tam

listen to the pronunciation of tam
English - Turkish
iskoç beresi
tam o shanter
iskoç beresi
tam tam
tamtam
tam inelastik
(Ekonomi) Fiyattaki değişmenin talep edilen miktarda hiçbir değişmeye neden olmadığı durumdur or: insülin kullanımı gibi
tam o shanter
İskoç beresi
tam yargı davası
(Kanun) Full judgement
tam-o’-shanter
İskoç beresi
TAMS
(Askeri) ulaştırma analiz, modelleme ve simülasyon (transportation analysis, modeling, and simulation)
Turkish - Turkish
Gerçek, ehliyetli, yetkin, kusursuz: "Reşit Galip tam bir idealist gibi öldü."- O. S. Orhon
Bütün, tüm
Eksiksiz, kesintisiz
Eksiksiz, kesintisiz: "Tam iki saat yalandan tamirle uğraştım."- A. Gündüz
Zaman ve yer için anlamı kesinleştirir: "Bohçasını aldı, tam çıkacaktı..."- Ö. Seyfettin
Amerikan doları
Sırasında, anında: "Tam mağazaya gireceğim zaman arkamdan bir ses geldi."- Ö. Seyfettin
Anlamı kesinleştirir
Bakırcılıkta, yapımı bitirilmiş ve kalaylanmış dövme kap
Sırasında, anında
Küçük kulübe, ev
Gerçek, ehliyetli, yetkin, kusursuz
Uygun olarak, tıpkı, aynı
TAMS
(Osmanlı Dönemi) Yapışmak
TAMS
(Osmanlı Dönemi) Cima etmek
TAMS
(Osmanlı Dönemi) Kadının hayız görmesi, aybaşı olması
TAMS
(Osmanlı Dönemi) Kir, vesah
Tam anlamıyla
doludizgin
Tam olarak
eksiksiz
Tam tersine
bilakis
English - English
Tamaulipas, a state of Mexico
tense, aspect, mood
A tam o'shanter, a tall knit wool cap traditionally associated with Scotland
Total Available Market
Telecommunications Automation Model
a woolen cap of Scottish origin
abbr Test and Administration Manual
Early Fon of Bum
A tam-o'-shanter
tam o'shanter
a type of woolen hat developed in Scotland, a toorie bunnet. Originally they were worn by both genders, but now they are mostly worn by men and boys
tam o'shanters
plural form of tam o'shanter
tam-o'-shanter
A traditional Scottish wool hat, with a bobble in the centre
tam-tam
a flat gong (without knob) that is struck with a felt-covered hammer
tam-o-shanter
The beret worn by Scottish higland pipers
tam o shanter
The hero of Burns's poem Tam o' Shanter
tam o shanter
Usually tam-o'-shanter; a woolen cap of Scottish origin with a tight headband, wide flat circular crown, and usually a pompon in the center
tam-o’-shanter
The hero of Burns's poem Tam o' Shanter
tam-o’-shanter
Usually tam-o'-shanter; a woolen cap of Scottish origin with a tight headband, wide flat circular crown, and usually a pompon in the center
tam-tam
type of African drum
tam-tam drums
big African drum used for alarming members of the tribe and for other announcements
Turkish - English
{s} whole

There is nothing like a glass of beer after a whole day's work. - Bir tam günlük çalışmadan sonra bir bardak bira gibi bir şey yoktur.

She got full marks by memorizing the whole lesson. - O, bütün dersi ezberleyerek tam not aldı.

{s} complete

Her words were completely meaningless. - Onun sözleri tamamen anlamsızdı.

We want complete sentences. - Tam cümleler istiyoruz.

exact

You can search words, and get translations. But it's not exactly a typical dictionary. - Sözcükleri arayabilir ve çevirileri alabilirsiniz. Ama o, tam olarak tipik bir sözlük değildir.

I couldn't say when exactly in my life it occurred to me that I would be a pilot someday. - Bir gün pilot olma fikrinin hayatımda tam olarak ne zaman oluştuğunu söyleyemem.

