Amerika'da bir iş bulmak zordur.
- Es ist schwer, in Amerika Arbeit zu finden.
Görünüşe göre iyi bir pozisyon bulmak zor.
- Eine gute Stelle zu finden, scheint schwer zu sein.
Onun ofisini bulmak kolaydı.
- It was easy to find his office.
Onun bürosunu bulmak kolaydı.
- Finding his office was easy.
Kasabada veya kasabanın yakınında bir veya iki büyük fabrika kurulduysa, insanlar iş bulmaya gider, ve yakında bir endüstriyel alan büyümeye başlar.
- After one or two large factories have been built in or near a town, people come to find work, and soon an industrial area begins to develop.
Onun ofisini bulmak kolaydı.
- It was easy to find his office.
O eski kitap gerçek bir keşiftir.
- That old book is a real find.
Bu önemli bir bulgudur.
- This is a significant finding.
O bulgular benim kendi gözlemlerimle eşleşiyor.
- Those findings match my own observations.
Kahve bir kızın ilk buluşmasındaki öpücük kadar sıcak, o gece kızın kucağı kadar yumuşak ve annesinin kızı bulduğu zaman ettiği küfürler kadar siyah olmalıdır.
- The coffee has got to be as hot as a girl's kiss on the first date, as sweet as those nights in her arms, and as dark as the curse of her mother when she finds out.
En yakın mağazayı nerede bulabilirsin?
- Where can you find the closest store?
Ann, bir iş bulamıyor.
- Ann can't find a job.
Fadıl'ın, çocuklarına bakmak için bir iş bulması gerekiyordu.
- Fadil needed to find a job to support his children.
Sami'nin, çocuklarına bakmak için bir iş bulması gerekiyordu.
- Sami needed to find a job to support his children.
One can always find time.
- Man kann immer Zeit finden.
It's a word I'd like to find a replacement for.
- Es ist ein Wort, für das ich gerne einen Ersatz finden würde.