eski

listen to the pronunciation of eski
Türkçe - İngilizce
old

There was nothing but an old chair in the room. - Odada eski bir sandalyeden başka bir şey yoktu.

Soccer is an old game. - Futbol eski bir oyundur.

former

Lincoln greeted his former political rival. - Lincoln eski siyasi rakibini karşıladı.

France's currency was the franc, and its symbol was ₣. While it is no longer used in France, francs are still in use in some former French colonies such as Guinea. - Fransa'nın para birimi franktı ve sembolü ₣ idi. Frank Fransa'da artık kullanılmıyor ama Gine gibi bazı eski Fransız kolonilerinde hâlâ kullanılmaktadır.

past

If two past lovers can remain friends, it's either because they are still in love, or they never were. - İki eski âşık arkadaş kalabiliyorsa, ya onlar hâlâ aşıktır ya da hiç olmadılar.

People attach more importance to popular culture today than in the past. - İnsanlar günümüzde popüler kültüre eskisinden daha çok önem vermekte.

cut-and-dried
(Bilgisayar) out-of-date
by gone
corny
back

Tom and Mary were my backup singers back when I used to perform. - Eskiden konser verdiğimde Tom ve Mary arkada benim yedek şarkıcılarımdı.

The old church on the hill dates back to the twelfth century. - Tepenin üstündeki eski kilise on ikinci yüzyıla kadar uzanmaktadır.

older

Our car is three years older than yours. - Arabamız sizinkinden üç yıl daha eski.

Older carpets are more valuable than newer carpets. - Eski halılar yeni halılardan daha değerlidir.

(Askeri) predecessor
old-fashioned

I'm a bit old-fashioned. - Ben biraz eski kafalıyım.

My father is a bit old-fashioned. - Babam biraz eski kafalıdır.

dated
chronic
of yore

Whom the gods love die young, was said of yore. - Tanrıların sevdiği insan genç ölür, demiş eskiler.

Whom the gods love die young, was said of yore. - Tanrıların sevdikleri genç ölür, denirmiş eskiden.

ci-devant
shabby

Tom's clothes were shabby. - Tom'un giysileri eskimişti.

The shabby compartment remained vacant. - Eski püskü kompartıman boş kaldı.

(Dilbilim) given

Maybe I shouldn't have given Tom my old bicycle. - Belki Tom'a eski bisikletimi vermemeliydim.

Tom should've given Mary his old guitar. - Tom, Mary'ye eski gitarını vermeliydi.

ex-service
ex-

Tom is Mary's ex-husband. - Tom Mary'nin eski kocasıdır.

Tom is Mary's ex-boyfriend. - Tom Mary'nin eski erkek arkadaşı.

outmoded
passee
disuse
preconceived
decrepit
anterior
outdated

We’ve all heard of outdated laws that remain on the books from earlier times, many of which are good for a few laughs. - Hepimiz eski zamanlardan kitaplarda kalan eski yasaları duyduk, bunların çoğu birkaç kahkaha için iyidir.

worn-out

Now that we've bought new furniture for the room, why not throw away this old, worn-out furniture? - Madem ki oda için yeni mobilya aldık,neden bu eski, yıpranmış mobilyayı atmıyoruz?

(Bilgisayar) from

Tom Skeleton, the ancient stage doorkeeper, sat in his battered armchair, listening as the actors came up the stone stairs from their dressing rooms. - Tarihi sahne kapıcısı, Tom Skeleton, eskimiş koltuğunda oturdu, aktörlerin soyunma odalarından taş merdivenlerden yukarı gelirken dinledi.

My old friend wrote to me, informing me of his return from abroad. - Eski arkadaşım bana yazdı, yurt dışından dönüşü ile ilgili bilgi verdi.

old-timer
(Gıda) aged

If it's not from Scotland and it hasn't been aged at least twelve years, then it isn't whisky. - Eğer İskoçya'dan gelmiyorsa ve en az on iki yıl eskitilmediyse o zaman o, viski değildir.

fusty
paleo-
of old

He threw away a bunch of old letters. - Bir sürü eski mektup attı.

Tom showed me his collection of old coins. - Tom bana eski para kolleksiyonunu gösterdi.

obsolete

This is an obsolete usage. - Bu eski bir kullanımdır.