{s} full

He reported fully what he had seen to the police. - O, ne gördüğünü polise tam olarak bildirdi.

I worked for a full 24 hours without getting any sleep. - Hiç uyumadan tam 24 saat çalıştım.

{s} overall
proper

The property was almost completely overgrown with wild blackberry bushes. - Arazi neredeyse tamamen yabani böğürtlen çalılarla kaplanmıştı.

Did you clean your room properly? There's still dust over here. - Odanı tam olarak temizledin mi? Burada hala toz var.

just

The store is just across from the theater. - Dükkan tiyatronun tam karşısında.

Idiot! She's not being honest when she says she loves you. Haven't you figured it out yet? She's just a gold digger. - Aptal! Seni sevdiğini söylediğinde dürüst olmuyor. Hâlâ anlamadın mı? O, tam bir altın arayıcısı.

accurate

This seems entirely accurate. - Bu tamamen doğru gibi görünüyor.

That's not completely accurate. - O tamamen doğru değil.

perfect

I'm perfectly normal. - Ben tamamen normalim.

I assure you Tom will be perfectly safe. - Tom'un tamamen güvenli olacağına sizi temin ederim.

blank
even

Prime numbers are like life; they are completely logical, but impossible to find the rules for, even if you spend all your time thinking about it. - Asal sayılar hayata benzer, onlar tamamen mantıksaldır fakat, eğer tüm zamanınızı onun hakkında düşünmek için harcarsanız kurallarının bulunması imkânsızdır.

We're going out for dumplings in the evening, all right? - Akşam, meyveli börek yemek için dışarı çıkıyoruz, tamam mı?

plunk
complete, entire, whole; exact, precise, perfect; prompt, sharp; just, very; completely, exactly, precisely, bang
fully, completely: tam teşekküllü bir hastane a fully equipped hospital. Görevini tam yapmanı istiyorum. I want you to carry out your duty to the full
bang
at the time

I was right there with Tom at the time. - Ben o zaman Tom'la birlikte tam oradaydım.

prompt
fully

I was fully alive to the danger. - Ben tamamen tehlikenin farkındaydım.

He reported fully what he had seen to the police. - O, ne gördüğünü polise tam olarak bildirdi.

all out

Your ideas are all out of date. - Sizin fikirleriniz tamamen çağ dışıdır.

the very

Never give up till the very end. - Tam sonuna kadar vazgeçme.

This is the very video I have been looking for. - Bu tam aradığım video.

exactly; right; immediately; precisely; just: Orada tam yedi yıl çalıştı. He worked there for exactly seven years. Tam zamanında geldin. You've come right on time. Tam karşımda oturuyordu. She was sitting immediately opposite me. Şimdi tam sırası! Now's just the right time! Tam istediğiniz gibi yaptım. I did it just as you wanted me to
intact
downright

This place is downright creepy. - Bu yer tamamen tüyler ürpertici.

It sounds downright frightening. - Bu tamamen korkutucu görünüyor.

whole, full; complete, perfect: tam ekmek a whole loaf of bread. tam maaş full salary. tam iki kilo a full two kilos. tam yetki full authority/full power. tam istihdam full employment. tam üye full member. tam pansiyon full pension/full room and board. tam bir Fransız a Frenchman through and through. tam bir ziyafet a real banquet. tam bir rezalet an out-and-out disgrace
due

Due to global warming, cities could be completely submerged. - Küresel ısınmadan dolayı, şehirler tamamen batırılmış olabilir.

Due to recent events, it is completely impossible for me to focus on my work. - Son zamanlardaki olaylar sebebiyle, kendimi işime vermem tamamen imkansız.

correct

Please tell me the correct time. - Lütfen bana tam saati söyle.

This watch keeps correct time. - Bu saat tamamen doğrudur.

bang on
slap bang
consummate
entire

You won't be let down if you read the entire book. - Kitabın tamamını okursanız hayal kırıklığına uğramazsınız.

