceyi, inancı paylaşmayan, tutmayan, yansız
(Osmanlı Dönemi) bîtaraf
tarafsız bölge
Savaşta iki taraf yetkilileri veya kumandanlarınca karar verilen, askerden arınmış bölge
TARAF
(Osmanlı Dönemi) Aralarında anlaşmazlık bulunan iki kişiden veya iki topluluktan her biri
TARAF
(Osmanlı Dönemi) Yan, yön
TARAF
(Osmanlı Dönemi) Yer, memleket, ülke. Kıt'a
TARAF
(Osmanlı Dönemi) Taraftarlık, sahip çıkmak, korumak
Taraf
(Osmanlı Dönemi) KIT'A
Taraf
(Osmanlı Dönemi) HAVZA
Taraf
(Osmanlı Dönemi) HİZA
taraf
Bir kişinin soyundan gelenlerin hepsi
taraf
Ön, arka, sağ, sol, üst, alt vb. yanların her biri
taraf
Yön, yan, doğrultu
taraf
Yön, yan, doğrultu: "Deniz tarafındaki çayırdan bir sürü koyun geçiyor."- M. Ş. Esendal
taraf
Ön, arka, sağ, sol, üst, alt vb. yanların her biri: "Dört tarafı kesme billur kapaklı bir eski saat..."- R. H. Karay
taraf
Yöre, yer: "Üsküdar tarafındaki evlerin camları kor gibi parlıyordu."- H. Taner. İstekleri, düşünceleri karşıt olan iki kişiden veya iki topluluktan her biri
taraf
İstekleri, düşünceleri karşıt olan iki kişiden veya iki topluluktan her biri
taraf
Bir şeyin belli bölümü, kısmı
taraf
Yöre, yer
tarafsız