bir

listen to the pronunciation of bir
التركية - الإنجليزية
one

I'd like to stay one more night. Is that possible? - Bir gece daha kalmak istiyorum. Mümkün mü?

This is a good book, but that one is better. - Bu iyi bir kitaptır ama şu daha iyidir.

single

There isn't a single cloud in the sky. - Gökyüzünde tek bir bulut yok.

Did God really create the earth in a single day? - Tanrı, dünyayı gerçekten tek bir günde mi yarattı?

uni
un
one person or thing
alone
uni-
one and the same
another
just
if only
(Biyokimya) mono-
once
mono

He read the poem in a monotone. - O, şiiri monoton bir şekilde okudu.

Carbon monoxide is a poisonous substance formed by the incomplete combustion of carbon compounds. - Karbon monoksit karbon bileşiklerinin tam yanmamasından oluşan zehirli bir maddedir.

one (as a number): Bir beyaz manolya yedi pembe manolyaya bedeldir. One white magnolia is worth seven pink magnolias
only: Bir o bunu yapabilir. Only she can do this. Bunu bir sen bir de ben biliyoruz. You and I are the only ones who know this
used as an emphatic: O hayata bir alıştı ki sorma gitsin! He has really gotten accustomed to that way of life! Bir dene! Just try it! Birdenbire bir feryat! And suddenly there was such a yell! Ah, bir oraya gidebilsem! Ah, if I can just go there!
used to add a note of vagueness: Bir zamanlar Arnavutköy'de çilek yetiştirilirdi. There was a time when strawberries were grown in Arnavutköy. Sen bugün bir tuhafsın. You don't seem quite yourself today
single; some
shared, used in common: Yatak odalarımız ayrı, banyomuz bir. We have separate bedrooms but share a bathroom
a, an; one; unique; the same; united; once; only, alone; just; if only
the same: Emellerimiz bir. Our goals are the same
a, an; a certain, a particular: Bursa'da güzel bir evi var. She has a lovely house in Bursa. Dünkü partide bir kadını gördüm; kim olduğunu sen anlarsın. At yesterday's party I saw a certain woman; you know who I mean
united; of one mind, of the same opinion: Bu konuda biriz. We're of one mind on this subject
{i} drink

We generally drink tea after a meal. - Biz genellikle bir öğünden sonra çay içeriz.

He needs something to drink. - İçecek bir şeye ihtiyacı var.

a
apart

Can you tell the twins apart? - İkizleri birbirinden ayırtedebilir misin?

I'm busy looking for an apartment. - Ben bir daire aramakla meşgulüm.

{s} some

I've brought you a little something. - Sana küçük bir şey getirdim.

I brought you a little something. - Sana küçük bir şey getirdim.

squash

Have you ever squashed a tomato? - Hiç bir domates ezdin mi?

Butternut squash is a good source of manganese, potassium, and vitamins A, C, and E. - Balkabağı, iyi bir manganez, potasyum ve A, C ve E vitaminleri kaynağıdır.

attack

They began with a strong attack against the enemy. - Düşmana karşı şiddetli bir taarruza geçtiler.

She attacked him with a baseball bat. - O, bir beyzbol sopası ile ona saldırdı.

un#veil
{f} pace

I can describe China, especially in relation to big cities like Beijing, in one sentence - China is a country whose pace of life is both fast and leisurely. - Ben, özellikle Pekin gibi büyük şehirler ile ilgili olarak Çin'i tek bir cümleyle açıklayabilirim. - Çin, yaşam hızı hem hızlı hem de keyifli bir ülkedir.

He walked at a quick pace. - O büyük bir hızla yürüdü.

engage

Tom bought an engagement ring for Mary with money he inherited from his grandfather. - Tom büyükbabasından miras kalan parayla Mary için bir nişan yüzüğü aldı.

Tom gave Mary an engagement ring. - Tom Mary'ye bir nişan yüzüğü verdi.

somewhere

You know that two nations are at war about a few acres of snow somewhere around Canada, and that they are spending on this beautiful war more than the whole of Canada is worth. - Kanada civarında bir yerde birkaç dönüm karla ilgili iki ulusun savaşta olduğunu ve bu güzel savaşa tüm Kanada'nın değdiğinden daha çok para harcadıklarını bilirsiniz.

I remember seeing you all somewhere. - Hepinizi bir yerde gördüğümü hatırlıyorum.

unity

He spoke of party unity. - O, parti birliği hakkında konuştu.

