içten

listen to the pronunciation of içten
Turkish - English
candid
sincere

At first, he sounded very sincere. - İlk başta, o çok içten görünüyordu.

I sincerely hope that you will soon recover from your illness. - İçtenlikle umuyorum ki yakında hastalığından iyileşeceksin.

frank
heartfelt

Where did you acquire your deepest, most heartfelt beliefs? - Sen en derin, en içten inançlarını nerede edindin?

Please accept my heartfelt apology. - Lütfen içten özrümü kabul et.

gut
internally
honest to god
true

True beauty comes from within. - Gerçek güzellik içten gelir.

heart to heart
genuine
hearty

On behalf of the company, I would like to express our hearty thanks to you all. - Şirket adına, hepinize içten teşekkürlerimi sunmak isterim.

The whole town accorded a hearty welcome to the visitor. - Bütün kasaba ziyaretçiye içten bir karşılama yaptı.

sincere, candid, frank, outspoken, openhearted, friendly, affable; true, unaffected, cordial, warm, heartfelt, hearty, devout; from within, from the inside
sincerely

We sincerely apologize for our error. - Hatamız için içtenlikle özür dileriz.

I sincerely hope that you will soon recover from your illness. - İçtenlikle umuyorum ki yakında hastalığından iyileşeceksin.

cordial

They greeted each other cordially. - Birbirlerini içtenlikle selamladılar.

deeply

I love him more deeply than any other man. - Ben onu herhangi başka adamdan daha içten seviyorum.

He looked deeply into her eyes. - Onun gözlerine son derece içten baktı.

truly

I sincerely, truly believe that. - İçtenlikle, gerçekten ona inanıyorum.

sincerely, unfeignedly
earnest
hail fellow well met
bona fide
forthright
devout
from within: Onları içten yıkacağız. We are going to destroy them from within
sincere, heartfelt, unfeigned
familiar

On the one hand he is kind to everyone, but on the other hand he never behaves with too much familiarity. - Bir taraftan o herkese naziktir fakat diğer taraftan çok fazla içtenlikle davranmaz.

heart whole
kindly
faithful
honest

I honestly think it's better to be a failure at something you love than to be a success at something you hate. - Nefret ettiğin bir şeyde başarılı olmaktansa sevdiğin bir şeyde başarısız olmanın daha iyi olduğunu içtenlikle düşünüyorum.

childlike
inwardly
interior
bluff
deep

I deeply appreciate your advice and kindness. - Tavsiyen ve nezaketin için içten minnettarım.

He looked deeply into her eyes. - Onun gözlerine son derece içten baktı.

{s} internal

Internal combustion engines burn a mixture of fuel and air. - İçten yanmalı motorlar, yakıt ve hava karışımını yakarlar.

profoundly
outright
from the inside
(deyim) from the bottom of one's heart
kind

I deeply appreciate your advice and kindness. - Tavsiyen ve nezaketin için içten minnettarım.

On the one hand he is kind to everyone, but on the other hand he never behaves with too much familiarity. - Bir taraftan o herkese naziktir fakat diğer taraftan çok fazla içtenlikle davranmaz.

expansive
chummy
outspoken
artless
free
affable
friendly
simple
inboard
inly
on the level
heart-to-heart
authentic
openhearted
warm

This family gave me a warm welcome. - Bu aile bana nezaket ve içtenlikle karşıladı.

She extended a warm welcome to them. - Onları çok içten bir biçimde karşıladı.

unreserved
heartiest
heartedly
internality
{s} truthful
heartwarming
true hearted
{s} ingenuous
{s} undesigning
earnest(1)
{s} unfeigned
honest to goodness
sidesplitting
{s} open
{s} unaffected
interior

You've done a wonderful job on the interior decoration. - İç dekorasyon üzerine harika bir iş yaptın.

He made over the interior of his house. - O, evinin içini yeniletti.

{s} domestic

I prefer to buy domestic rather than foreign products. - Yabancı ürünler yerine yerli ürünler almayı için tercih ederim.

Would domestic peace be plunged into jeopardy? - İç barış tehlikeye girer mi?

inner

He looked confident but his inner feelings were quite different. - Emin görünüyordu fakat onun iç duyguları tamamen farklıydı.

Music is inner life, and he will never suffer loneliness who has inner life. - Müzik iç yaşamdır. İç yaşamı olan asla yalnızlık çekmeyecek.

{s} internal

We dissected a frog to examine its internal organs. - Bir kurbağayı, iç organlarını incelemek için kesip parçalara ayırdık.