See how Lenny can swallow an entire hot dog without chewing or choking? That's why upper management loves him so much. - Lenny'nin nasıl çiğnemeden veya boğulmadan tam bir sosisli sandvici yutabildiğine bak? Bu nedenle üst idare onu bu kadar fazla sever.

factual
very

This is the very place that I have long wanted to visit. - Burası tam uzun süredir ziyaret etmek istediğim yer.

He was detected in the very act of stealing. - O, tam çalma anında tespit edildi.

sharp

The meeting will start at four o'clock sharp. - Toplantı tam dörtte başlayacak.

He got home at seven sharp. - O, saat tam yedide eve geldi.

out and out
exactly

You can search words, and get translations. But it's not exactly a typical dictionary. - Sözcükleri arayabilir ve çevirileri alabilirsiniz. Ama o, tam olarak tipik bir sözlük değildir.

It's exactly what I wanted. - O, tam olarak benim istediğimdir.

accomplished

They accomplished their task without any difficulty. - Görevlerini bir zorluk olmadan tamamladılar.

The first stage of the mission has been accomplished. - Görevin ilk aşaması tamamlandı.

straight

Tom sat alone, staring straight ahead. - Tom tam karşıda bakarken tek başına oturuyordu.

She told the joke with a completely straight face. - O, tamamen gülmeyen bir suratla fıkra anlattı.

implicit
true

The statement is not wholly true. - İfade tamamen gerçek değil.

Tom couldn't completely rule out the possibility that what Mary said was true. - Tom, Mary'nin söylediğinin gerçek olduğu ihtimalini tamamen görmezden gelemedi.

trueborn
engrained
rightdown
to a T
stark
desperately
holo
dead

Tom was dead set against the idea. - Tom fikre tamamen karşıydı.

All characters appearing in this work are fictitious. Any resemblance to real persons, living or dead, is purely coincidental. - Bu eserde görünen tüm karakterler tamamen hayal ürünüdürler. Yaşayan ya da ölü gerçek kişilere olan herhangi bir benzerlik sadece rastlantıdır.

precise

Tom arrived precisely on time. - Tom tam zamanında geldi.

What precisely are you doing? - Tam olarak ne yapıyorsun?

slick
ingrained
(Hukuk) integral

Death is an integral part of life. - Ölüm hayatın tamamlayıcı bir parçasıdır.

precisely

Tom knows precisely how Mary feels. - Tom Mary'nin nasıl hissettiğini tam olarak biliyor.

Tom arrived precisely on time. - Tom tam zamanında geldi.

right

Tom arrived at just the right moment. - Tom tam doğru zamanda geldi.

It must bother you to have taken a bad master. I'm stupid too. So, it's all right. - Kötü bir öğretmene sahip olmak sizi rahatsız ediyor olmalı. Ben de aptalım. Öyleyse, tamam.

clear

Before understanding the situation clearly, he hastily gave his opinion. - Meseleyi daha tam anlamadan, alelacele fikrini söyledi.

I want to make this perfectly clear. - Bunu tamamen açık yapmak istiyorum.

according to Cocker
absolute

This story may sound strange, but it's absolutely true. - Bu hikaye kulağa acayip gelebilir ama tamamen gerçektir.

Stay absolutely still. - Tamamen hareketsiz dur.

{s} literal

I was literally stunned by what I saw. - Gördüğüm şey karşısında tam anlamıyla afallamıştım.

The detective questioned literally thousands of people about the incident. - Dedektif olay hakkında binlerce insanı tam olarak sorguladı.

(Ticaret) total

It isn't totally exact. - O tamamen kesin değildir.

The man was a total stranger. - Adam tam bir yabancıydı.

quite

The bear is quite tame and doesn't bite. - Ayı tamamen uysal ve ısırmaz.

I don't quite agree with you. - Sizinle tamamen aynı fikirde değilim.

{s} thorough

The police thoroughly searched the house. - Polis evi tamamen aradı.

They got thoroughly wet in the rain. - Onlar yağmurda tamamen ıslandılar.