Many Eastern religions teach that there is a unity behind the diversity of phenomena. - Birçok Doğu dinleri olayların çeşitliliği arkasında bir birlik olduğunu öğretir.

unit

The United States borders Canada. - Amerika Birleşik Devletleri, Kanada ile komşudur.

In 1860, Lincoln was elected President of the United States. - 1860'ta Lincoln, Amerika Birleşik Devletleri başkanlığına seçildi.

head

A cup of coffee cleared my head. - Bir fincan kahve kafamı aydınlattı.

Nobody can be a head coach of a soccer team without being a soccer player. - Hiç kimse futbolcu olmadan bir futbol takımının teknik direktörü olamaz.

{f} lump

I have a facial boil. There's a painful lump at the back of one nostril. - Bir yüz çıbanım var.Bir burun deliğinin arkasında acılı bir yumru var.

Please put a lump of sugar in my coffee. - Kahveme bir küp şeker koyun lütfen.

(İnşaat) a, an
erect

The soldiers have erected a peace monument. - Askerler bir barış anıtı diktiler.

They erected a statue in memory of Gandhi. - Onlar Gandhi'nin anısına bir heykel diktiler.

bir kere
once

Tom hates it when Mary asks him to explain the same thing more than once. - Mary ondan aynı şeyi bir kereden fazla açıklamasını istediğinde, Tom bundan nefret ediyor.

You can't be two places at once. - Bir kerede iki yerde olamazsın.

bir zamanlar
once upon a time

Once upon a time there was a chicken that had a crispbread. - Bir zamanlar bir tavuk vardı, onun bir gözlemesi vardı.

Once upon a time there was a poor man and a rich woman. - Bir zamanlar yoksul bir adam ve zengin bir kadın vardı.

bir daha
once more
bir kez daha
once more

Please say it once more. - Lütfen onu bir kez daha söyleyin.

Explain it once more, Jerry. - Onu bir kez daha açıkla, Jerry.

bir kez
once

She was late once again. - Bir kez daha geç kalmıştı.

When he was a student, he went to the disco only once. - Öğrenci olduğu zamanlar diskoya sadece bir kez gitti.

bir araya getirmek
gather
bir defada alınan miktar
batch
bir sürü
lots of

Our plan has lots of advantages. - Planımızın bir sürü avantajı var.

Mr Miyake showed me lots of places during my stay in Kurashiki. - Bay Miyake Kurashiki'de kaldığım sırada bana bir sürü yer gösterdi.

bir kez daha
once again

France and Britain were at war once again. - Fransa ve İngiltere bir kez daha savaştaydı.

Could you please repeat it once again? - Lütfen onu bir kez daha tekrarlar mısın?

bir anlık
momentary
bir daha
again

I never want to see you here ever again! - Ben bir daha seni burada asla görmek istemiyorum.

I will never fall in love again. - Bir daha asla âşık olmayacağım.

beklenmedik bir para
windfall
düzgün bir şekilde
properly

Properly listen to what I'm going to say. - Söyleyeceklerimi düzgün bir şekilde dinle.

Tom doesn't know how to treat his employees properly. - Tom çalışanlarına düzgün bir şekilde nasıl davranacağını bilmiyor.

uygun bir şekilde
properly

An American Indian is more properly called a Native American. - Bir Amerikalı Kızılderili daha uygun bir şekilde Yerli Amerikalı olarak bilinir.

We're going to do it properly. - Biz onu uygun bir şekilde yapacağız.

basit bir şekilde
simply
beklenmedik bir şekilde
unexpectedly
nazik bir şekilde
gently
son bir çaba göstermek
spurt
bir şey
anything

Don't you have anything smaller than that? - Ondan daha küçük herhangi bir şeyin yok mu?

Let me know if you are in need of anything. - Eğer bir şeye ihtiyacın olursa haberim olsun.

bir süre
for a while

I want to leave these packages for a while. - Bu paketleri kısa bir süreliğine bırakmak istiyorum.

She pondered the question for a while. - Soruyu bir süre düşünüp taşındı.

bir tarafa
aside

They set aside her objections. - Onun itirazlarını bir tarafa bıraktılar.

bir yıl yaşayan bitki
annual
bir tek
only

Everyone has a house to go to, a home where they can find shelter. My house is the desert, my home the barren heath. The north wind is my fire, the rain my only bath. - Herkesin gidebileceği bir evi, sığınabileceği bir yuvası var. Benim evim çöllerdir, yurdum çorak topraklar. Kuzey rüzgarı ışığım, yağmurda bir tek paklanırım.

