karart

listen to the pronunciation of karart
Türkisch - Englisch
{f} overcast
make dark
{f} blackening
befog
blacken

Hundreds of years ago, married Japanese women would blacken their teeth to beautify themselves. - Yüzyıllar önce evli Japon kadınlar kendilerini güzelleştirmek için dişlerini karartırlardı.

{f} dimming

They're dimming the lights. The play is about to begin. - Onlar ışıkları karartıyorlar. Oyun başlamak üzere.

blackened
darken

Suddenly, the clouds darkened the sky. - Aniden bulutlar gökyüzünü kararttı.

The air was darkened by the smoke. - Hava duman tarafından karartıldı.

dimmed

Tom dimmed the lights. - Tom ışıkları kararttı.

{f} dim

Tom dimmed the lights. - Tom ışıkları kararttı.

They're dimming the lights. The play is about to begin. - Onlar ışıkları karartıyorlar. Oyun başlamak üzere.

karar
decision

He explained later how he made this decision. - Bu kararı nasıl verdiğini daha sonra açıkladı.

This decision will reflect on his future career. - Bu karar onun gelecekteki mesleğini belirtecektir..

karar
{i} judgment

I made a snap judgment. - Bir gıyabi karar verdim.

It was a judgment call. - Kanaate dayalı bir karardı.

karar
determination

Tom has strong determination. - Tom'un güçlü bir kararlılığı var.

I admire your determination. - Kararlılığına hayranım.

karar
decision, resolution; judgement, sentence, finding, decree; stability, constancy; proper degree, reasonable degree; reasonable, decent
karar
{i} verdict

Tom showed no reaction to the verdict. - Tom karara hiçbir tepki göstermedi.

Has the jury reached a verdict? - Jüri bir karara vardı mı?

karar
vote

I've decided never to vote again. - Bir daha asla oy kullanmamaya karar verdim.

We will vote to decide the winner. - Kazanana karar vermek için oy kullanacağız.

karar
{i} conclusion

I don't agree with your conclusions. - Ben senin kararlarını onaylamıyorum.

That's your conclusion, not mine. - O, benim değil senin kararın.

karar
sentence

Malcom killed Tom because he was tired of seeing his name in lots of sentences. - Malcom birçok mahkeme kararında onun adını görmekten usandığı için Tom'u öldürdü.

I've decided to write 20 sentences every day on Tatoeba. - Tatoeba'da her gün 20 tane cümle yazmaya karar verdim.

karar
ordinance
karar
find
karar
reasonable
karar
proper degree
karar
(Ticaret) agreement
karar
dijudication
karar
decent
karar
(Kanun) rule
karar
reasonable degree
karar
(Latin) sententia
karar
(Latin) judicatum
karar
(Ticaret) declaration
karar
(Latin) decretum
karar
injunction
karar
(Kanun) claim
karar
constancy
karar
(Kanun) ministerial
karar
darken

The air was darkened by the smoke. - Hava duman tarafından karartıldı.

Suddenly, the clouds darkened the sky. - Aniden bulutlar gökyüzünü kararttı.

karar
decision making
karar
resolve

I resolved to break up with her cleanly. - Onunla ilişkimi tamamen bitirmeye kesin karar verdim.

They resolved to work harder. - Daha sıkı çalışmaya karar verdiler.

karar
adjudication
karar
settlement
karar
{f} darkening
karar
arbitrament
karar
become overcast
karar
{f} dim

Could you dim the lights a little? - Işıkları biraz karartır mısın?

They're dimming the lights. The play is about to begin. - Onlar ışıkları karartıyorlar. Oyun başlamak üzere.

karar
fiat
karar
making decisions
karar
take decisions
karar
deciding on
karar
in decision
karar
decide for
karar
decision to
karar
made the decision
karar
decided on
karar
estimate, approximation
karar
overcast
karar
{i} decree
karar
judgement [Brit.]
karar
award
karar
stability, predictability
karar
decider
karar
resolution

He made a resolution to write in his diary every day. - O her gün günlüğünü yazmaya karar verdi.

This United Nations resolution calls for the withdrawal of Israel armed forces from territories occupied in the recent conflict. - Bu Birleşmiş Milletler kararı İsrail'in silahlı güçlerinin son çatışmalarda işgal edilen bölgelerden çekilmesini istemektedir.

karar
(Hukuk) award, decision, ruling, resolution, assessment, conclusion
karar
fixity
karar
perpetuity
karar
judg(e)ment
karar
doom
karar
classical Turkish mus. a return to the original mode
karar
{i} finding

I'm finding it difficult deciding on which one to buy. - Hangisini alacağıma karar vermeyi zor buluyorum.

We're finding it difficult deciding on which one to buy. - Hangisini alacağımıza karar vermeyi zor buluyoruz.

karar
{i} judgement

We can rely on his judgement. - Biz onun kararına güvenebiliriz.

The judgement was impeccable. - Mahkeme kararı hatasızdı.

karar
just right, neither too little nor too much
karar
sense

Living the kind of life that I live is senseless and depressing. - Benimki gibi bir hayat yaşamak manasız ve iç karartıcı.

It doesn't make much sense to me, but Tom has decided not to go to college. - Bana pek mantıklı gelmiyor fakat Tom koleje gitmemeye karar verdi.

karar
{i} holding
karar
proper degree, acceptable limit
karar
darkened

The air was darkened by the smoke. - Hava duman tarafından karartıldı.

The sky suddenly darkened yesterday afternoon. - Dün öğleden sonra gökyüzü aniden karardı.

karart
Favoriten