açıkça

listen to the pronunciation of açıkça
Turkish - English
openly

Jessie does not speak of these things openly. - Jessie bu şeyleri açıkça konuşmaz.

Takeda always shows his anger openly. - Tom her zaman öfkesini açıkça gösterir.

frankly

Frankly speaking, his speeches are always dull. - Açıkçası, onun konuşmaları her zaman sıkıcı.

Frankly speaking, you haven't tried your best. - Açıkçası, siz elinizden gelen gayreti göstermediniz.

clearly

He clearly stated that point. - O, konuyu açıkça belirtmiştir.

Tom clearly doesn't understand French very well. - Açıkçası, Tom Fransızcayı çok iyi anlamaz.

distinctly
evidently

You said you would text me in the evening, but you lied, evidently. - Akşamleyin bana mesaj atacağını söyledin ama açıkça yalan söyledin.

Evidently, he's made a mistake. - Açıkçası, o bir hata yaptı.

fairly
definitely
bluntly

Nobody will say it so bluntly, but that is the gist of it. - Hiç kimse bunu çok açıkça söylemeyecek ama bunun özü odur.

plainly

Tom could see it plainly. - Tom onu açıkça görebiliyordu.

Stop beating around the bush and tell me plainly what you want from me. - Lafı dolandırma ve benden ne istediğini açıkça söyle.

cloudlessly
avowedly
frankly, clearly, openly, plainly
point blank
clear

You must speak clearly in company. - Şirkette açıkça konuşmalısın.

Can you clearly define this word? - Bu sözcüğü açıkça tanımlayabilir misiniz?

nakedly
straight-out
outright
flatly

He flatly refused to let me in. - O, içeri girmemi açıkça reddetti.

He flatly refused her requests for help. - Onun yardım teklifini açıkça reddetti.

outspokenly
downright
manifestly
expressly

Here everything is forbidden that isn't expressly permitted. - Burada açıkça izin verilmeyen her şey yasaktır.

unmistakably
openly, clearly, frankly, freely; plainly, clearly
declaredly
plump
directly
obviously

Obviously, this cannot be the work of one person. This is why Tatoeba is collaborative. - Açıkçası, bu bir kişinin işi olamaz. Tatoeba'nın işbirlikçi olmasının nedeni budur.

Brian is mad because Chris obviously does not intend to return the money. - Chris'in açıkça parayı getirmeye niyeti olmadığı için Brian çıldırdı.

publicly
overtly
explicit

I don't like it when mathematicians who know much more than I do can't express themselves explicitly. - Benim bildiğimden çok daha fazla bilen matematikçiler kendilerini açıkça ifade edemedikleri zaman bundan hoşlanmam.

Tom explicitly told Mary not to do that. - Tom açıkça Mary'ye bunu yapmamasını söyledi.

public
in plain terms
in plain english
in simple terms
in so many words
round

Strictly speaking, the earth is not round. - Açıkçası dünya yuvarlak değil.

straightforwardly
plain

Stop beating around the bush and tell me plainly what you want from me. - Lafı dolandırma ve benden ne istediğini açıkça söyle.

Tom could see it plainly. - Tom onu açıkça görebiliyordu.

allegedly
in public
(Jeoloji) discrete
notably
four

Four fifths of French were frankly illiterate towards 1685. - 1685 itibariyle Fransızların beşte dördü açıkça okuma yazma bilmiyordu.

flat

He flatly refused her requests for help. - Onun yardım teklifini açıkça reddetti.

He flatly rejected that idea. - O fikri açıkça reddetti.

flat out
board
palpably
explicitly

I explicitly told Tom not to do that. - Tom'a açıkça onu yapmamasını söyledim.

I don't like it when mathematicians who know much more than I do can't express themselves explicitly. - Benim bildiğimden çok daha fazla bilen matematikçiler kendilerini açıkça ifade edemedikleri zaman bundan hoşlanmam.

freely
patently

This is patently unfair. - Bu açıkça adil değil.

plaınly
demonstrably
barely
pointblank
blunt

Nobody will say it so bluntly, but that is the gist of it. - Hiç kimse bunu çok açıkça söylemeyecek ama bunun özü odur.

professedly
in round terms
perspicuously
baldly
straight out
agape
exposed
evident

It's an evidently bad example. - Bu açıkçası kötü bir örnek.

Evidently, he's made a mistake. - Açıkçası, o bir hata yaptı.

simply

I simply haven't the time to do everything I want to do. - Açıkçası, yapmak istediğim her şeyi yapmak için zamanım yoktu.

I'm sorry, but that is simply impossible. - Üzgünüm ama bu, açıkçası olanaksızdır.

palpable
roundly
açıkça göstermek
manifest
açık
open

Twitter loves open source. - Twitter, açık kaynağı sever.

