gerçekte

listen to the pronunciation of gerçekte
Turkish - English
actually

Was the money actually paid? - Para gerçekten ödenildi mi?

Tom says he has actually seen a ghost. - Tom gerçekten bir hayalet gördüğünü söylüyor.

in fact

As a child, Mary particularly hated clowns and apes. To this day, in fact, that has not changed one bit. - Çocukken, Mary özellikle palyaçolar ve maymunlardan nefret ediyordu. Bu güne gelince, gerçekten, bu ,bir parça bile değişmedi.

In fact, he didn't go to the church. - Gerçekten, o kiliseye gitmedi.

substantially
verily
in sooth
in practice
practically

Religion is very personal. Practically everyone has really his own religion. Collectivity in religion is an artifice. - Din çok bireyseldir. Neredeyse herkesin gerçekten kendi dini vardır. Dindeki bütünlük bir kurnazlıktır.

in point of fact
in very deed
virtually

It would be virtually impossible to convince Tom to come along with us. - Tom'u bizimle gelmesi için ikna etmek gerçekte imkansız olurdu.

in reality, essentially, in actual fact
in effect
in sober fact
in sooth to say
in reality

Everyone was very surprised to discover that the slave girl was in reality a princess. - Herkes köle kızın gerçekte bir prenses olduğunun keşfedilmesine çok şaşırmıştı.

Absolute privacy on Facebook is an illusion. It doesn't exist in reality. - Facebook'ta mutlak gizlilik bir yanılsamadır. Gerçekte yoktur.

admittedly
indeed

He is very clever indeed. - O gerçekten çok zeki.

Life is indeed a good thing. - Hayat gerçekten de iyi bir şeydir.

in the fact
(Konuşma Dili) in the flesh
as such
properly speaking
strictly speaking
as it is

I thought he loved you, but as it is, he loved another girl. - Ben onun seni sevdiğini sanıyordum, ama gerçekte, o başka bir kız seviyordu.

It really doesn't matter to me where the water flows, as long as it is not in my wine. - Benim şarabımın içinde olmadığı sürece suyun nereye aktığı benim için gerçekten önemli değil.

essentially
veritably
sooth
gerçek
actual

Tom says he has actually seen a ghost. - Tom gerçekten bir hayalet gördüğünü söylüyor.

Was the money actually paid? - Para gerçekten ödenildi mi?

gerçek
{s} real

Dorenda really is a nice girl. She shares her cookies with me. - Dorenda gerçekten iyi bir kızdır, o kurabiyelerini benimle paylaşıyor.

She's really smart, isn't she? - O gerçekten zeki, değil mi?

gerçek
truth

All of you are familiar with the truth of the story. - Hepiniz gerçek hikayeyi biliyorsunuzdur.

By all accounts, it is truth. - Söylenenlere göre, o gerçek.

gerçek
genuine

Tom seemed genuinely surprised when I told him that Mary had left town. - Mary'nin kasabayı terk ettiğini ona söylediğimde, Tom gerçekten şaşırmış görünüyordu.

I believe it is a genuine Picasso. - Onun gerçek bir Picasso olduğuna inanıyorum.

gerçek
{s} authentic

I doubt the authenticity of the document. - Belgenin gerçekliğinden şüpheliyim.

gerçek
{s} true

I'm ashamed to say that it's true. - Onun gerçek olduğunu söylemeye utandım.

The rumor can't be true. - Söylenti gerçek olamaz.

gerçekte bir felâket olan zafer
Pyrrhic victory
gerçekte değil kafada olan
platonic
gerçekte olmayan
unsubstantial
gerçekte olmayan şey
unreality
gerçekte var olan şeyler
reality
gerçek
{s} virtual

It would be virtually impossible to convince Tom to come along with us. - Tom'u bizimle gelmesi için ikna etmek gerçekte imkansız olurdu.

