yoğun

listen to the pronunciation of yoğun
Türkisch - Englisch
intense

Art is the most intense mode of individualism that the world has known. - Sanat dünyanın bildiği bireyciliğin en yoğun biçimidir.

Tom is a very intense person. - Tom çok yoğun bir kişi.

intensive

The hospital restricts the number of visitors who can enter the intensive care unit. - Hastane yoğun bakım ünitesine girebilen ziyaretçi sayısını kısıtlıyor.

Intensive communication between teacher and student is the key to effective teaching. - Öğretmen ve öğrenci arasındaki yoğun iletişim etkili öğretim için anahtardır.

dense

Our plane couldn't land on account of the dense fog. - Uçağımız yoğun sis nedeniyle inemedi.

He has a very dense beard. - Onun çok yoğun bir sakalı var.

thick

Boil the soup down until it becomes thick. - Çorba yoğunlaşana kadar kaynatın.

We walked through thick bushes. - Biz yoğun çalılıkların arasından yürüdük.

rush hour

There was a chain-reaction crash during rush hour. - Yoğun trafikteki zincirleme bir kazaydı.

She started early in order to avoid the rush hour. - Yoğunluğa takılmamak için erken başladı.

concentrated

Tom concentrated on his work. - Tom işine yoğunlaştı.

I concentrated my attention on the subject. - Ben, dikkatimi konuya yoğunlaştırdım.

dense, thick; concentrated; intense, intensive, crash
compact
busy

I have rather a busy afternoon in front of me. - Önümde oldukça yoğun bir öğleden sonram var.

Tom has had a busy week. - Tom yoğun bir hafta geçirdi.

stiff
pea soupy
crashing
hectic

Mary has a hectic schedule. - Mary'nin yoğun bir programı var.

We have a hectic week ahead of us. - Önümüzde yoğun bir hafta var.

turbid
rich
concentrated, intense, intensive
dense; thick
gross
extensive

She was burned so extensively that her children no longer recognized her. - O kadar yoğun yandı ki çocukları onu artık tanımadı.

Extensive rainfall is expected throughout the region. - Bölgede yoğun sağanak bekleniyor.

heavy

We took a back road to avoid the heavy traffic. - Biz yoğun trafikten kaçınmak için, bir arka yoldan gittik.

If you had left a little earlier, you would have avoided the heavy traffic. - Biraz daha erken çıkmış olsaydın, yoğun trafikten kurtulmuş olurdun.

intensively

Yumi is studying English intensively. - Yumi yoğun biçimde İngilizce çalışıyor.

I've started exercising more intensively for a shorter amount of time. - Ben kısa bir süre için daha yoğun egzersiz yapmaya başladım.

crash

There was a chain-reaction crash during rush hour. - Yoğun trafikteki zincirleme bir kazaydı.

packing
condensed

A cloud is condensed steam. - Bir bulut, yoğunlaşmış subuharıdır.

(Tıp) condense

A cloud is condensed steam. - Bir bulut, yoğunlaşmış subuharıdır.

profound
mass
condensate
hard

Because of the thick fog, the street was hard to see. - Yoğun sis nedeniyle, sokağı görmek zordu.

The fog was so dense, we could hardly see anything. - Sis çok yoğundu, her şeyi zorlukla görebildik.

deep

We never experience our lives more intensely than in great love and deep sorrow. - Yaşamlarımızı büyük sevgiden ve derin kederden daha yoğun bir şekilde yaşamayız.

rushhour
keen
yoğun biçimde
intensely
yoğun çalışma
priming
yoğun bakım ünitesi
(Tıp, İlaç) Intensive Care Unit
yoğun istek üzerine
On great request, upon great demand
yoğun madde fiziği
Condensed matter physics
yoğun olmak
be busy
yoğun olmak
swamped
yoğun olmayan
non-intensive
yoğun bakım
intensive care

Tom is still in intensive care. - Tom hâlâ yoğun bakımda.

The hospital restricts the number of visitors who can enter the intensive care unit. - Hastane yoğun bakım ünitesine girebilen ziyaretçi sayısını kısıtlıyor.

yoğun bakım ünitesi; enterfaz kontrol ünitesi
(Askeri) intensive care unit; interface control unit
yoğun beton
heavy concrete
yoğun duman
smother
yoğun faaliyet
hustle and bustle
yoğun kar yağışlı
thick with snow
yoğun kurs
intensive course
yoğun kurs
crash course
yoğun kurs
crash
yoğun küme
dense set
yoğun madde
concentrate
yoğun nüfuslu
densely populated
yoğun nüfuslu
populous

India is poised to surpass China and become the world's most populous country. - Hindistan Çin'i geçip dünyanın en yoğun nüfuslu ülkesi olmaya hazır.

