işler

listen to the pronunciation of işler
Turkish - English
things

Things did not go as intended. - İşler planlandığı gibi gitmedi.

I know Andrina doesn't take things seriously, but she is a wonderful friend. - Andrina'nın işleri ciddiye almadığını bilirim ama kendisi harika bir arkadaş.

works

The mandatory character of schooling is rarely analyzed in the multitude of works dedicated to the study of the various ways to develop within children the desire to learn. - Eğitimin zorunlu karakteri çocukların içinde öğrenme arzusu geliştirmek için çeşitli şekillerde çalışmaya adanmış işlerin çokluğunda nadiren analiz edilir.

Not only does she keep house, but she also works as a school teacher. - O sadece ev işlerini çekip çevirmiyor, aynı zamanda bir okul öğretmeni olarak da çalışıyor.

affairs

I have no intention of meddling in your affairs. - İşlerine karışmaya niyetim yok.

You have no right to interfere in other people's affairs. - Diğer insanların işlerine karışmaya hakkın yoktur.

driven
thıngs

I know Andrina doesn't take things seriously, but she is a wonderful friend. - Andrina'nın işleri ciddiye almadığını bilirim ama kendisi harika bir arkadaş.

I hope things have been going well for you. - Umarım sizin için işler yolunda gidiyordur.

jobs

She was interviewed for jobs. - İşler için onunla röportaj yapıldı.

Soldiers began to come home and find peacetime jobs. - Askerler eve gelmeye barış zamanı işlerini bulmaya başladılar.

{i} doings
iş
{i} occupation

Kemal Tahir narrates the occupation days of Istanbul in 1920s in his book named The People Of The Slave City. - Kemal Tahir Esir Şehrin İnsanları isimli kitabında İstanbul'un 1920'li yıllardaki işgal günlerini anlatır.

My brother has no occupation now. - Erkek kardeşimin şu anda işi yok.

iş
business

My father is a businessman. - Babam bir iş adamıdır.

Yuriko is planning to move into the furniture business. - Yuriko, mobilya işine taşınmayı planlıyor.

iş
job

You know what my idiot son's doing? Even now he's graduated from university he spends all his time playing pachinko instead of getting a job. - Aptal oğlumun ne yaptığını biliyor musun? Şimdi bile o üniversiteden mezun olup iş bulmak yerine pachinko oynayarak tüm vaktini harcıyor.

You know what my idiot son's doing? Even now he's graduated from university he spends all his time playing pachinko instead of getting a job. - Aptal oğlumun ne yaptığını biliyor musun? Şimdi bile o üniversiteden mezun olup iş bulmak yerine tüm zamanını pachinko oynayarak geçiriyor.

iş
work

Sometimes he drives to work. - O bazen işe arabayla gider.

I think you will have done all the work soon. - Sanırım yakında tüm işleri bitirmiş olacaksınız.

işler kötü
business facing setback
işler yolunda
work in the way
işler açılmak
for trade to become brisk
işler becermek
to be up to no good
işler halde
(Hukuk) operational
işler nasıl?
how's work?
işler omurga
centreboard [Brit.]
işler omurga
(gemi) centerboard
iş
affair

I'll look after your affairs when you are dead. - Öldüğün zaman, senin işlerine ben bakacağım.

You have no right to interfere in other people's affairs. - Diğer insanların işlerine karışmaya hakkın yoktur.

iş
assignment

I couldn't finish my assignments. - İşlerimi bitiremedim.

Any doubts with the assignment? - Ödevle ilgili kafasında soru işareti olan?

iş
employment

I will make an application to that firm for employment. - İş için bu firmaya başvuruda bulunacağım.

Everyone has the right to work, to free choice of employment, to just and favourable conditions of work and to protection against unemployment. - Her şahsın çalışmaya, işini serbestçe seçmeye, adil ve elverişli çalışma şartlarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.

iş
{i} cause

The recession caused many businesses to close. - Durgunluk birçok işletmenin kapanmasına neden oldu.

All the same, we still need a scientific account of how exactly pains are caused by brain processes. - Buna rağmen, bizim hâlâ ağrıların beyin işlemleri tarafından tam olarak nasıl neden olduğu hakkında bilimsel bir açıklamaya ihtiyacımız var.

iş
{i} shop

Local shops do good business with tourists. - Yerel mağazalar turistlerle iyi iş yapar.

My mother does her usual shopping on her way home from work. - Annem işten eve gelirken günlük alışverişini yapar.

iş
{i} appointment

Here is your appointment card. - İşte, randevu kartınız.