Have you ever tried virtual reality? - Sanal gerçekliği hiç denedin mi?

gerçek
{s} factual

The factual world is often weirder than the fictional world. - Gerçek dünya genellikle kurgusal dünyadan daha tuhaftır.

As a consequence of its fun factor, Tatoeba contains random bits of factual information. - Eğlenceli faktörün bir sonucu olarak, Tatoeba rastgele gerçek bilgi bitleri içeriyor.

gerçek
{i} Right

These items must be returned to their rightful owner. - Bu eşyalar gerçek sahibine iade edilmelidir.

Do you really want to sell your house right now? - Evini hemen satmayı gerçekten istiyor musun?

gerçek
{s} substantial

Using cash makes you think money is truly substantial. - Nakit kullanmak sana paranın gerçekten önemli olduğunu düşündürür.

gerçek
fact

The facts did not become public for many years. - Gerçekler uzun yıllar boyunca açıklanmadı.

Many economists are ignorant of that fact. - Çok sayıda ekonomist, o gerçekten habersiz.

gerçek
the real mccoy
gerçek
leal
gerçek
disillusioned
gerçek
(Ticaret) tangibles
gerçek
objective

Tom believes the philosophy of Ayn Rand is truly objective. - Tom, Ayn Rand felsefesinin gerçekten tarafsız olduğuna inanmaktadır.

gerçek
echt
gerçek
genuineness
gerçek
candid

Even though the media reports that she is a potential presidential candidate, does anyone really think that she is a potential president? - Medya onun potansiyel bir başkan adayı olduğunu bildirmesine rağmen, herhangi biri gerçekten onun potansiyel bir başkan olduğunu düşünüyor mu?

gerçek
substantive
gerçek
very

Every sentence that starts with I'm not racist, but is likely to be very racist indeed. - Ben ırkçı değilim, ama ile başlayan her cümlenin gerçekten çok ırkçı olması muhtemeldir.

He is very clever indeed. - O gerçekten çok zeki.

gerçek
substance
gerçek
gospel

What he says is gospel. - Onun söylediği şey gerçek.

gerçek
low-down
gerçek
honest-to-god
gerçek
sure enough
gerçek
lowdown
gerçek
honest-to-goodness
gerçek
effective

That was really effective. - O gerçekten etkiliydi.

Preventive measures are much more effective than the actual treatment. - Önleyici tedbirler gerçek tedaviden çok daha etkilidir.

gerçek
full-fledged
gerçek
(Argo) fair dinkum
gerçek
(Ticaret) effective tax rate
gerçek
essential
gerçek
(Politika, Siyaset) achievable
gerçek
outright
gerçek
pukka
gerçek
dyed-in-the-wool
gerçek
as large as life
gerçek
pucka
gerçek
regular

Esperanto is a truly regular and easy language. - Esperanto gerçekten düzenli ve kolay bir dildir.

gerçek
intrinsic
gerçek
issue of fact
gerçek
veritable
gerçek
positive

I felt really positive. - Gerçekten olumlu hissettim.

gerçek
proper

The facts weren't properly understood. - Gerçekler tam olarak anlaşılmadı.

A proper gentleman brings his lady red roses. - Gerçek bir beyefendi kadınına kırmızı güller getirir.

gerçek
heartfelt
gerçek
sterling
esas olarak, gerçekte, aslında
mainly, in fact, actually
gerçek
{s} earnest
gerçek
the real

The portrait looks exactly like the real thing. - Portre tam olarak gerçek şey gibi görünüyor.

I know the real reason for his absence. - Onun yokluğunun gerçek nedenini biliyorum.

gerçek
the true

I hid the true amount I spent from him. - Harcadığım gerçek miktarı ondan sakladım.

The true secret of writing a good letter is to write as if you were talking. - İyi bir mektup yazmanın gerçek sırrı sanki konuşuyormuşsun gibi yazmaktır.

gerçek
bona fide
gerçek
simonpure
gerçek
{s} original
gerçek
straightout
gerçek
dinkum
gerçek
actualities
gerçek
earnest(1)
gerçek
for real

At that time, I thought that I was going to die for real. - O zaman, gerçekten öleceğimi sandım.

