zorunluluk

listen to the pronunciation of zorunluluk
Türkisch - Englisch
obligation

If one has the right to live, then one should also have the right to die. If not, then living is not a right, but an obligation. - Bir insanın yaşama hakkı varsa, aynı zamanda ölme hakkı da olmalı. Eğer yoksa; o zaman yaşamak bir hak değil, zorunluluktur.

He won't be able to come anymore due to his obligations. - O, zorunluluklarından dolayı artık gelemeyecek.

necessity

His wife has started to work out of necessity. - Karısı zorunluluktan dolayı işe başlamıştır.

She told a white lie out of necessity. - Zorunluluktan beyaz bir yalan söyledi.

inevitableness
compulsion
must

Being at least bilingual is a must in today's world. - En azından çift dilli olmak bugünün dünyasında bir zorunluluk.

A visit to the city centre, listed as a UNESCO World Heritage Site, is a must. - Bir UNESCO Dünya Mirası Yeri olarak listelenen şehir merkezine bir ziyaret bir zorunluluktur.

charge
something imperative or mandatory; obligatoriness; imperativeness; mandatoriness
absolute necessity, obligation; indispensability
unavoidable or inevitable thing, inevitability; unavoidability, unavoidableness; inevitableness
exigence
exigency
indispensability
essentiality
urgency
imperative
incumbency
burden
ought
imperiousness
imperativeness
indispensableness
requirement
zorunlu
obligatory

Is it obligatory to rent a car? - Bir araba kiralamak zorunlu mu?

If school wasn't obligatory, I would stop going there. - Okul zorunlu olmasa, oraya gitmekten vazgeçerim.

zorunlu
{s} requisite
zorunlu
mandatory

A cooking course should be mandatory in schools. - Yemek kursu okullarda zorunlu olmalı.

The mandatory minimum sentence is 10 years. - Zorunlu asgari hüküm on yıldır.

zorunlu
compulsory

Some countries make voting compulsory. - Bazı ülkeler oy vermeyi zorunlu kılar.

Attendance is compulsory for all members. - Katılmak bütün üyeler için zorunludur.

zorunlu
imperative

It is imperative for you to act at once. - Derhal hareket etmen zorunludur.

It is imperative for you to finish by Sunday. - Pazar gününe kadar bitirmen zorunlu.

zorunluluk gösterir
be going to
zorunluluk halinde
in case of emergency
zorunluluk alanı
realm of necessity
zorunluluk hissetmek
feel compelled to do
zorunluluk yok
no strings attached
zorunluk, zorunluluk
necessity, obligation mecburiyet, zaruret
zorunlu
obliged

No, you're not obliged. - Hayır, zorunlu değilsin.

From the age of 14 one is obliged to carry ID in Holland. - 14 yaşından itibaren Hollanda'da kimlik taşımak zorunluluğu vardır.

zorunlu
must

This movie is a must! - Bu film bir zorunluluktur!

A pair of leather gloves is a must when you work with these machines. - Bu makinelerle çalıştığında bir çift deri eldiven bir zorunluluktur.

zorunlu
necessary

It's necessary for all members to follow these rules. - Bütün üyelerin bu kurallara uyması zorunludur.

It is necessary that Nancy attend the meeting. - Nancy'nin toplantıya katılması zorunludur.

zorunlu
bound to

Tom is bound to forget. - Tom unutmaya zorunlu.

He is bound to win the match. - O maçı kazanmaya zorunlu.

zorunlu
{s} urgent
zorunlu
(Kanun) impeditive
zorunlu
(Biyokimya) obligate

Don't feel obligated to talk if you don't want to. - Eğer istemiyorsan konuşmak için zorunlu hissetme.

zorunlu
(Gıda) obligat

We still have an obligation. - Hâlâ bir zorunluluğumuz var.

You have no obligation to help. - Yardım etme zorunluluğun yok.

zorunlu
perforce
zorunlu
bounden
zorunlu
binding
zorunlu
compulsive

Tom is a compulsive liar. - Tom zorunlu bir yalancıdır.

zorunlu
derigueur
zorunlu
force majeure
zorunlu
(Felsefe) apodictic
zorunluluk getirmek
impose obligation
zorunluluklar
obligations

He won't be able to come anymore due to his obligations. - O, zorunluluklarından dolayı artık gelemeyecek.

zorunluluklar
necessities
zorunlu
essential

It's essential that you understand the situation. - Durumu anlamanız zorunlu.

It is essential that every child have the same educational opportunities. - Her çocuğun aynı eğitim fırsatlarına sahip olması zorunludur.

zorunlu
forced

The plane made a forced landing. - Uçak zorunlu iniş yaptı.

zorunlu
indispensable

His help is indispensable to us. - Onun yardımı bizim için zorunludur.

Nobody is indispensable. - Hiç kimse zorunlu değil.

zorunlu
coercible
zorunlu
reserve requirements
zorunlu
obligatorily
ana zorunluluk listesi (Savunma Bakanlığı (DoD))
(Askeri) master urgency list (DOD)
güncel zorunluluk
daily necessity
toplumsal zorunluluk
social imperative
zorunlu
obligatory, absolutely necessary; indispensable
zorunlu
{s} bound

Tom is bound to forget. - Tom unutmaya zorunlu.

He is bound to win the match. - O maçı kazanmaya zorunlu.

zorunlu
forcedly
zorunlu
compulsory; imperative; mandatory
zorunlu
enforced

That law isn't enforced. - O yasa zorunlu değil.

zorunlu
imperious
zorunlu
unavoidable
zorunlu
irremissible
zorunlu
phil. apodictic, apodictical, apodeictic
zorunlu
incumbent
zorunlu
de rigueur
zorunlu
(Hukuk) compulsory, essential
zorunlu
obligatory, necessary; compulsory, mandatory; indispensable, inevitable
zorunlu
imperative , mandatory
zorunlu
needful
zorunlu
ministerial
Türkisch - Türkisch
Zorunlu olma durumu, zorunluk
Zorunlu olma durumu, zorunluk: "Bu zorunluluk, başkalarınca savsaklanmış görevi yerine getirmekten doğuyor."- S. Birsel
(Hukuk) MECBURİYET
(Hukuk) ZARURET
(Osmanlı Dönemi) mecburiyet
zorunlu
Kesin olarak ihtiyaç duyulan, zaruri, mecburi, ıstırari: "Tanzimat, gecikmiş de olsa, zorunlu, kaçınılmaz bir atılımdı."- N. Cumalı
zorunlu
Doğal olarak kaçınılması imkânsız olan
zorunlu
Kesin olarak ihtiyaç duyulan, zarurî, mecburî, ıstırarî
zorunluluk
Favoriten