This house of ours has just been redecorated, and we haven't lived here for sixth months.
- Bizim bu evimiz sadece yeniden dekore edildi ve altı aylığına burada yaşamadık.
Jazz isn't dead, it just smells funny.
- Caz ölmedi, sadece komik kokuyor.
How to merely get tea?
- Sadece çay nasıl alınır?
He said it merely as a joke.
- O, onu sadece bir şaka olarak söyledi.
From the standpoint of ecology, Antarctica should be reserved solely for research, not for tourism or for commercial exploration.
- Ekoloji açısından, Antarktika turizm için ya da ticari keşif için değil, sadece araştırma için korunmalıdır.
The past can only be known, not changed. The future can only be changed, not known.
- Geçmiş sadece bilinir, değişmez. Gelecek ise sadece değişir, bilinmez.
Walking from the station to the house takes only five minutes.
- İstasyondan yürüyerek eve gitmek sadece beş dakika.
This happened purely by accident.
- Bu sadece kazara oldu.
All characters appearing in this work are fictitious. Any resemblance to real persons, living or dead, is purely coincidental.
- Bu eserde görünen tüm karakterler tamamen hayal ürünüdürler. Yaşayan ya da ölü gerçek kişilere olan herhangi bir benzerlik sadece rastlantıdır.
Please just leave me alone. I want to think.
- Lütfen sadece beni yalnız bırakın. Düşünmek istiyorum.
Right now, Tom just wants to be left alone.
- Şu anda, Tom sadece yalnız bırakılmayı istiyor.
This is why Tatoeba is multilingual. But not that kind of multilingual. Not the kind where languages are simply being paired up together, and where some pairs are left behind.
- Tatoeba'nın çok dilli olmasının nedeni budur. Fakat o tür çok dilli değil. Dillerin sadece birlikte eşleştirildiği ve bazı çiftlerin geride bırakıldığı tür değil.
Patients often die simply because they yield to their diseases.
- Hastalar çoğunlukla sadece hastalıklarına boyun eğdikleri için ölürler.
Tom just barely passed the test.
- Tom testi sadece zar zor geçti.
The singer is famous not only in Japan but also in Europe.
- Şarkıcı sadece Japonya'da değil, aynı zamanda Avrupa'da da ünlü.
Her book is famous not only in England but also in Japan.
- Onun kitabı sadece İngiltere'de ünlü değil, Japonya'da da ünlü.
You're very lucky you know! A such thing happen only once in a lifetime.
- Bilirsin çok şanslısın! Böyle bir şey bir ömür boyu sadece bir kez olur.
Why did I buy flowers? Why are you asking me such a question? I just bought them because I wanted to.
- Çiçekleri niçin mi satın aldım? Niçin bana böyle bir soru soruyorsun? Onları sadece almak istediğim için aldım.
He is nothing but a student.
- O, sadece bir öğrenci.
She likes nothing but the best.
- O sadece en iyileri sever.
History is merely repeating itself.
- Tarih sadece kendini tekrarlıyor.
What I have learnt is not just the Chinese language, but something about the country itself as well.
- Sadece Çince dilini değil ama aynı zamanda ülkenin kendisi hakkında da bir şeyler öğrendim.
Penguins live almost exclusively in the Southern Hemisphere.
- Penguenler neredeyse sadece Güney Yarımküre'de yaşarlar.
I read detective stories exclusively.
- Ben sadece dedektif hikayeleri okurum.
The singer is famous not only in Japan but also in Europe.
- Şarkıcı sadece Japonya'da değil, aynı zamanda Avrupa'da da ünlü.
We get closer, trying to understand each other, but just hurt each other and cry.
- Birbirimizi anlamaya çalışarak yakınlaşırız fakat sadece birbirimizi incitiriz ve ağlarız.
Strive only for self-interest and nothing else.
- Sadece kendi çıkarlarınız için çaba gösterin ve başka hiçbir şey yapmayın.
I just sell newspapers, nothing else.
- Ben sadece gazete satıyorum, başka bir şey satmıyorum.
How to merely get tea?
- Sadece çay nasıl alınır?
It was a mere chance that I found it.
- Onu bulmam sadece bir şanstı.
The king had only one child, and that was a daughter, so he foresaw that she must be provided with a husband who would be fit to be king after him.
- Kralın sadece bir çocuğu vardı ve o bir kızdı, bu yüzden ona ondan sonra kral olmak için uygun olacak bir koca temin edilmesi gerektiğini öngördü.
From the standpoint of ecology, Antarctica should be reserved solely for research, not for tourism or for commercial exploration.
- Ekoloji açısından, Antarktika turizm için ya da ticari keşif için değil, sadece araştırma için korunmalıdır.
Tom was not just interested in Mary's musical abilities.
- Tom sadece Mary'nin müzikal yetenekleriyle ilgili değildi.
Tom said he was just interested in helping Mary.
- Tom sadece Mary'ye yardım etmekle ilgilendiğini söyledi.
Tom can walk only if he has his cane.
- Tom sadece bastonu olursa yürüyebilir.
AIDS can be stopped only if every person decides to take action against it.
- AIDS sadece her birey buna karşı harekete geçmeye karar verirse durdurulabilir.
I went all the way to see her only to find her away from home.
- Bütün yolu sadece onun evden uzakta olduğunu anlamak için yürüdüm.
I tried to persuade Sam to give up his plan, only to fail.
- Sam'i sadece başarısız olacak planından vazgeçmesi için ikna etmeye çalıştım,
The only people standing in front of the building are policemen.
- Sadece binanın önünde duran insanlar polis.
The only two languages Tom can speak are French and English.
- Tom'un konuşabileceği iki dil sadece Fransızca ve İngilizcedir.
It's only when I have things I have to do, that I find I want to do things I don't have to do.
- Sadece yapacak bir şeyim olduğunda, zorunda olmadıklarımı yapmaya hevesliyim.
Drink water only when you are thirsty; drinking 8 glasses a day is only a myth.
- Sadece susadığında su iç; bir günde 8 bardak içmek efsanedir.
I'm just a plain office worker.
- Ben sadece düz bir ofis çalışanıyım.
Plain white paper will do.
- Sadece beyaz kağıt yeterli.