Don't sleep with the windows open. - Pencereler açık uyuma.

açık
{s} express

Express yourself as clearly as you can. - Elinizden geldiği kadar kendinizi açık biçimde ifade edin.

He expressed himself clearly. - O, kendini açıkça ifade etti.

açık
bare

I can barely keep my eyes open. - Zar zor gözlerimi açık tutabiliyorum.

açık
clear

It seemed clear the Senate would reject the treaty. - Senatonun antlaşmayı reddedeceği açıkça görünüyordu.

We need a clear definition of the concept of human rights. - İnsan hakları kavramının açık bir tanımına ihtiyacımız var.

açıkça belirtmek
specify
açıkça söylemek
make no bones of
açıkça söylemek
avowed
açıkça belirtmek
enounce
açıkça ortada olmak
to be clearly obvious
açıkça söylemek gerekirse
To put it clearly
açıkça yazılı
clearly written
açıkça belirtilmiş
articulate
açıkça belirtmek
declare oneself for smth
açıkça belirtmek
to express clearly, to specify
açıkça göstermek
to show clearly, to manifest
açıkça göstermek
evince
açıkça ispatlamak
prove up to the hilt
açıkça itiraf eden
self confessed
açıkça itiraf etmek
to make no bones of it
açıkça karşı gelmek
flaunt
açıkça konuşmak
put all the goods in the shopwindow
açıkça ortaya koymak
to lay bare
açıkça söylemek
articulate
açıkça söylemek
speak out
açıkça söylemek
make no secret of
açıkça söylemek
avow
açıkça söylemek
to speak out/up, to profess, to make no bones about
açıkça söylemek
profess
açıkça söylenmiş
professed
açıkça tanıma
(Hukuk) express recognition
açıkça tartışma
ventilation
açıkça tartışmak
ventilate
açıkça yapılan hareket
overt act
açık
{s} fair

It should be fairly obvious. - Bu oldukça açık olmalı.

She has a fair complexion. - Onun açık bir teni vardır.

açık
shiny
açık
{s} distinct
açık
{s} obvious

Obviously, this cannot be the work of one person. This is why Tatoeba is collaborative. - Açıkçası, bu bir kişinin işi olamaz. Tatoeba'nın işbirlikçi olmasının nedeni budur.

Brian is mad because Chris obviously does not intend to return the money. - Chris'in açıkça parayı getirmeye niyeti olmadığı için Brian çıldırdı.

açık
{s} precise
açık
{s} forthright
açık
{s} light

While I was reading in bed last night, I fell asleep with the light on. - Dün gece yatakta kitap okurken, ışık açıkken uykuya dalmışım.

I prefer a lighter color. - Daha açık bir renk tercih ederim.

açık
{s} plain

It is plain that you have done this before. - Bunu daha önce yaptığın açık.

His meaning is quite plain. - Onun söylemek istediği oldukça açık.

açık
{s} pale

The turquoise colour evokes the colour of clear water, it's a light and pale blue. - Turkuaz rengi, berrak su rengini çağrıştırıyor, açık ve soluk bir mavi.

At daytime, we see the clear sun, and at nighttime we see the pale moon and the beautiful stars. - Gündüzleri açık bir güneş görürüz, ve geceleri solgun bir ay ve güzel yıldızları görürüz.

açık
definite

It is definite that he will go to America. - Onun Amerika'ya gideceği açık.

açık
wide

The back door's wide open. - Arka kapı sonuna kadar açık.

The front door was wide open. - Ön kapı sonuna kadar açıktı.

açık
opened

When he opened the door he had nothing on but the TV. - Kapıyı açtığında TV dan başka açık bir şeyi yoktu.

Tom opened the door and held it open for Mary. - Tom kapıyı açtı ve onu Mary için açık tuttu.

açık
picturesque
açık
unreserved
açık
short and to the point
açık
aperture
açık
(Havacılık) extended
açık
slipt
açık
(Bilgisayar) powered on
açık
legible
açık
in bulk
açık
straight

Let me get this straight. You're my father? - Şu konuyu açıklığa kavuşturayım. Sen benim babam mısın?

Thank you for setting the record straight. - Konuyu açıkladığın için teşekkür ederim.

açık
noticeable
açık
off

Tom didn't offer any explanation. - Tom herhangi bir açıklama sunmadı.

Tom turned off the engine, but left the headlights on. - Tom motoru kapattı ama farları açık bıraktı.

açık
intelligible
açık
outspoken

Tom is an outspoken person. - Tom açık sözlü bir kişidir.

Mary is outspoken and smart. - Mary açıksözlü ve akıllı.

açık
signal
açık
(Bilgisayar) opens

The store also opens at night. - Mağaza gece de açıktır.

açık
lorry
açık
smutty
açık
apparent

This should be obvious, but apparently it's not. - Bu açık olmalı ama görünüşe göre değil.