I canceled my appointment because of urgent business. - Acil bir işten dolayı randevumu iptal ettim.

iş
occupation, line of work, work
iş
work, labor
iş
occupational; regulation
iş
task

I cooperated with him in the task. - Görevde onunla işbirliği yaptım.

To rule a country is not an easy task. - Bir ülkeyi yönetmek kolay bir iş değildir.

iş
work; job, occupation, profession, work, appointment, employment, calling, pursiut; duty; labour, labor; business; service; trade; profit, benefit; act, doing, deed; matter, affair; fuck, screw
iş
{i} commerce

The soul of commerce is upright dealing. - Ticaretin ruhu dürüst iş yapmaktır.

Many small business owners belong to a chamber of commerce. - Birçok küçük işletme sahipleri bir ticaret odasına aittir.

iş
{i} mission

I have a mission to accomplish. - Yapacak bir işim var.

Tom abandoned the mission and quit his job. - Tom görevini terk etti ve işinden ayrıldı.

iş
{i} doing

You know what my idiot son's doing? Even now he's graduated from university he spends all his time playing pachinko instead of getting a job. - Aptal oğlumun ne yaptığını biliyor musun? Şimdi bile o üniversiteden mezun olup iş bulmak yerine tüm zamanını pachinko oynayarak geçiriyor.

The export business isn't doing well. - İhracat işi iyi yapılmıyor.

iş
gig

She has a gigantic appetite. - Onun devasa bir iştahı vardır.

iş
function

What did they add this needless function for? - Bu gereksiz işlevi ne için eklediler?

This chart illustrates the function of ozone layer. - Bu tablo ozon tabakasının işlevini gösteriyor.

iş
{i} show

She shows no zeal for her work. - O, işi için hiç gayret göstermedi.

A survey shows that many businessmen skip lunch. - Bir araştırma birçok iş adamının öğle yemeğini atladığını göstermektedir.

iş
{i} piece

Here's a piece of paper. - İşte bir parça kağıt.

You really are a piece of work. - Sen gerçekten işin bir parçasısın.

hileli işler
sharp practices
idari ve mali işler
(Askeri) administration and financing
ihmal edilmiş işler
backlog
iş
working

He is my working mate. - O benim iş arkadaşımdır.

I'm tired of working a nine-to-five job. - Dokuz-beş işinde çalışmaktan bıktım.

iş
(Ticaret) shirking
iş
trouble

I had some trouble with the work. - İşle ilgili biraz sorunum var.

Her novel ideas are time and again getting her into trouble with her more conservative colleagues. - Onun yeni fikirleri daha tutucu iş arkadaşlarıyla sık sık başını derde sokuyor.

iş
line

We should draw the line between public and private affairs. - Biz resmî ve özel işler arasına çizgi çizmeliyiz.

In this line of work, if you make a grim face the customers won't come. - Bu iş sırasında, sert surat yaparsan, müşteriler gelmez.

iş
hold

Tom was unable to hold a job or live by himself. - Tom bir iş bulamadı ya da tek başına yaşayamadı.

He is holding up her work. - O onun işini engelliyor.

iş
(Ticaret) labor

In England, Labor Day is in May. - İngiltere'de işçi bayramı mayıstadır.

The labor unions had been threatening the government with a general strike. - İşçi sendikaları hükümeti genel grevle tehdit etmekteydi.

iş
errand

I have an errand to do in town. - Kasabada yapacak bir işim var.

She is out on an errand. - O bir iş için dışarı gitti.

iş
project

We should collaborate on the project. - Proje üzerinde işbirliği yapmalıyız.

He had a lot to do with that project. - O proje ile ilgili yapacak çok işi vardı.

iş
workings
iş
(Ticaret) engagement
sivil işler
(Askeri) civil affairs
iş
trade

Would you like to trade jobs? - İşleri takas etmek ister misiniz?

Jack of all trades, master of none. - Elinden her iş gelir ama hiç birinde uzman değil.

iş
deal

You'll have to come back in a while: the man dealing with that business has just gone out. - Kısa bir süre içinde tekrar gelmek zorunda kalacaksın: o işle ilgilenen adam az önce dışarı çıktı.

I have a great deal to do today. - Bugün yapacak çok işim var.

iş
dealings

Tom is respected in the business community because he is always fair and square in his dealings with others. - Tom, başkaları ile olan ilişkilerinde her zaman adil ve kararlı olduğundan dolayı iş dünyasında itibarlıdır.