Your computer is obsolete. You need to buy a new one. - Bilgisayarınız eskimiş. Yeni bir tane almalısınız.

olden

But where are the snows of olden days? - Ama eski günlerin karları nerede?

ancient; early
ex
passe

The former president of South Africa has passed away. - Güney Afrika'nın eski devlet başkanı vefat etti.

out of date

This old book is quite out of date. - Bu eski kitap oldukça demode.

old, ancient
cut and dried
erstwhile
vet
earlier

We’ve all heard of outdated laws that remain on the books from earlier times, many of which are good for a few laughs. - Hepimiz eski zamanlardan kitaplarda kalan eski yasaları duyduk, bunların çoğu birkaç kahkaha için iyidir.

He came a little earlier than he used to. - Eskisinden biraz daha erken geldi.

old-time
quondam
old timer
late

This former child actor later became a drug addict. - Bu eski çocuk oyuncu daha sonra bir uyuşturucu bağımlısı oldu.

Sooner or later, we'll have to buy a new TV since the TV we have now is a very old model. - Er ya da geç, şu an sahip olduğumuz TV çok eski bir model olduğu için yeni bir televizyon almak zorunda kalacağız.

of long standing
onetime
old, bygone; ancient; former, veteran, ex, late, onetime, previous; obsolete, obsolescent; archaic, dated; old-fashioned, antiquated, out of date, outmoded, dated, corny; worn-out, shabby; secondhand, used; back
prior

Tom has no prior criminal record. - Tom'un eski suç kaydı yok.

former, ex-; veteran
sometime

Sometimes Tom came to meet his old friends. - Bazen Tom eski dostlarıyla görüşmeye geliyordu.

In Japan, we still sometimes see someone use an abacus, but not as often as we used to. - Japonya'da hala bazen birinin abaküs kullandığını görüyoruz, ancak eskisi kadar sık değil.

past events, what went before
previous

He didn't give us his previous employment record. - O bize eski iş kaydını vermedi.

disused
old, worn-out; secondhand
archaic
veteran
immemorial

Students have complained about homework assignments since time immemorial. - Öğrenciler çok eski zamanlardan beri ev ödevleri hakkında yakınıyorlar.

bygone

I'm willing to let bygones be bygones. - Eski defterleri kapatmaya hazırım.

trite
vintage

Is this a vintage car? - Bu eski model bir araba mı?

I bought it at the vintage clothing store. - Onu eski giysi dükkanından aldım.

{i} restoration

Laser rays are used in the restoration of ancient works. - Lazer ışınları eski eserlerin restorasyonunda kullanılmaktadır.

{s} ancient

The ancient Greeks knew as much about the solar system as we do. - Eski Yunanlar güneş sistemi hakkında bizim bildiğimiz kadar çok şey biliyorlardı.

Tom Skeleton, the ancient stage doorkeeper, sat in his battered armchair, listening as the actors came up the stone stairs from their dressing rooms. - Tarihi sahne kapıcısı, Tom Skeleton, eskimiş koltuğunda oturdu, aktörlerin soyunma odalarından taş merdivenlerden yukarı gelirken dinledi.

unto
antiquated

I prefer antiquated models. - Eski modelleri tercih ederim.

shot
used

Linda does not dance much now, but I know she used to a lot. - Linda şimdi çok dans etmiyor fakat eskiden çok dans ettiğini biliyorum.

Is eating fish as healthy now as it used to be? - Balık yemek eskiden olduğu kadar şimdi sağlıklıklı mıdır?

eski kurt
veteran
eski püskü
tatty
eski püskü
ragged
eski püskü
shabby

He is mixed up with something shabby. - Eski püskü bazı şeylerle karıştırdı.

The shabby compartment remained vacant. - Eski püskü kompartıman boş kaldı.

eski zamanlar
old

I have enjoyed seeing you and talking about old times. - Seni görmekten ve eski zamanlardan bahsetmekten zevk aldım.

Let's get together and talk about old times. - Buluşalım ve eski zamanlardan bahsedelim.