Only those who believe in the future believe in the present. - Bir tek geleceğe şu inananlar, o ana inanır.

bir iş için gönderme
errand
bir kenara
aside

He puts aside some gas. - O bir kenara biraz benzin koydu.

Tom laid the book aside and looked up. - Tom kitabı bir kenara koydu ve yukarı baktı.

bir kenara koymak
set aside
bir yığın
heap
bir kenara
by
bir merkezden yayılmak
radiate
bir ayağı çukurda
decrepit
bir tutmak
identify
bir an için
momentarily

Tom is expected to arrive momentarily. - Tom'un bir an için varması bekleniyor.

Tom paused momentarily. - Tom bir an için durakladı.

bir ara
some time or other
bir araya gelmek
cluster
bir araya gelmek
come together
bir başkasıyla aynı amaca hizmet eden kişi
(Hukuk) counterpart
bir bir
one by one

One by one, the members told us about their strange experience. - Üyeler bir bir enteresan hikayelerini anlattı.

One by one, the members told us about their strange experience. - Üyeler bir bir garip hikayelerini anlattı.

bir daha gözden geçirmek
revise
bir dahaki
next

Next time you'll pay for it! - Bir dahaki sefere bunun bedelini ödersin!

Next time you come to see me, I will show you the book. - Bir dahaki sefere beni görmeye geldiğinde, sana kitabı göstereceğim

bir deri bir kemik
emaciated
bir deri bir kemik
rawboned
bir deri bir kemik
skinny
bir gecelik
overnight

I am planning to make an overnight trip to Nagoya. - Nagoya'ya bir gecelik gezi yapmayı planlıyorum.

It was an overnight sensation. - Bu bir gecelik heyecandı.

bir ihtimal
perchance
bir ihtimal
perhaps

Could you perhaps translate that for me? - Bir ihtimal bunu benim için çevirir misin?

bir kararın veya bir hareketin olası etkisi
(Hukuk) implication
bir kez
one time

I'm only going to ask you this one time, Tom. - Ben bunu sana sadece bir kez soracağım, Tom.

I've been to Canada one time. - Kanada'da bir kez bulundum.

bir konu hakkında genel tanıtım yapmak
(Hukuk) to introduce
bir müddet
awhile, for a while
bir nebze
a little bit
bir sefer
one time

How many books can I take out at one time? - Ben dışarıya bir seferde kaç tane kitap alabilirim?

The clinic allowed only two visitors per patient at any one time. - Klinik, bir seferde hasta başına iki ziyaretçiye izin verdi.

bir seferde
at a time

He carried six boxes at a time. - O, bir seferde altı kutu taşıdı.

Perhaps you should try doing one thing at a time. - Belki bir seferde bir şey yapmaya çalışmalısın.

bir sonra
next

You are the next in line for promotion. - Tanıtım sırasında bir sonraki kişisin.

I think we get off at the next stop. - Sanırım bir sonraki durakta ineceğiz.

bir sonraki
next

You are the next in line for promotion. - Tanıtım sırasında bir sonraki kişisin.

When is the next guided tour? - Bir sonraki rehberli tur saat kaçta?

bir sorunu enine boyuna incelemek
(Hukuk) deliberation
bir süre
awhile, for a time
bir süre
awhile

We're going to have good weather for awhile. - Bir süreliğine daha havalar güzel olacak.

I'll bet Madonna doesn't return to her career for awhile. - Madonna'nın kariyerine bir süre için geri dönmeyeceğine bahse girerim.

bir süre sonra
in time
bir tür elma
russet
bir türlü
in no way
bir türlü
just as bad
bir türlü
in one way or another
bir yazıyı gözden geçirip düzeltmek
(Hukuk) revise
bir yerde
somewhere

He lives somewhere about here. - O, burada bir yerde yaşıyor.

He lives somewhere around the park. - O, parkın civarında bir yerde yaşıyor.

bir yere götürmek
take something off
bir yere götürmek
take someone off
bir yıllık bitki
annual
bir zamanlar
once

I have seen him once on the train. - Onu bir zamanlar trende gördüm.

All this worldly wisdom was once the unamiable heresy of some wise man. - Bütün bu dünyevi bilgelik bir zamanlar herhangi bir bilge adamın sevimsiz sapıklığıydı.

bir şey değil
not at all

This is not at all what Tom expected. - Bu hiç de Tom'un beklediği bir şey değil.

bir şeye çözüm bulmak
sort something out
bir hayli
many

We have many members. - Bir hayli üyemiz var.