I keep a daily record of my business dealings. - İş ilişkilerim hakkında günlük kayıt tutarım.

iş
post

We always walk by the post office on the way to work. - Biz her zaman işe giderken postaneye yakın yürürüz.

Here, your sentence is now consigned to posterity! - İşte, şimdi cümlen gelecek kuşaklara bırakıldı!

iş
commission
iş
operation

VISUACT supports flexibly the varied environments and needs of our customers and offers a variety of operational procedures. - VISUACT çeşitli ortamları ve müşterilerimizin ihtiyaçlarını esnek şekilde destekler ve operasyonel işlemleri sunar.

The two main operations in calculus are the integral and the derivative. - İntegral ve türev, kalkülüs'te iki ana işlemdir.

iş
occupational
iş
concern

Hans Bethe won the 1967 Nobel Prize in Physics for his work concerning energy production in stars. - Hans Bethe 1967'de yıldızlarda enerji üretimi hakkındaki işi için fizik nobel ödülünü kazandı.

As far as I'm concerned, things are going well. - Bana kalırsa işler iyi gidiyor.

iş
position

The CEO's unwillingness to cooperate put us in a difficult position. - CEO'nun işbirliği yapma konusundaki isteksizliği bizi zor duruma soktu.

He occupies a prominent position in the firm. - O, firmada önemli bir konumu işgal eder.

iş
situation

Tom is usually useless in these situations. - Tom genellikle bu durumlarda işe yaramaz.

Do you think the situation will improve? - Sence işler iyiye gidecek mi?

iş
transaction

This transaction was carried out in yen, rather than US dollars. - İşlem ABD dolarından daha ziyade yenle gerçekleştirilmiştir.

I must close this transaction within a week. - Bu işlemi bir hafta içinde kapatmalıyım.

iş
duty

Your duty is to save your country from a foreign invasion. - Senin görevin ülkeni bir yabancı işgalinden kurtarmak.

It's your duty to finish the job. - İşi bitirmek sizin göreviniz.

iş
undertaking
iş
field

Computers have invaded every field. - Bilgisayarlar her yeri işgal etti.

iş
deed

Desperate needs lead to desperate deeds. - Umutsuz ihtiyaçlar umutsuz işlere yol açar.

You have to turn words into deeds. - Sözleri işlere çevirmek zorundasın.

iş
act

And with that we finish the activities for today. - Ve böylelikle bugünlük işleri bitirdik.

Actions speak louder than words. - Söze bakılmaz, işe bakılır.

iş
shebang
iş
action

To all appearances, their actions haven't borne fruit. - Görünüşe bakılırsa, onların eylemleri işe yaramadı.

Tom is all talk and no action. - Tom çok konuşan ve az iş yapan biridir.

iş
matter

Tom is scrupulous in matters of business. - Tom iş meselelerinde vicdanlıdır.

The only thing that matters is whether or not you can do the job. - Önemli olan tek şey, işi yapabilip yapamayacağındır.

iş
workpiece
iş
pursuit
iş
Labour
iş
avocation
iş
{i} place

My brother is a well doer. He was just at the wrong place at the wrong time. - Erkek kardeşim iyi bir işyapandır. O sadece yanlış zamanda yanlış yerdeydi.

It seems that certain operations cannot take place. - Belirli işlemler gerçekleşlmeyecek gibi görünüyor.

iş
biz
Alet işler el övünür
(Atasözü) A bad workman always blames his tools
iş
activity

Tom is showing no signs of brain activity. - Tom hiçbir beyin aktivitesi işareti göstermiyor.

Tatoeba should not admit as collaborators those who only wish to denigrate its image and demean its activity. - Tatoeba, yalnızca imajını kötülemek ve faaliyetini aşağılamak isteyenleri işbirlikçi olarak kabul etmemeli.

iş
{i} calling

Tom doesn't like Mary calling him at work. - Tom, Mary'nin onu iş yerinde aramasından hoşlanmıyor.

I don't like my wife calling me at work. - Karımın beni iş yerinde aramasından hoşlanmam.

iş
of work
iş
the work
iş
{s} regulation

There need to be new regulations for export businesses. - İhracat işletmeleri için yeni düzenlemeler olmalı.