It was apparent that he did not understand what I had said. - Söylediğimi anlamadığı açıktı.

açık
weak

Tom is obviously still very weak. - Tom açıkçası hâlâ çok zayıf.

I prefer weak coffee. - Açık kahveyi tercih ederim.

açık
diluted
açık
manifest

What will happen in the eternal future that seems to have no purpose, but clearly just manifested by fate? - Hiçbir amacı yokmuş gibi görünen ama var olmaktan başka bir kaderi olmadığı da açık olan bir sonsuzluktaki sonsuz gelecekte neler olacak?

açık
fine

He wrote a fine description of what happened there. - O, orada ne olduğu ile ilgili güzel bir açıklama yazdı.

açık
broad
açık
shadowless
açık
deficient amount
açık
self-evident
açık
patent

This is patently unfair. - Bu açıkça adil değil.

açık
debit
açık
explicit

I explicitly told Tom not to do that. - Tom'a açıkça onu yapmamasını söyledim.

I gave Tom explicit instructions. - Tom'a açık talimatlar verdim.

açık
unconstrained
açık
perspicuous
açık
transparent
açık
decollete
açık
undisguised
açık
evident

It's an evidently bad example. - Bu açıkçası kötü bir örnek.

Evidently, it's going to rain tomorrow. - Açıkçası, yarın yağmur yağacak.

açık
demonstrable
açık
outstretched
açık
blunt

Nobody will say it so bluntly, but that is the gist of it. - Hiç kimse bunu çok açıkça söylemeyecek ama bunun özü odur.

To put it bluntly, he's mistaken. - Açık söylemek gerekirse, o yanılıyor.

açık
ostensive
açık
shortage
açık
concrete
açık
heart-to-heart
açık
specific

Could you be more specific? - Biraz daha açık olur musun?

Can you be a bit more specific? - Biraz daha açık olabilir misin?

açık
undischarged
açık
graphic

Fewer graphics and more captions would make the description clearer. - Daha az grafikler ve daha fazla başlık açıklamayı daha net yapabilir.

açık
uncovered
açık
spread
açık
open for
açık
{s} free

My door is always open. Feel free to visit when you want. - Kapım her zaman açık. İstediğin zaman ziyaret etmeye çekinme.

There Akai joins them and it becomes a free-for-all in front of the finish line. - Orada Akai onlara katılır ve bu bitiş çizgisinin önünde herkese açık bir yarışma olur.

açık
open to

The store is not open today. - Mağaza bugün açık değil.

The park is open to everybody. - Park herkese açıktır.

açık
open on
açık
loosy
açık
wide-open
Açık
power on
açık
expressly

Here everything is forbidden that isn't expressly permitted. - Burada açıkça izin verilmeyen her şey yasaktır.

açık
{s} categorical
açık
wishy washy
açık
point blank
açık
{s} articulate
açık
{s} luminous
açık
{s} visible

During clear weather, the coast of Estonia is visible from Helsinki. - Açık havada, Estonya kıyısı Helsinki'den görülebilir.

açık
{s} unashamed
açık
{s} candid

Tom is candid about his past. - Tom geçmişi konusunda çok açıktır.

Tom announced his candidacy for class president. - Tom sınıf başkanlığı için adaylığını açıkladı.

açık
dilute
açık
{s} loose
açık
clean cut
açık
{i} deficit

The company incurred a deficit of $400 million during the first quarter. - Şirket ilk çeyrekte 400 milyon dolar açık verdi.

Are trade deficits good or bad? - Ticaret açıkları iyi mi yoksa kötü mü?

açık
{i} shortfall
açık
openended
açık
selfevident
açık
opencast
açık
cloudy

On cloudy days, you can hear distant sounds better than in clear weather. - Bulutlu günlerde, uzaktaki sesleri açık havadakilerden daha iyi duyarsın.

açık
{s} unclouded
açık
{s} uncomplicated
açık
{s} raw
açık
clear, easy to understand; not in cipher
açık
{s} hospitable
açık
not roofed; not enclosed
açık
open for business, open
açık
open, defenseless, unprotected (city)
açık
clear, cloudless, fine
açık
exposed

Fadil exposed his dark secret. - Fadıl karanlık sırrını açıkladı.

açık
frankly, openly
açık
outskirts; nearby place
açık
the open

We had a party in the open. - Bizim açık havada bir partimiz vardı.