There are many books on this subject. - Bu konuda bir hayli kitap var.

bir kenara bırakmak
put away
bir takım
several

A combination of several mistakes led to the accident. - Bir takım hataların birleşimi kazaya neden oldu.

Several houses were damaged in the last storm. - Son fırtınada bir takım evler hasar gördü.

bir türlü
somehow
bir amaca yönelik
purposeful
bir an önce
forthwith
bir an önce
right away

Tom says he wants to get married right away. - Tom bir an önce evlenmek istediğini söylüyor.

Why did you put the chicken in such a difficult place to get when you knew that I wanted to use it right away? - Bir an önce onu kullanmak istediğimi bildiğin halde niçin tavuğu böyle alması zor bir yere koydun?

bir anlamı olmak
add up
bir anlamı olmak
make sense
bir anlamı olmak
have a meaning
bir araya gelmek
get together

Bill and John like to get together once a month to chat. - Bill ve John sohbet etmek için ayda bir kez bir araya gelmekten hoşlanıyorlar.

Bill and John like to get together once a month to talk. - Bill ve John konuşmak için ayda bir kez bir araya gelmekten hoşlanıyorlar.

bir bütün halinde
(Tıp) enblock
bir bütün olarak
in the aggregate
bir bütün olarak
as a whole
bir büyük
a grown up
bir de
and also
bir de
also

Whatever has a beginning also has an end. - Her yokuşun bir de inişi vardır.

To some degree I am also afraid of people, they have the power to destroy you. - Ben de bir dereceye kadar insanlardan korkuyorum, onların seni yok etme gücü var.

bir de
and what is more

He is a great statesman, and what is more a great scholar. - O büyük bir devlet adamı ve bunun da ötesinde büyük bir bilgindir.

bir de
and what's more
bir de
in addition

In addition to taking the regular tests, we have to hand in a long essay. - Düzenli testler almaya ek olarak, bizim uzun bir deneme teslim etmemiz gerekiyor.

bir de
boot
bir de
in addition to

In addition to taking the regular tests, we have to hand in a long essay. - Düzenli testler almaya ek olarak, bizim uzun bir deneme teslim etmemiz gerekiyor.

bir de
moreover
bir de bana sor
tell me about it
bir dizi
a range of
bir dizi ...
a series of
bir dizi delikten biri
perforation
bir durumu düzeltmek
(Politika, Siyaset) remedy a situation
bir düz
knit one, purl one
bir hafta önce
a week ago
bir hafta önce
one week ago
bir işin üstesinden gelmek
be equal to
bir kere
begin with
bir kere
start with
bir kere daha
encore
bir kere daha
one more time
bir kere yaz
(Bilgisayar) write once
bir kere yazılır bellek
Write Once Read Many
bir kerede
in one go
bir kez
e'er
bir kez
ever

They go to watch a play once every month. - Onlar her ay bir kez maç izlemeye giderler.

We go to the theater once every two weeks. - Biz her iki haftada bir kez tiyatroya gideriz.

bir kez daha
(deyim) once and again
bir kez daha
one more time

If I go by air one more time, I'll have flown in an airplane five times. - Ben bir kez daha hava yoluyla gidersem uçakta beş kez uçmuş olurum.

I'll say it one more time. - Bir kez daha söyleyeceğim.

bir kez daha
on one occasion
bir kez sor
(Bilgisayar) ask once
bir kez yumurtlayan
(Denizbilim) semelparous
bir kez çalıştır
(Bilgisayar) run once
bir nevi
sort of

I sort of had a crush on Tom. - Ben bir nevi Tom'a aşık oldum.

bir olayı çözmek
(Argo) dope
bir seferde
in one go
bir seçim yapmak
make a choice
bir sorunu çözmek
sort something out
bir söz
undertone
bir süre
for a time

For a time, things were peaceful. - Bir süre için her şey huzurlu idi.

The car dove into the field and, after bumping along for a time, came to a halt. - Araba tarlaya daldı ve bir süre sarsıldıktan sonra durma noktasına geldi.

bir süre önce
a while ago
bir tür
(Havacılık) perspex
bir tür akbaba
buzzard
bir tür akbaba
turkey buzzard
bir tür keklik
grouse
bir tür midye
cockle
bir tür sosis
(Gıda) frankfurter
bir tür yorgan
puff
bir tür şahin
(Hayvan Bilim, Zooloji) buzzard
bir uçtan bir uca
through

I hiked through the Pyrenees from Spain to Paris. - İspanya'dan Parise Pirene'leri bir uçtan bir uca yürüdüm.

bir yana
away

The birds flew away in all directions. - Kuşlar dört bir yana uçuştu.

bir yer
anywhere

Are you going anywhere? - Bir yere gidiyor musun?