Regulations protect workers. - Düzenlemeler işçileri korur.

iş
buisness
mali işler
financial affairs
Askeri İşler Dairesi (CIA)
(Askeri) Office of Military Affairs (CIA)
Parasal İşler Komitesi
(Hukuk) Monetary Committee
Sivil İşler Komutanlığı
(Askeri) Civil Affairs command
acil işler
emergency work
baş idari (muharebe) subay; sivil işler harekatı; mukabil hava harekatı
(Askeri) chief administrative officer; civil affairs operations; counterair operation
birikmiş işler
backlog
dahili işler
home affairs
dahili işler pol
internal affairs, domestic affairs, Brit. home affairs
devam eden işler
(Ticaret) on-going-jobs
direkt işler
(Ticaret) direct business
ekonomik ve mali işler
(Hukuk) economic and fiscal affaires
fuzuli işler müdürü
piddler
geçici işler
odd jobs
her günkü işler
routine
idari işler
chancellery
idari işler amiri
(Ticaret) chief administrative officer
idari işler müdürü
(Ticaret) administrative affairs manager
istihdam ve sosyal işler
(Hukuk) employment and social affairs
iyi gitmek (işler)
tick along
iç işler
domesticities
iş
handiwork
iş
job; things to do
iş
work , job
iş
way of behaving; course of action
iş
the important thing; the chief problem
iş
duty, job
iş
metier
iş
stint
iş
phys. work
iş
job, employment, work
iş
ergo
iş
dealing

This company has many business dealings abroad. - Bu şirketin yurt dışında birçok iş anlaşmaları vardır.

Tom is respected in the business community because he is always fair and square in his dealings with others. - Tom, başkaları ile olan ilişkilerinde her zaman adil ve kararlı olduğundan dolayı iş dünyasında itibarlıdır.

iş
event, something
iş
business, trade, commerce
iş
(Hukuk) labour, work
iş
doings
iş
task; occupation
iş
profession

Layla did a professional job. - Leyla profesyonel bir iş yaptı.

Police revealed that the heist was the work of professionals. - Polis soygunun profesyonellerin işi olduğunu ortaya çıkardı.

iş
slang trick
iş
business, matter, affair
iş
secret or dubious side (of an affair)
iş
establishment

This establishment attracts a clientele of both tourists and businessmen. - Bu şirket hem turistlerden hem de iş adamlarından müşteri çekiyor.

iş
office

The boss strolled around the balcony above the office, observing the workers. - Patron, yazıhanenin üzerindeki balkonda işçileri gözleyerek gezindi.

I was able to get a job through the good offices of my friend. - Arkadaşlarımın iyi ofisleri sayesinde bir iş bulabildim.

iş
ball game
iş
elbow
iş
enterprise

He has always associated with large enterprises. - O her zaman büyük işletmeler ile ilişki kurmuştur.

The success of the enterprise astonished everybody. - İşletmenin başarısı herkesi şaşkına çevirdi.

iş
{i} service

May I be of further service? - Bir işe yarayabilir miyim?

The families of the factory workers need schools, hospitals, and stores, so more people come to live in the area to provide these services, and thus a city grows. - Fabrika işçilerinin ailelerinin okullara, hastanelere ve mağazalara ihtiyaçları vardır, bu yüzden bu hizmetleri sağlamak için daha fazla insan bölgede yaşamak için gelir. Böylece bir şehir gelişir.

iş
things to do

Tom wanted to go, but he had lots of things to do. - Tom gitmek istedi fakat yapacak çok işi vardı.

I have better things to do than stand here and take your insults. - Burada durmak ve senin hakaretlerini dinlemekten daha iyi yapacak işlerim var.

iş
berth
iş
gig#
iş
traffic

My father was late for work this morning because of a traffic jam. - Babam bu sabah trafik sıkışıklığı nedeniyle işe geç kaldı.

We must pay attention to traffic signals. - Trafik işaretlerine dikkat etmeliyiz.

iş
load

Here comes another bus load of tourists. - İşte başka bir otobüs dolusu turist geliyor.

I have loads of things to do. - Yapacak bir sürü işim var.

iş
incumbency
iş
piece of work

Tom is a real piece of work. - Tom işin gerçek bir parçası.

You really are a piece of work. - Sen gerçekten işin bir parçasısın.

iş
{i} works

Tom is not a lazy boy. As a matter of fact, he works hard. - Tom tembel bir çocuk değildir, İşin aslına bakarsanız, o çok çalışır.

