sınırla

listen to the pronunciation of sınırla
Türkisch - Englisch
restrict

Please restrict your orders to what is in our catalog. - Kataloğumuzda bulunanlara göre lütfen siparişlerinizi sınırlayın.

Freedom of speech was tightly restricted. - İfade özgürlüğü ciddi şekilde sınırlandı.

delimit
{f} border

All countries have a responsibility to preserve the ancestral relics of every people group within their borders, and to pass these on to the coming generations. - Bütün ülkelerin sınırları dahilinde her insan gurubuyla ilgili tarihi eserleri korumak ve bunları gelecek nesillere aktarmak için bir sorumluluğu vardır.

Exporting is a commercial activity which transcends borders. - İhracaat sınırları aşan ticari bir etkinliktir.

(Bilgisayar) limited to
(Bilgisayar) limit to
{f} localized

The firemen localized the fire. - İtfaiyeciler yangını sınırladılar.

localise
circumscribe
{f} bordering
{f} delimited
circumscribed
{f} limit

She knows her limitations. - O, kendi sınırlarını bilir.

The limits of my language mean the limits of my world. - Benim dil sınırlarım benim dünyamın sınırları anlamına gelir.

limited

Our freedoms are being limited. - Özgürlüklerimiz sınırlanıyor.

Those children have limited verbal skills. - Şu çocuklar sözlü becerilerini sınırladı.

restricted

Freedom of speech was tightly restricted. - İfade özgürlüğü ciddi şekilde sınırlandı.

Entrance is restricted to those above 18. - Giriş 18 yaş üstü olanlara sınırlandırılmıştır.

limiting

Renewable energy is essential for limiting the increase of the global temperature. - Yenilenebilir enerji, küresel sıcaklık artışını sınırlamak için gereklidir.

sınır
boundary

There is a fence marking the boundary between our yard and the neighbor's. - Bizim ve komşunun avlusu arasındaki sınırı işaretlemek için bir çit vardır.

The Rhine is the boundary between France and Germany. - Ren, Fransa ve Almanya arasındaki sınırdır.

sınır
frontier

Many families left to make a new life on the frontier. - Birçok aile sınırda yeni bir hayat kurmak için ayrıldı.

In the 1880's, this was a harsh frontier town. - 1880'lerde burası haşin bir sınır kasabasıydı.

sınırlamak
restrict
sınır
{i} verge
sınırlamak
{f} limit

Brian intends to strictly limit the money he uses. - Brian kullandığı parayı kesinlikle sınırlamak niyetinde.

Labelling speech as hate speech is a way to limit free speech by means of social pressure. - Nefret söylemi olarak etiketleme konuşma sosyal baskı vasıtasıyla ifade özgürlüğünü sınırlamak için bir yoldur.

sınır
border

Germany shares a border with France. - Almanya, Fransa ile bir sınır paylaşmaktadır.

The army is in the north to protect the border. - Ordu sınırı korumak için kuzeydedir.

sınır
limit

In towns, speed is limited to 50 km/h. - Şehirlerde hız sınırı 50 km / h dir.

The limits of my language mean the limits of my world. - Benim dil sınırlarım benim dünyamın sınırları anlamına gelir.

sınırlamak
constrain
sınır
limitation

Though Tom's English seems quite good at times, he doesn't seem to know his limitations and it's impossible to convince him that he's wrong when he makes a mistake. - Tom'un İngilizcesi zaman zaman oldukça iyi görünsede, o sınırlarını biliyor gibi görünmüyor ve o bir hata yaptığında onu hatalı olduğuna ikna etmek imkansızdır.

Everyone has the right to rest and leisure, including reasonable limitation of working hours and periodic holidays with pay. - Her şahsın dinlenmeye, eğlenmeye, bilhassa çalışma müddetinin makul surette sınırlandırılmasına ve muayyen devrelerde ücretli tatillere hakkı vardır.

sınırlamak
{f} confine
sınır
(İnşaat) fringe
sınırlamak
restrain
sınır
{i} bound

This limited express is bound for Sendai. - Bu sınırlı ekspres Sendai'ye gider.

This river forms the boundary between the two prefectures. - Bu nehir, iki il arasındaki sınırı oluşturur.

sınır
border; frontier; boundary, limit; division
sınır
March
sınırlamak
{f} border
sınırlamak
{f} bound
sınırlamak
{f} qualify
sınır
(İnşaat) contour
sınır
(Bilgisayar) limit to

There is a limit to how much one can tolerate. - Birinin ne kadar tahammül edeceğine dair bir sınır var.

There is no limit to human desire. - İnsan arzusunda hiçbir sınır yoktur.

sınır
demarkation
sınır
(Politika, Siyaset) district
sınır
tether
sınır
strip
sınır
threshold
sınır
outskirts
sınır
(Politika, Siyaset) entry
sınır
edging
sınır
(Ticaret) measures
sınır
(Bilgisayar) limit of
sınır
division
sınırlamak
restrict to
sınırlamak
limited
sınır
measure
sınır
extreme
sınır
boundary line
sınır
border line
sınır
margin

The political party crossed the margin of five percent in the first polls. - Siyasi parti ilk anketlerde yüzde beş sınırını geçti.

sınırlamak
delimit
sınırlamak
circumscribe
sınır
bounds

Stupidity knows no bounds. - Aptallık hiçbir sınır tanımaz.

Such matters are beyond the bounds of human knowledge. - Bu tip konular insanın bilgi sınırlarının ardındadır.

sınır
{i} stint
sınır
confine

Your boundaries don't confine me. - Sizin sınırlar beni tutmaz.

Confine your remarks to the matter we are discussing. - Yorumlarını tartıştığımız konuyla sınırla.

sınır
{i} butting
sınır
{i} purlieu
sınır
{i} extremity
sınır
{i} watershed
sınır
{i} borderland
sınır
{i} borderline

Layla suffered from borderline personality disorder. - Leyla, sınırdaki kişilik bozukluğundan muzdaripti.

sınır
{i} pale
sınır
{i} circumscription
sınır
{i} bourne
sınır
{i} skirting
sınır
{i} compass
sınır
border , boundary , limit
sınır
line of demarcation
sınır
confines
sınır
frontier, border
sınır
deadline

Tom has a deadline to meet. - Tom'un buluşmak için zaman sınırı var.

sınır
(Hukuk) border, entry, limit, frontier, boundary
sınır
bourn
sınır
boundary, limit
sınırlamak
tie
sınırlamak
{f} imprison
sınırlamak
hedge about
sınırlamak
hem in
sınırlamak
hold in
sınırlamak
line off
sınırlamak
{f} call off
sınırlamak
hedge around
sınırlamak
straitjacket
sınırlamak
verge
sınırlamak
terminate
sınırlamak
localize
sınırlamak
to limit, set a limit to
sınırlamak
hedge
sınırla
Favoriten