ayır

listen to the pronunciation of ayır
Türkçe - İngilizce
break into
allocate

Allocate a room for research purposes. - Araştırma amaçları için bir oda ayırın.

{f} reserve

I reserved my hotel room three weeks in advance. - Otel odamı üç hafta önceden ayırttım.

I'd like to reserve a table for two. - İki kişilik bir masa ayırtmak istiyorum.

make disconnected
sever from
demarcate
{f} abstract
{f} allocated
{f} parted
{f} parting
{f} spare

Since there wasn't much time to spare, she took a taxi. - Ayıracak çok zamanı olmadığı için, taksiye bindi.

Do you have much time to spare? - Ayıracak çok zamanın var mı?

disjoin
{f} separated

Our teacher separated us into two groups. - Öğretmen bizi iki gruba ayırdı.

Tom separated the items into three piles. - Tom eşyaları üç kümeye ayırdı.

{f} separating

English is one language separating two nations. - İngilizce iki ulusu ayıran bir dildir.

Why is politics separating us, when we ourselves know who is good and who isn't? - Kimin iyi olduğunu ve kimin olmadığını biz kendimiz bildiğimizde politika neden bizi ayırıyor?

{f} discriminating
{f} detached
{f} disconnected

Dan disconnected Linda from her respirator. - Dan, Linda'yı solunum cihazından ayırdı.

{f} abstracted
split into

Let's decide what needs to be decided, then let's split into two teams, OK? - Neye karar verilmesi gerektiğine karar verelim, sonra iki takıma ayıralım.

{f} earmark

They earmarked enough money for research work. - Araştırma çalışması için yeterli para ayırdılar.

break down into
segregate
set apart
allocate to
{f} spaced
discriminate

Subtle differences in tone discriminate the original from the copy. - Tondaki ince farklar orijinali fotokopiden ayırt eder.

separate into
cut into
spaced at
{f} disconnecting

I'm not disconnecting their printers. - Onların yazıcılarını ayırmıyorum.

{f} separate

We must separate politics from religion. - Siyaseti dinden ayırmalıyız.

You can't separate language from culture. - Dili kültürden ayıramazsınız.

{f} isolated
differentiate

We must be able to differentiate between objects and situations. - Nesneler ve durumlar arasında ayırım yapabilmeliyiz.

{f} segregated
{f} part

The seats were reserved for the party. - Parti için sandalyeler ayırtıldı.

After ten years as business partners, they decided to part ways. - İş ortakları olarak on yıl sonra, yollarını ayırmaya karar verdiler.

{f} reserved

We have reserved a lot of food for emergencies. - Acil durumlar için bir sürü yiyecek ayırdık.

We ought to have phoned ahead and reserved a table. - Telefon edip bir masa ayırtmalıydık.

{f} resolving
{f} sparing

Would you mind sparing me thirty minutes of the day? - Bana günün otuz dakikasını ayırır mısın?

sever

I removed her number after severing our friendship. - Dostluğumuzu kestikten sonra onun numarasını ayırdım.

disconnect

I'm not disconnecting their printers. - Onların yazıcılarını ayırmıyorum.

Dan disconnected Linda from her respirator. - Dan, Linda'yı solunum cihazından ayırdı.

isolate
make disjoint
detach

I didn't detach them. - Ben onları ayırmadım.

distinguished

The original and the copy are easily distinguished since the one is much more vivid than the other. - Biri diğerinden çok daha canlı olduğundan, orijinal ve kopya kolayca ayırt edilirler.

These machines are distinguished by particularly high-quality workmanship. - Bu makineler, özellikle yüksek kaliteli işçilik ile ayırt edilir.

zoning
unstuck
allocateto
disjoined
disarticulate
sunder
unstick
unsphere
splitinto
(Biyoloji) dissect

We dissected a frog to examine its internal organs. - Bir kurbağayı, iç organlarını incelemek için kesip parçalara ayırdık.

differentiated
disengage
disengaged
seclude
separateinto
setapart
secluded
uncouple
kaynak ayır
(Bilgisayar) reserve resources
çek-ayır
pull-apart
çek-ayır havza
(Coğrafya) pull-apart basin
ayır