I will find out how the medicine works. - İlacın nasıl işe yaradığını öğreneceğim.

iş
{i} ploy
iş
{i} spindle
iş
{i} billet
karanlık işler yapmak
traffic
karmaşık işler
wheels within wheels
karışık işler
wheels within wheels
koruyucu işler
protective works
mali işler konseyi
(Hukuk) financial affairs council
mali işler sorumlusu
treasurer
mekanik işler
mechanical operations
riskli işler yapmak
(deyim) stick one's chin out
sivil işler anlaşması
(Askeri) civil affairs agreement
sivil işler birliği
(Askeri) civil affairs unit
sivil işler grubu; müşterek adres grubu
(Askeri) civil affairs group; collective address group
sivil işler tahsisatı
(Askeri) civil appropriation
siyasi işler komitesi
political affairs committee
sürüncemede kalan işler
leeway
sıhhi işler
samitary affairs
sıradan işler
routine

They became acquainted with the routine. - Sıradan işlerle tanıştılar.

ters işler yapmak
to get the cart before the horse
ufak tefek işler
odd jobs
ufak tefek işler yapan adam
oddman
ufak tefek işler yapmak
job
yarım kalmığ işler
backlog
yarım kalmığ işler
loose ends
yarım kalmış işler
backlog
yollu yolsuz işler
unlawful activity, monkey business
zor ve sıkıcı işler
chores
çalışma ve sosyal işler
(Hukuk) labour and social affairs
önemli işler
(Ticaret) high affairs
Turkish - Turkish
(Osmanlı Dönemi) umûr
iş
Emek, işçilik, ustalık. İşlem
alet işler el övünür
İnsan ne iş yaparsa yapsın, ne kadar usta olursa olsun, o iş için gerekli araç ve gereç olmadan başarı elde edemez. Durum bu kadar açık olduğu hâlde, araç ve gereci bir tarafa atıp kendi ustalığı ile övünmekten geri durmaz
iş
Herhangi bir maksatla kurulan düzen
iş
Kamu yararına yapılan işler
iş
Sanayi, ticaret, tarım, maliye vb. alanlara ilişkin ekonomik etkinliklerin bütünü
iş
Gizli sebep veya maksat
iş
Uğraş
iş
Geçim sağlamak için herhangi bir alanda yapılan çalışma, meslek: "Sonunda bir iş buldum."- S. F. Abasıyanık. İş yeri: "Kalk yavrum, işe geç kalacaksın."- S. F. Abasıyanık
iş
Nakış, örgü gibi elde yapılan şey
iş
Bir kimseye özgü olan görüş, anlayış
iş
Bir değer yaratan emek
iş
Bazı deyimlerde "yarar, çıkar" anlamında kullanılır
iş
Sorun, konu, mesele, maslahat
iş
Emek, işçilik, ustalık
iş
Nakış, örgü gibi elde yapılan şey: "Komşu kadın elindeki işini dizine bırakıp geline döndü."- M. Ş. Esendal
iş
İş yeri
iş
Bir sonuç elde etmek, herhangi bir şey ortaya koymak için güç harcayarak yapılan etkinlik, çalışma
iş
Bir sonuç elde etmek, herhangi bir şey ortaya koymak için güç harcayarak yapılan etkinlik, çalışma: "İş bittikten sonra denize karşı sigara içilir."- S. F. Abasıyanık
iş
Yapılan şey, davranış
iş
İşlem

İşlemeyen demir pas tutar. - İşleyen demir paslanmaz.

iş
Sorun, konu, mesele, maslahat: "Etrafın gülüşmeleri arasında iş anlaşıldı."- H. C. Yalçın
iş
Bir kuvvetin uygulanma noktasını hareket ettirirken harcadığı güç
iş
Herhangi bir maksatla kurulan düzen: "İşlerini bırakmışlar, dükkânlarını kapamışlar, akın akın şehri terk edip gidiyorlardı."- Y. K. Karaosmanoğlu
iş
Birinden istenen hizmet veya birine verilen görev: "Şimdi Mısır'a memuru olduğum bankanın bir işi için geldim."- Ö. Seyfettin
iş
Herhangi bir yere düzen verici, günlük yaşayışı sağlayıcı her türlü çalışma
iş
Geçim sağlamak için herhangi bir alanda yapılan çalışma, meslek
iş
Ticari anlaşma, alışveriş
iş
Gizli sebep veya maksat: "Çoktandır köylünün şurada burada yayıp gezeceği ehemmiyetli bir iş, bir keramet gösterememişti."- R. H. Karay
iş
Birinden istenen hizmet veya birine verilen görev
İş
(Osmanlı Dönemi) BÂB
İşler
(Hukuk) UMUR