Ben bunu hep yaparım.
- I do it all the time.
Tom ve ben hep kavga ederiz.
- Tom and I fight all the time.
Tom bütün yol boyunca kapıyı kapattıramadı.
- Tom couldn't get the door to close all the way.
Tren o kadar kalabalıktı ki Osaka'ya giden bütün yol boyunca ayakta durmak zorunda bırakıldık.
- The train was so crowded that we were obliged to stand all the way to Osaka.
Onlara en iyisini diliyoruz.
- We wish them all the best.
Tom en iyi balıkçılık yerlerini bilir.
- Tom knows all the best fishing spots.
O her zaman orada kaldı.
- He stayed there all the time.
The New York Times onun galerisini her zaman eleştirir.
- The New York Times reviews her gallery all the time.
John sürekli hatalar yapıyordu.
- John was making mistakes all the time.
Sürekli burnumu temizlemek zorundayım.
- I have to blow my nose all the time.
O her zaman ağlamaktan başka hiçbir şey yapmadı.
- She did nothing but cry all the while.
O her zaman sigara içmeye devam etti.
- He kept smoking all the while.
Partiye gidemem, yine de beni davet ettiğin için teşekkür ederim.
- I cannot go to the party, but thank you for inviting me all the same.
O çok iyi bir iş yapmıyor. Yine de, onun elinden geleni yaptığını kabul etmelisin.
- He's not doing a very good job. All the same, you've got to admit that he's doing his best.
İnsanlar hepsi bir değil.
- People aren't all the same.
London was startled by a crime of singular ferocity and rendered all the more notable by the high position of the victim.
He knew it was risky, but he did it all the same.
I have never been this excited about having an album. I play it all the time.
The public does not wish to be outraged in this way all the time.
... ERIC SCHMIDT: And by the way, thank you for coming all the ...
... you know I imagined but I got this happening all the time comes we just ...