The U.S. gun homicide rate is 15 times higher than other populous, high income countries. - ABD silahlı cinayet oranı diğer yoğun nüfuslu, yüksek gelirli ülkelere göre 15 kat daha yüksektir.

yoğun nüfuslu
thickly populated
yoğun olmak
have a hectic time
yoğun otlatma
intensive grazing
yoğun program
crash course
yoğun saat
rush hour

During the rush hours in Tokyo, traffic is heavy. - Tokyo'daki yoğun saatlerde trafik ağırdır.

It's almost rush hour. - Neredeyse yoğun saatler.

yoğun sis
pea souper [(Konuşma Dili)]
yoğun sis
pea soup [(Konuşma Dili)]
yoğun sis
drizzling
yoğun sis
turbid fog
yoğun sis
Scotch mist
yoğun sis
soup [(Konuşma Dili)]
yoğun sis
misty thickness
yoğun sis tabakası
fog bank
yoğun tarım
intensive cultivation
yoğun top ateşine tutma
saturation bombing
yoğun trafik
heavy traffic
yoğun yağış
heavy rain

The rivers were flooded by the heavy rain. - Irmaklar yoğun yağış yüzünden taştı.

I had to take a taxi because the heavy rain caused all the trains to stop. - Yoğun yağış bütün trenlerin durmasına sebep olduğu için bir taksiye binmek zorunda kaldım.

yoğun ücretli
wage intensive
sınav öncesi yoğun çalışma
cram
en yoğun olan
peak
yoğun şekilde
intensely
emek yoğun
(Ticaret) labour-intensive
emek yoğun
(Ticaret) labor-intensive
emek yoğun
(Ticaret) labour intensive
emek yoğun üretim
(Ticaret) craft production
emek-yoğun üretim
(Ticaret) craft production
yoğun bakım
(Tıp) intensive care unit
yoğun ilgi
intense interest
yoğun ilgi
great interest
yoğun şekilde
intensively
ücret yoğun
(Ticaret) wage intensive
acil servis yoğun bakım ünitesi
emergency intensive care unit
acil yoğun bakım
emergency intensive care
kanı yoğun olan, demevi
concluded that of demevi
emek yoğun
labor intensive
emek-yoğun
(Ticaret) labor intensive
emek-yoğun mal
(Ticaret) labor intensive commodity
emek-yoğun mal
(Ticaret) labour intensive commodity
emek-yoğun mal
(Ticaret) labor-intensive commodity
emek-yoğun teknik
(Ticaret) labor-intensive technique
en yoğun iş saatleri
core time
en yoğun olduğu durum
peak
en yoğun sezon
peak season
en yoğun zaman
peak time
işin en yoğun olduğu dönem
high season
işsizliğin yoğun olduğu bölge
grey area
işsizliğin yoğun olduğu bölge
distressed area
makine yoğun
machine-intensive
sermaye yoğun
(Askeri) capital-incentive
trafiğin en yoğun olduğu durum
peak of traffic
uyuşturucu trafiği yoğun bölge
(Askeri) high-intensity drug trafficking area
veri yoğun
(Bilgisayar) data-intensive
yılın en yoğun ayı
(Turizm) peak month
Türkisch - Türkisch
Etkisi güçlü olan, ağır koku vb
Hacmine oranla, ağırlığı çok olan, kesif
Etkisi güçlü olan, ağır
Koyu, ağır, kalın
tmış, çoğalmış bir durumda olan
Dolu, sıkı, çok
Kaba, kalın, iri (elek, iğne). Şişman, iri, tombul: "İtibarlı masalarda, sigaralarını içen, iri kalçalı, beyaz sarışın birtakım yoğun kadınlar..."- A. İlhan
Artmış, çoğalmış bir durumda olan
Şişman, iri, tombul
Kaba, kalın, iri
ağır
derin
kesif
sıkı
(Osmanlı Dönemi) UKD
(Osmanlı Dönemi) ACÜR
yoğun madde fiziği
Yoğun madde fiziği fiziğin maddenin makroskopik fiziksel özellikleri ile ilgilenen dalıdır. Özel olarak bileşenlerin oldukça büyük ve aralarındaki etkileşimin güçlü olduğu "yoğunlaşmış" maddeleri inceler
yoğun bakım
Hastanelerde ağır hastaların tedavisi için özel bakımın uygulandığı bölüm
yoğun bakım
Ağır hastaların tedavisi için uygulanan özel bakım
yoğun
Favoriten