That politician is well versed in internal and external conditions. - O politikacı iç ve dış koşullarda deneyimlidir.

içten gelen
spontaneous
içten gelen
cheerful
içten gelen
heartfelt
içten gelme
spontaneity
içten olmak
to be sincere
içten pazarlıklı
Evil-intentioned, malevolent
içten düğmeli bir tür palto
chesterfield
içten evlilik
endogamy
içten gelen
sincere
içten gelme
spontaneousness
içten içe
inwardly, secretly
içten içe
sneaky
içten içe
sneaking
içten içe güdülen
silent
içten içe kaynamak
simmer
içten içe kaynatmak
simmer
içten içe olmak
smolder
içten içe olmak
smoulder
içten içe ölçü
in to in
içten olmayan
set
içten olmayan
hollow hearted
içten pazarlıklı
sneaky and two-faced
içten pazarlıklı
sneaky, stealthy
içten pazarlıklı kimse
dissembler
içten teşekkürler
hearty thanks
içten yanma
spontaneous combustion
içten yanmalı
internal combustion+
içten yanmalı motor
internal combustion engine
içten özür
heartfelt apology
{i} inside

Outside of a dog, a book is man's best friend. Inside of a dog, it's too dark to read. - Bir köpeğin dışında, bir kitap insanın en iyi arkadaşıdır. Bir köpeğin içinde, okumak için çok karanlıktır.

Yuriko, a marine biology grad student, fell asleep inside a fish tank and awoke covered in octopuses and starfish. - Yuriko deniz biyolojisinden mezun bir öğrenci, bir balık tankının içinde uykuya daldı ve ahtapotlar ve deniz yıldızları ile kaplı olarak uyandı.

intrinsic
en içten dileklerimle
best wishes
interrior
interior equipment
offal
internus
intestines
stomach

The stomach is one of the internal organs. - Mide iç organlardan birisidir.

Drinking on an empty stomach is bad for your health. - Boş mideyle içki içmek sağlığa zararlıdır.

indoor

Tom sometimes wears sunglasses indoors. - Tom bazen içerde güneş gözlüğü takar.

I stayed indoors because it rained. - Yağmur yağdığı için evde kaldım.

içten içe
secretly

Tom won't admit it, but he's secretly in love with Mary. - Tom bunu kabul etmeyecek ama o Mary'ye içten içe aşık.

I've been secretly in love with her for years. - Yıllardır içten içe ona âşığım.

{f} drinking

He began his meal by drinking half a glass of ale. - Yarım bardak bira içerek yemeğine başladı.

Too much drinking will make you sick. - Çok fazla içmek seni hasta edecek.

endo-
drank

John drank many bottles of wine. - John birçok şişe şarap içti.

After taking a bath, I drank some soft drink. - Duş aldıktan sonra biraz meşrubat içtim.

{i} within

She will return within an hour. - O bir saat içinde geri dönecektir.

The school is within walking distance of my house. - Okul evimin yürüme mesafesi içerisindedir.

{f} swig

He drank a great swig from the bottle. - O, şişeden büyük bir yudum içti.

If I don't drink a swig of water, I can't swallow these tablets. - Eğer bir yudum su içmezsem bu hapları yutamam.

knock back
{f} drink

I'll buy you a drink. - Sana bir içecek ısmarlayacağım.

He began his meal by drinking half a glass of ale. - Yarım bardak bira içerek yemeğine başladı.

inland
intra

We have to measure your intraocular pressure. Please open both eyes wide and look fixedly at this object here. - Göz merceğiniz içindeki baskıyı ölçmeliyiz. Lütfen iki gözünüzü genişçe açın ve sabit bir şekilde buradaki bu objeye bakın.

in
quaff
stuffing
bowels
en içten dileklerimle
sincerely
en içten duygularımla
with all my heart
en içten tebriklerimle
heartiest congratulations
nucleus

Helium is the second simplest atom. It consists of a nucleus containing 2 protons and two neutrons. Around the nucleus orbits 2 electrons. - Helium ikinci en basit atomdur. O, iki proton ve iki nötron içeren bir çekirdekten oluşur. Çekirdek etrafında 2 elektron döner.

{i} refill

Tom held his cup out for Mary to refill it. - Tom Mary'nin onu yeniden doldurması için kupasını uzattı.

Tom grabbed his mug and walked into the kitchen to get a refill. - Tom kupasını aldı ve yeniden doldurmak için mutfağa gitti.

{i} core
juvenilia
breast

She is embarrassed to breastfeed in public. - O, halk içinde emzirmeye utanıyor.

She doesn't drink enough breast milk. - O yeterince anne sütü içmiyor.

endo
{i} kernel

Virtual memory is a memory management technique developed for multitasking kernels. - Sanal bellek çoklu görev çekirdekleri için geliştirilmiş bir bellek yönetim tekniğidir.

inset
stuffing, filling (material used to stuff or fill something)
{i} intestine
inlying
{i} guts

People often spill their guts to bartenders. - İnsanlar genellikle içlerini barmenlerinine dökerler .