eski görevine vermek
reinstate
eski haline dönmek
revert
eski kafalı
fuddy-duddy
eski püskü
threadbare
eski uygarlık
antiquity
eski (teknoloji/makine vb)
outmoded
eski para ve tartı sistemi
talent
Eski Roma Alfabesi
Ancient Roman Alphabet
Eski çamlar bardak oldu
(Atasözü) - Other times, other ways.- Let bygones be bygones
eski bir ağırlık ölçüsü birimi
A unit of measure of weight in the former
eski bir rus parası
A former Russian currency
eski
Ex spouse, ex wife or ex husband
eski eşya
older articles
eski japonya'da tüccar sınıfı
the old merchant class in Japan
eski kaşar
aged kasseri
eski kaşar peyniri
aged kasseri
eski yapılar, eski eserler
old buildings, ancient monuments
eski yunan
Ancient Greek
eski zağra
Stara Zagora
eski çağ
ancient period
eski çağlar
antiquity
eskiden olduğu gibi, eski tarzda
as before, the old style
eski hamam eski tas
the same old thing
eski hamam eski tas
(Konuşma Dili) Nothing has changed; it's business as usual
eski tas eski hamam
the same old story
eski zaman
past
eski püskü
seedy
eski türkçe
old turkish
eski hükümlü
convicted previously
eski püskü
moth-eaten
eski püskü
tattered
eski zaman
yore
eski zaman
lang syne
eski eser
antiquarianism
eski sevgili
ex love

his ex lover ilsa.

eski zaman
in ancient time
eski zaman
former time
eski dost
old boy
eski dost
old crony
eski dost
old friend

Tom said you're old friends. - Tom sizin eski dost olduğunuzu söyledi.

He is one of my old friends. - O, eski dostlarımdan birisidir.

eski dost
old bean
eski eser
{i} relic
eski püskü
shabby, ragged, worn-out, threadbare, tattered, tatty
eski püskü
worn out
eski püskü
old and battered-looking, shabby
eski püskü
moth eaten
eski sevgili
(deyim) an old flame
eski sevgili
old flame
eski usul
primitive
eski usul
old style
eski zaman
old time
eski zaman
old-time
eski zaman
antiquity
eski zaman
yesteryear
eski zaman
langsyne
eski zaman
paleo
eskiler
old goods
eskiler
the old

We need to hire new workers, the old ones have been fired. - Yeni işçiler istihdam etmemiz gerekiyor, eskiler kovuldu.

I can't understand why people are frightened of new ideas. I'm frightened of the old ones. - İnsanların yeni fikirlerden neden korktuklarını anlayamıyorum. Ben eskilerinden korkarım.

eskiler
{i} tot
eskiler
ancients
eskiler
old things
eskiler
the ancients
Türkçe - Türkçe
Çok kullanmaktan yıpranmış, harap olmuş (şey)
Geçerli olmayan
Herhangi bir görevden düştüğü veya durumunu yitirdiği için bir kimsenin eski saygınlığının kalmadığı durumlarda kullanılır
Herhangi bir görevden düştüğü veya durumunu yitirdiği için bir kimsenin eski saygınlığının kalmadığını bildirir
Çoktan beri var olan, üzerinden çok zaman geçmiş bulunan: "Ey benim eski duygularım, eski düşüncelerim
Geçmiş çağlardaki
Mesleğinde uzmanlaşmış, deneyimi olan
Neden böyle uzaksınız benden?"- N. Ataç. Çok kullanmaktan yıpranmış, harap olmuş şey: "Ben babamın eskilerinden uydurma şeylerle giyiniyordum."- H. Z. Uşaklıgil. Önceki, sabık: "Anlatışına bakılırsa, eski kâtibe, şimdi fevkalade şık giyiniyormuş."- H. Taner
Geçmiş çağlardaki: "Kendimi eski zamanların eski bir gecesinde gayet geç bir saatte sokakta dolaşıyorum sanıyordum."- R. N. Güntekin
Önceki, sabık
Mesleğinde uzmanlaşmış, tecrübesi olan
Çoktan beri var olan, üzerinden çok zaman geçmiş bulunan
Geçerli olmayan: "Bugün mekteplerimiz artık o eski mektepler değildir."- R. N. Güntekin
Herhangi bir meslekte uzun süreden beri çalışmış olan
(Osmanlı Dönemi) BASTÂN
ezeli
(Osmanlı Dönemi) ÂTIK
eski zağra
(Coğrafya) Eski Zağara (Bulgarca: Стара Загора, Stara Zagora), Güney Bulgaristan'da bulunur. Bölgesinin ekonomi merkezi olmasının yanında en büyük ve en modern Bulgar şehirlerinden birisidir. Eski Zağra ilinde bulunur
Eski dost
kadim dost
Eski zaman
(Osmanlı Dönemi) KADÎM
eski püskü
Çok eski; iyice eski (şeyler)
eskiler
Eski çağ insanları, eski kuşaklar, bizden önce yaşayanlar: "Eskiler arasında beni en çok Fuzuli duygulandırırdı."- S. Birsel
eskiler
Eski eşya