We had a good time in the open air. - Açık havada iyi zaman geçirdik.

açık
open; (çay/kahve) weak; (yol/geçit) free, clear; (hava) clear, cloudless; (renk) light; uncovered; naked, bare; clear, plain, distinct; frank, outspoken; vacant" " boş, münhal; (çek) blank;" "(resim/kitap vb.) smutty, bawdy, pornographic, salacious; open air; open sea; vacant position; deficit; shortfall; openly, baldly, frankly, straight out
açık
crystal

Let me make myself crystal clear. - Kendimi açık seçik ifade etmeme izin verin.

açık
distance, space between
açık
empty, clear, unoccupied
açık
{s} outright
açık
deficit, shortage
açık
soccer wing, winger, player in a wing position
açık
explicitly

The government explicitly declared its intention to lower taxes. - Hükümet vergileri düşürmek için niyetini açıkça bildirdi.

I don't like it when mathematicians who know much more than I do can't express themselves explicitly. - Benim bildiğimden çok daha fazla bilen matematikçiler kendilerini açıkça ifade edemedikleri zaman bundan hoşlanmam.

açık
{s} lucid
açık
declared

Tom has been declared brain dead. - Tom'un beyin ölümü açıklandı.

When he openly declared he would marry Pablo, he almost gave his grandmother a heart attack and made his aunt's eyes burst out of their sockets; however, his little sister beamed with pride. - O Pablo ile evleneceğini açıkça ilan ettiğinde, neredeyse büyük annesine kalp krizi geçirtecekti , halasının gözlerini yuvasından fırlattıracaktı fakat küçük kız kardeşi gururla baktı.

açık
not secret, in the open
açık
{s} unconcealed
açık
blank
açık
obscene; suggestive
açık
clear-cut
açık
open sea

After the wind has stopped, let's sail the boat off to the open sea. - Rüzgar durduktan sonra, tekneyle açık denize yelken açalım.

When we awoke, we were adrift on the open sea. - Uyandığımız zaman, açık denizde akıntıya kapılıp sürükleniyorduk.

açık
aboveground
açık
confessed

He confessed his crime frankly. - Suçunu çok açık bir şekilde itiraf etti.

açık
in blank
açık
uncovered; naked, bare, exposed
açık
fortunate, promising
Turkish - Turkish
Kolay anlaşır biçimde
Gizli bir yönü kalmaksızın, kolay anlaşılır bir biçimde: "Düşündüğümü açıkça söylemeyi tercih ettim."- R. H. Karay
Gizli bir yönü kalmaksızın, kolay anlaşılır bir biçimde
aşikare
alenen
celi
ayan
sarahaten
(Osmanlı Dönemi) zahirane
(Osmanlı Dönemi) sarâhaten
Açık
(Hukuk) VAZIH
Açık
(Osmanlı Dönemi) MÜNFEC
Açık
(Osmanlı Dönemi) CEHVA'
Açık
(Hukuk) SARİH
Açık
(Osmanlı Dönemi) BÂZ
Açık
dekolte
açık
İşler durumda olan
açık
(Osmanlı Dönemi) küşâde
açık
(Osmanlı Dönemi) sarih
açık
Doğru olarak, açıkça: "İnsan mağlubiyetini bu kadar açık kabul eder mi?"- M. Yesarî
açık
Denizin kıyıdan uzakça olan yeri: "Limanda bilinen gemiler, oysa açıklardadır."- B. Necatigil
açık
Bir ihtiyacın karşılanamaması durumu
açık
Örtüsüz, çıplak
açık
Boş
açık
Açılmış, kapalı olmayan, kapalı karşıtı
açık
Denizin kıyıdan uzakça olan yeri
açık
Aralığı çok. Çalışır durumda olan: "Bazı dükkânları açık olan caddeden sola saptılar."- Ö. Seyfettin
açık
Gizliliği olmayan, olduğu gibi görünen
açık
Görevlisi olmayan, boş (iş, görev), münhal
açık
Aralığı çok
açık
Belli bir yerin biraz uzağı
açık
Açılmış, kapalı olmayan, kapalı karşıtı: "Açık pencerenin önünde denize karşı saatlerce dertleştik."- R. N. Güntekin
açık
Sevişme sahnelerini bütün çıplaklığıyla anlatan (kitap, resim, film)
açık
Rengi açık olmayan, koyu karşıtı: "Açık sarı saçlı, zayıf bir kadın keman çalıyordu."- Ö. Seyfettin
açık
Koyu olmayan (renk)
açık
Her türlü düşünceyi hoşgörüyle karşılayabilen, etkisinde kalabilen
açık
Kolay anlaşılır, vazıh
açık
Kolay anlaşılır, vazıh: "Açık konuşma zamanının artık geldiğine kani idim."- R. N. Güntekin
açık
Engelsiz
açık
Her türlü düşünceyi hoşgörüyle karşılayabilen, etkisinde kalabilen: "... her çeşit kafa ve gönül fırtınalarına açık bir adamdı o."- T. Buğra
açık
Engelsiz. Örtüsüz, çıplak
açık
Doğru olarak, açıkça
açıkça
Favorites