{s} simple

It wasn't quite that simple. - O tam olarak o kadar basit değildi.

on the beam
refined
literally

I was literally stunned by what I saw. - Gördüğüm şey karşısında tam anlamıyla afallamıştım.

After the botched gallbladder surgery, the patient was filled with bile, both figuratively and literally. - Berbat safra kesesi ameliyatından sonra, hasta hem mecazi olarak hem de kelimenin tam anlamıyla, safra ile doluydu.

slipt
particular
undivided

Tom had Mary's undivided attention. - Tom Mary'nin tam ilgisine sahipti.

sound

It sounds exactly like Tom. - O tam Tom'a benziyor.

People tend to only compliment you on your language ability when it's apparent that you still don't quite sound like a native speaker. - İnsanlar hâlâ tamamen bir yerli konuşucu gibi ses çıkarmadığın aşikar olduğunda sadece dil yeteneğiniz üzerine size iltifat etmek eğilimindedir.

flat

Her girlfriend is completely flat-chested. - Onun kız arkadaşı tamamen düz göğüslü.

Would you have time to fix this flat tire now? - Senin bu patlak tekeri şimdi tamir etmek için zamanın olur muydu?

superb
tam olarak
exactly

What exactly are you doing? - Tam olarak ne yapıyorsun?

You can search words, and get translations. But it's not exactly a typical dictionary. - Sözcükleri arayabilir ve çevirileri alabilirsiniz. Ama o, tam olarak tipik bir sözlük değildir.

tam anlamıyla
properly
tam üstüne basmak
hit the nail on the head
tam olarak
quite

I didn't quite catch the name of that designer. - O tasarımcının adını tam olarak anlamadım.

I don't quite understand what you are saying. - Söylediğini tam olarak anlamıyorum.

tam doldurmak
fill up
tam geri dönüş
rightabout
tam kadro
complement
tam olarak
fairly
tam tersi
antipodal
tam olarak
in depth
tam boy (portre)
full-length
tam güvenlik
(Bilgisayar) full security
tam güç
(Bilgisayar) full power
tam olarak
slap-bang
tam olarak
straightly
tam olarak
purely
tam olarak
faithfully
tam olarak
truly
tam olarak
outrightly
tam olarak
to be precise

He said he was already more than fifty years old, fifty five, to be precise. - O çoktan elli yaşından daha fazla olduğunu, tam olarak elli beş olduğunu söyledi.

tam olarak
(deyim) down to the ground
tam olarak
consummately
tam olarak
(Konuşma Dili) bang on
tam olarak kavramak
(deyim) make out
tam olarak uymayan
off-key
tam olarak yürürlükte
(Kanun) in full force and effect
tam seçim
(Bilgisayar) fully enclosed
tam tersine
the other/opposite way round
tam yük
load
tam yük
(Ticaret) full cargo
tam yük
full
tam yük
full throttle
tam ölçü
full measure
tam üye
(Politika, Siyaset) member state
tam-boyut
(Bilgisayar) full-size
tam bu sırada
complete at this time
tam gün
full-time
tam muafiyet
(Ticaret) total relief
tam sayı
Integer
tam sayım
Full enumeration
tam tersi
The other way round

-I think police officers earn £32,000 and teachers earn £36,000 a year. Well, I'd say the other way round. 32 for the teacher and 36 for the police officer. (Headway Intermediate).

America did not invent human rights. In a very real sense, it is the other way round. Human rights invented America. - Amerika insan haklarını icat etmedi. Gerçek anlamda, tam tersidir. İnsan hakları Amerika'yı icat etti.

tam tersi
The other way around
tam dupleks/tam çift yönlü
(Askeri) full duplex
tam anlamıyla
strictly

Our relationship is strictly professional. - İlişkimiz tam anlamıyla profesyonel.

Tam anlamıyla
truly
tam anlamıyla
{s} unmitigated

His speech was an unmitigated disaster. - Onun konuşması tam anlamıyla bir felaketti.

tam isabet
right on
tam tersi
{s} polar
tam tersine
on the contrary
tam olarak
completely

Tom wasn't completely happy with the settlement. - Tom yerleşimden tam olarak mutlu değildi.