If you keep on complaining, I will get mad for real. - Şikayet etmeye devam edersen, gerçekten delireceğim.

gerçek
honest to goodness
gerçek
{s} veracious
gerçek
{s} exact

The portrait looks exactly like the real thing. - Portre tam olarak gerçek şey gibi görünüyor.

I think I'm starting to understand exactly what real love is. - Sanırım gerçek aşkın ne olduğunu tam olarak anlamaya başlıyorum.

gerçek
verity
gerçek
truthful

You will answer truthfully, won't you? - Gerçekten cevap vereceksin, değil mi?

To be truthful, this matter doesn't concern her at all. - Gerçekçi olmak gerekirse, bu konu onu hiç ilgilendirmez.

gerçek
troth
gerçek
literal

I am literally crying right now. - Ben şimdi gerçekten ağlıyorum.

He explains the literal meaning of the sentence. - O, cümlenin gerçek anlamını açıklıyor.

gerçek
sincere

Tom seemed really sincere. - Tom gerçekten samimi görünüyordu.

I sincerely, truly believe that. - İçtenlikle, gerçekten ona inanıyorum.

gerçek
(Hukuk) genuine, actual
gerçek
straight-out
gerçek
sooth
gerçek
reality, truth
gerçek
real; genuine, true, authentic; factual; actual; reality; truth; fact; actuality
gerçek
{s} rightful

These items must be returned to their rightful owner. - Bu eşyalar gerçek sahibine iade edilmelidir.

gerçek
genunine
gerçek
veracity
gerçek
actuality
gerçek
{i} reality

You ought to face the stark reality. - Yalın gerçeklikle yüz yüze gelmelisin.

Parents look to the new generation as a generation that is far from reality and busy running after unrealistic dreams. - Ebeveynler yeni nesile gerçeklikten uzak ve gerçekçi olmayan hayallerin peşinde koşturan bir nesil olarak olarak bakıyor.

gerçek
{s} unfeigned
gerçek
really, in truth
gerçek
real, true, genuine, authentic
gerçek
honest to god
gerçek
veritas
gerçek
{s} tangible
gerçek
truism
gerçek
low down
görünmeyen ama gerçekte iktidarlı olan
faceless
Turkish - Turkish
Aslında, tam anlamıyla, hakikatte: "Kumpanyanın kurulmasında başı çeken gerçekte, ecnebi bir banka."- A. İlhan
Aslında, tam anlamıyla, hakikatte
Gerçek
hakiki
Gerçek
asıl
Gerçek
fiziksel
Gerçek
şeniyet
Gerçek
reel
gerçek
Bir durum, bir nesne veya bir nitelik olarak var olan, varlığı inkâr edilemeyen, olgu durumunda olan, hakiki
gerçek
Doğruluk: "Bu laflarda gerçek payı ne kadar çoksa, duygu payı da ondan az değildir."- B. Felek
gerçek
Temel, başlıca, asıl
gerçek
Yalan olmayan, doğru olan şey
gerçek
Düşünülen, tasarımlanan, imgelenen şeylere karşıt olarak var olan
gerçek
Gerçek olma durumu, gerçeklik, realite
gerçek
Doğadaki gibi olan, doğayı olduğu gibi yansıtan
gerçek
Yapay olmayan
gerçek
Gerçeklik, realite: "Her hâlde o gün imparatorluğun ölümü apaçık bir gerçekti."- H. E. Adıvar
gerçek
Temel, başlıca, asıl: "Bir kişinin ahlaklı olması için, o benim dediğim gerçek ahlaka erişebilmesi için bir iç âlemi olmalıdır."- N. Ataç
gerçek
Aslına uygun nitelikler taşıyan, sahici
gerçekte
Favorites