gözsüz

listen to the pronunciation of gözsüz
Türkisch - Englisch
without drawers, divisions, compartments, or pigeonholes
blind
eyeless
göz
{i} eye

This song is so moving that it brings tears to my eyes. - Bu şarkı o kadar acıklı ki gözlerimi yaşarttı.

My mother looked at me with tears in her eyes. - Annem gözlerinde yaşlarla bana baktı.

göz
cell
göz
subterranean
göz
locker
göz
(Bilgisayar) cell spreadsheet
göz
(İnşaat) niche
göz
section
göz
look

It looks like it's going to rain. - Yağmur yağacak gibi gözüküyor.

I think that it likely that there was a major fault in the lookout. - Gözetlemede muhtemelen büyük bir hata olduğunu zannediyorum.

göz
glance

I just want to glance at the paper. - Gazeteye sadece göz atmak istiyorum.

I glanced through the brochure. - Broşüre hızla göz atmak.

göz
spring

I'm looking forward to the return of spring. - Baharın gelişini dört gözle bekliyorum.

göz
drawer

Tom looked through the drawers. - Tom çekmeceleri gözden geçirdi.

göz
to eye
göz
browses
göz
opthalmic
göz
optic

The use of optical instruments with this product will increase eye hazard. - Bu ürünle birlikte optik aletlerin kullanımı göz tehlikesini artıracaktır.

Göz
(Tıp) ophthalmus
göz
{i} cuddy
göz
{i} compartment

Have you looked in the glove compartment? - Torpido gözüne baktın mı?

Tom opened the glove compartment and took out his registration. - Tom torpido gözünü açtı ve ruhsatını çıkardı.

göz
opto
göz
{i} eyehole
göz
{i} orbit

Astronomers have observed sixty-two moons orbiting Saturn. - Astronomlar, Satürn'ün yörüngesinde altmış iki tane uydu gözlemlediler.

göz
{i} cubbyhole
göz
loculus
göz
{s} ophthalmic
göz
{i} cubby
göz
whammy
göz
{i} orb

Astronomers have observed sixty-two moons orbiting Saturn. - Astronomlar, Satürn'ün yörüngesinde altmış iki tane uydu gözlemlediler.

göz
{i} glim

In looking through the mist, I caught a glimpse of my future. - Sis perdesinin arasından, kendi geleceğim gözüme ilişti.

It's still impossible with the naked eye. With binoculars you might be able to glimpse it.... - Çıplak gözle hâlâ imkansız. Ona dürbünle bakabilirsin.

göz
{i} sight

The man was lost sight of in the crowd. - Adam kalabalığın içinde gözden kayboldu.

He hid his dictionary out of sight. - O, gözden uzak bir yere sözlüğünü sakladı.

göz
{s} optical

The use of optical instruments with this product will increase eye hazard. - Bu ürünle birlikte optik aletlerin kullanımı göz tehlikesini artıracaktır.

göz
{i} blinker

Why do horses wear blinkers? - Atlar neden at gözlükleri takarlar?

göz
{i} cubicle
göz
peeper
göz
{s} ocular
göz
small hole (as in a needle); optic; blinker; orbit
göz
{s} orbital
göz
section, division, square (on a game board)
göz
esteem, favor, friendly regard
göz
eye (on a potato)
göz
drawer (in a piece of furniture)
göz
bad luck inflicted by an evil eye
göz
eye (in cheese); hole (in bread)
göz
fountainhead, source (of a stream or river); spring
göz
eye (of a needle)
göz
desire, interest
göz
eye; sight; cell
göz
cuddy; eyehole
göz
eye, the depression at the calyx end of some fruits
göz
evil eye
göz
eye; glance, look; compartment, section, division; drawer, locker; (ağ) mesh; spring, source; bud
göz
central core (of a boil)
göz
division, section, compartment; pigeonhole; cubbyhole
göz
eye, manner or way of looking at a thing; estimation; opinion
göz
sight, vision
göz
rudimentary bud
göz
pan (of a balance)
Türkisch - Türkisch
Köstebek
Görmez, âma, kör
Gözü olmayan
göz
Ağacın tomurcuk veren yerlerinden her biri
Göz
me
Göz
ayn
Göz
(Osmanlı Dönemi) MUKLE
Göz
dide
Göz
basar
Göz
lakrima
Göz
dünya penceresi
Göz
(Osmanlı Dönemi) NAZIRA
Göz
(Hukuk) ÇEŞM
Göz
(Osmanlı Dönemi) BİNA
göz
Kıskançlık veya hayranlıkla bakıldığında bir şeye kötülük verdiğine inanılan uğursuzluk, nazar: "İnsanı gözle yiyip bitirirler."- Ö. Seyfettin
göz
çürük, temelsiz
göz
Sevgi, ilgi, gönül bağlantısı
göz
Kıskançlık veya hayranlıkla bakıldığında bir şeye kötülük verdiğine inanılan uğursuzluk, nazar
göz
Bazı deyimlerde, görme ve bakma. İyi veya kötü nitelikler, tutkular, duygular anlatan bakış
göz
Terazi gözü
göz
Suyun topraktan kaynadığı yer, kaynak: "Asıl felaket bu pınara sırt çevirmek, bu pınarın gözlerine taş tıkamak değil de ne olurdu?"- T. Buğra
göz
Çekme, çekmecelerin her biri
göz
Suyun topraktan kaynadığı yer
göz
Bölüm, hane
göz
Suyun topraktan kaynadığı yer, kaynak
göz
Bakış, görüş
göz
İçine girilen, öteberi konulan, bölümleri olan bir şeyin her bölmesi
göz
Delik, boşluk: "Köprünün gözleri karış karış kazılmıştır."- S. F. Abasıyanık. Çekme, çekmecelerin her biri
göz
Bazı yaraların uç bölümü
göz
Görme ve bakma
göz
Delik, boşluk
göz
Bölüm, kesim
göz
İyi veya kötü nitelikler, tutkular, duygular anlatan bakış
göz
çekmece
göz
Suyun kaynağı
göz
Terazi kefesi
göz
Kıskançlık veya hayranlıkla bakıldığında bir şeye kötülük verdiğine inanılan uğursuzluk
göz
Görme organı
gözsüz
Favoriten