He completely failed to understand why she got angry. - O onun niçin kızdığını tam olarak anlamadı.

tam aksine
quite the contrary
tam anlamıyla
exactly
tam anlamıyla
fairly
tam isabet
bull's eye
tam olarak
definitively
tam tersine
(Konuşma Dili) anything but
tam tersine
conversely
tam tersine
(Kanun) contrary

War doesn't bring on peace; on the contrary, it brings pains and grief on both sides. - Savaş, barış getirmez. Tam tersine, o acı ve keder getirir.

He's not lazy. On the contrary, I think he's a hard worker. - O tembel değildir, tam tersine sıkı çalışan biri olduğunu düşünüyorum.

tam tersine
on the other hand
tam anlamıyla
clean
tam anlamıyla
completely

I'm totally and completely in love with you. - Tamamen ve tam anlamıyla sana âşığım.

tam anlamıyla
regular
tam olarak
prompt
tam olarak
due

I accepted the offer after due consideration. - Tam olarak düşündükten sonra teklifi kabul ettim.

tam olarak
in full
tam olarak
fully

He reported fully what he had seen to the police. - O, ne gördüğünü polise tam olarak bildirdi.

Tom is still not fully aware of what has happened. - Tom hâlâ ne olduğunun tam olarak farkında değil.

tam olarak
implicitly
tam olarak
duly
tam olarak
perfectly

I remember last night perfectly. - Dün geceyi tam olarak hatırlıyorum.

This dress fits me perfectly. - Bu elbise bana tam olarak uyuyor.

tam olarak
literally

It takes literally a minute to make the sauce. - Sos yapmak tam olarak bir dakika sürer.

I took what she said literally. - Onun söylediğini tam olarak anladım.

tam olarak
precisely

Tom knows precisely what he's doing. - Tom ne yaptığını tam olarak biliyor.

Tom knew precisely how Mary felt. - Tom Mary'nin nasıl hissettiğini tam olarak biliyordu.

tam tersi
on the contrary
tam tersine
the other way round
Tam tersine
adversely
tam olarak
to be exact
tam olarak
in complete
tam tersi
quite the opposite
tam tersi
exact opposite
tam tersi
exactly the opposite
tam aksine
the other/opposite way round
tam anlamıyla
just

Everything's just like before. - Her şey tam anlamıyla önceki gibi.

Tom's oldest son looks just like him. - Tom'un en büyük oğlu, tam anlamıyla kendisine benziyor.

tam anlamıyla
unmitigatedly
tam anlamıyla
in the strict sense
tam anlamıyla
to the backbone
tam isabet
bingo
tam isabet
direct hit
tam olarak
rightdown
tam olarak
flat
tam olarak
accurately

He accurately described what happened there. - Ne olduğunu tam olarak anlattı.

I don't remember my grandmother's face accurately. - Ben büyük annemin yüzünü tam olarak hatırlamıyorum.

tam olarak
precisely, exactly, in full
tam olarak
smack
tam olarak
roundly
tam olarak
slap bang
tam olarak
true

Well, that's not quite true. - Şey, bu tam olarak doğru değil.

That wasn't exactly true. - O tam olarak doğru değildi.

tam olarak
plumb
tam olarak
positively
tam olarak
every bit
tam olarak
rootedly
tam olarak
right

Tom knew right where he was going. - Tom nereye gittiğini tam olarak biliyordu.

Tom is exactly right. - Tom tam olarak haklı.

tam olarak
straight
tam olarak
strictly
tam olarak
to a T
tam olarak
evenly
tam olarak
inextenso
tam tersi
just the opposite

Tom told me just the opposite. - Tom bana tam tersini söylemişti.

You say one thing and then act just the opposite. - Bir şey söylüyorsun ve sonra tam tersini yapıyorsun.

tam tersi
antipodean
tam tersi
the direct opposite
tam tersi
the very opposite
tam
History
Favorites