totality; completeness; entirety

listen to the pronunciation of totality; completeness; entirety
English - Turkish

Definition of totality; completeness; entirety in English Turkish dictionary

whole
{s} bütün

Karam, bütün okuldaki en iyi öğrencidir. - Karam is the best student in the whole school.

Bütün pastayı yiyecek mi? - Will he eat the whole cake?

whole
{i} tüm

Kanada civarında bir yerde birkaç dönüm karla ilgili iki ulusun savaşta olduğunu ve bu güzel savaşa tüm Kanada'nın değdiğinden daha çok para harcadıklarını bilirsiniz. - You know that two nations are at war about a few acres of snow somewhere around Canada, and that they are spending on this beautiful war more than the whole of Canada is worth.

Yeni Zelanda'nın tüm nüfusu 3.410.000 olup, bunun yedide biri Maori halkıdır. - The whole population of New Zealand is 3,410,000, and one seventh of it are the Maori people.

whole
{i} toplam

Bütün, parçaların toplamından daha büyüktür. - The whole is greater than the sum of the parts.

whole
tamamen

Bu tamamen farklı bir mesele. - That's a whole different matter.

Sana tamamen katılıyorum. - On the whole I agree with you.

whole
tek parça
whole
sağlığı yerinde
whole
{s} yarasız beresiz
whole
bütünlüklü
whole
iyileşmiş
whole
(sıfat) bütün, toplu, tüm, tam, sağlam, sağlıklı, yarasız beresiz, öz
whole
go the whole hog bir işi tam yapmak
whole
{s} toplu

İlk olarak bir C kursu aldığım zaman sınıfta açıklanan tek bir şeyi anlayamadım. Allah'a şükür ki bütün topluluğun nasıl çalıştığını bana açıklamak için bir programcı olan bir arkadaşım var. - When I first took a C course, I couldn't understand a single thing explained in class. Thank God I got a friend of mine who's a programmer to explain to me how the whole caboodle works.

Gruplar ya küçük bir toplulukla ya da tüm dünya ile bir ilgi paylaşmak için iyi bir yoldur. - Groups are a good way to share an interest with either a small community or the whole world.

whole
tam şey
whole
{s} 1. tam; bütün, tüm: He stayed there for a whole week. Tam bir hafta orada kaldı. She talked the whole time. Hep konuştu. Give me your whole
whole
sağ

Sağlığımı geri kazanmak tam bir yılımı aldı. - It took me a whole year to recover my health.

Ailesi için sağlıklı yemekler hazırlar. - She prepares wholesome meals for her family.

whole
sonuna kadar uğraşmak
whole
tam; bütün, tüm: He stayed there for a whole week. Tam bir hafta orada kaldı. She talked the whole time. Hep konuştu. Give me your whole
whole
{s} sağlam
whole
şişe kanı
English - English
{i} whole
totality; completeness; entirety
Favorites