Tom doesn't have the guts to do that. - Tom'un onu yapmak için cesareti yok.

entrails
{s} civil

The civil war in Greece ended. - Yunanistan'da iç savaş sona erdi.

There was a danger of civil war. - Bir iç savaş tehlikesi vardı.

biennial
knockback
inside , internal , intrinsic
(Hukuk) domestic, inner, internal
{s} inward

The Japanese are often criticized for being inward looking and insufficiently international in their outlook. - Japonya görünüşte içe dönük ve yetersiz uluslararası yapıya sahip olduğundan dolayı sık sık eleştirilmektedir.

You need to look inward. - İçeriye bakman gerek.

(a person's) true self, heart, soul: Merak etme, Safigül'ün içi temiz. Don't worry, Safigül's a good soul at heart. Eğer içinde varsa, bir yolunu bulup üniversiteyi bitirir. He'll find a way to finish university, if he really wants to do so
the interior, the inside, the inner part or surface
domestic, internal (as opposed to foreign)
inland (as opposed to coastal)
inner, inside; interior; internal
inner part (of a nut or seed), kernel; inner part (of a fruit), meat, flesh
insides, innards (internal organs of a person or animal)
inside, interior; stomach, intestines, offal; heart, mind; internal, interior, inner, inside; domestic, home
içten içe
sneakingly
kaba saba ama içten
rough and ready
Turkish - Turkish
Yürekten, candan, samimi davranarak: "Yumuşak ve içten sürdürdü konuşmasını."- T. Buğra
Yürekten, candan, samimî (davranarak)
En önemli, can alıcı noktadan
Samimi
içten pazarlıklı
Gizli niyetini açıklamayan

Onun sinsi, içinden pazarlıklı, hatta hilekâr bir adam olduğunu daima düşünürdüm.- A. İlhan.

içten evlilik
bakınız: iç evlilik
içten içe
Gizli gizli, belli etmeden
Herhangi bir durumun, cismin veya alanın sınırları arasında bulunan bir yer, dâhil, dış karşıtı
derun
Ten ile dış giysiler arası
Herhangi bir durumun, cismin veya alanın sınırları arasında bulunan bir yer, dâhil, dış karşıtı: "Deniz gecenin içinde, gece denizin içindedir."- Ç. Altan
Bir ülkede, şehirde, toplulukta vb.de olan veya yapılan
Toplu bir durumda bulunan kimse veya nesnelerin arasında bulunan kimse veya nesne: "Ama hepiniz, hepiniz / Hepiniz geçim derdinde / Bir ben miyim keyif ehli içinizde?"- O. V. Kanık
Ten ile dış giysiler arası: "Boynumda kalın yün atkı, içimde çift kat fanila, gene de titriyorum."- E. Bener
Oyuk olan veya oyuk sayılabilen şeylerin boşluğu
Pirinç, soğan ve baharatla hazırlanan, dolmalarda kullanılan karışım
Somut kavramlarda iki veya ikiden çok şeyde merkeze daha yakın olan: "İç kapının perdesi yanlara doğru açıldı."- P. Safa. İnsanın manevi varlığıyla ilgili olan
Harem dairesi
İnsanın manevî varlığıyla ilgili olan
Bir ülke, şehir, topluluk vb.nde olan veya yapılan
Mide, bağırsak, karın
Akıl, gönül, irade gibi insanın manevi varlığını oluşturan şeylerden herhangi biri: "İçimizdeki sevinçleri, kederleri paylaşacak insan nerde?"- S. F. Abasıyanık
Kimse veya nesnelerin arasında bulunan kimse veya nesne
Dolma yapmak için hazırlanan karışım
İki veya ikiden çok şeyde merkeze daha yakın olan
Muhteva

Şayet bir şeyi anlamıyorsanız, onun muhtevasının farkında olmamanızdandır. - Eğer bir şeyi anlamıyorsanız, onun içeriğinin farkında olmamanızdandır.

Konuşmasının muhtevası, mevzu ile alakalı değildir. - Konuşmasının içeriği, konu ile ilgili değildir.

Cisimlerin yüzeyleri arasında kalan her nokta
Akıl, gönül, irade gibi insanın manevî varlığını oluşturan şeylerden herhangi biri
Değişik yemeklerde kullanılmak üzere et ile sebzelerin ince kıyımının karıştırılması ve yoğrulmasıyla meydana getirilen karışım
Kabuğu olan veya dışı kabuk durumunda bulunan yiyeceklerde kabuğun sardığı bölüm
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Harem dairesi
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Bir şeyin görünmez ciheti, bâtın
İÇ
(Osmanlı Dönemi) t. Herşeyin içerisi, dâhil, derun
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Bir şeyin ortasındaki kısım, göbek
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Karın, mide
İÇ
(Osmanlı Dönemi) Kalb, vicdan, gönül
İç
(Osmanlı Dönemi) ZAMİR
İçten
derinden
içten
Favorites