Do you feel at home anywhere? - Herhangi bir yerde evinizdeymiş gibi hisseder misiniz?

bir yerde
anywhere

Tom claims that he wasn't anywhere near the murder scene at the time of the murder. - Tom cinayet anında cinayet mahalline yakın bir yerde olmadığını iddia ediyor.

Do you feel at home anywhere? - Herhangi bir yerde evinizdeymiş gibi hisseder misiniz?

bir yerde
as it were
bir yerde bulunmak
be situated
bir yerde durmak
stop off
bir yerde ikamet etmek
abode
bir yerde kalmak (su vb)
stand
bir yerde oturan
resident
bir yerde oturan kimse
calm
bir yerde oturan kimse
occupant
bir yerde oturan kimse
habitant
bir yerde toplamak
centralize
bir yerde torpili olmak
have an in
bir yerde tutmak
store
bir yetişkin
a grown up
bir yıllık
one-year
bir yıllık
ageing
bir yıllık olarak hesaplanan
(Ticaret) annualized
bir ölçü
(Gıda) batch
bir önceki
the preceding one
bir önceki
the former one
bir önceki
the previous one

This newspaper article is more interesting than the previous one. - Bu gazete makalesi bir öncekinden daha enteresan.

This winter is expected to be colder than the previous one. - Bu kışın bir önceki kıştan daha soğuk olması bekleniyor.

bir önceki sayı
back number
bir önceki yıl
previous year
bir örnek
one example
bir örnek
one-note
bir şeyin etkisi
(Hukuk) outcome
birden bir şeye başlamak
break into
bire bir
teteatete
bire bir
one-to-one
bire bir eşleştirme
(Bilgisayar) 1-to-1
bir kat daha
more
bir defa
once

Don't try to do all these things at once. - Bu işlerin hepsini bir defada yapmaya çalışma.

You must not forget to write to your parents at least once a month. - En azından ayda bir defa anne babana yazmayı unutmamalısın.

Bir mıh nal kurtarır bir nal bir at kurtarır
(Atasözü) A stitch in time saves nine
Bir çocuktan bir deliden al haberi
(Atasözü) Children and fools speak the truth
bir alem
a world
bir dakika
one minute

He missed the train by one minute. - Bir dakika ile treni kaçırdı.

One minute has sixty seconds. - Bir dakikada altmış saniye vardır.

bir kısmı, bir parça, bir bölüm
part, a part of a section
bir problemi çözmek
to resolve a problem
bir süreden beri
Since a while
bir yana çekmek
Lead someone aside
bir yandan
hand

On the one hand, the place is cheap. On the other hand, it's too hot. - Bir yandan, yer ucuz. Öte yandan, çok sıcak.

He is clever, but on the other hand he often makes careless mistakes. - Zeki ama bir yandan da sık sık dikkatsizce hatalar yapıyor.

bir yol
way
bir yıllık
perennial
bir zamanlar
Back then
الإنجليزية - الإنجليزية
Stands for Bureau of Internal Revenue and is in charge of collecting all internal taxes (like income taxes)
British Institute of Radiology
التركية - التركية
Sadece
Tek
Bu sayıyı gösteren rakam 1, I
Başına geldiği kelimelere kuvvet, istek veya kesin olmayan anlamlar katar
Herhangi bir varlığı belirsiz olarak gösterir
Ancak, yalnız
Bu sayıyı gösteren 1, I rakamlarının adı
Sayıların ilki
Bir kez
Beraber
Değer, önem bakımlarından birbirinden farksız, birbirine eşit, birbirine benzer
Ortaklaşa olan, müşterek
Eş, aynı, bir boyda
Bu sayı kadar olan
1
bir dikili ağacı bile olmamak
(deyim) Mali mülkü olmamak, hiç bir şeyi olmamak
bir bir
Birer birer, ayrı ayrı
bir bir
Olduğu gibi, tam tamına, eksiksiz
bir bir
bakınız: hepyek
bir boydan bir boya
Bir yerin bir ucundan öbür ucuna kadar, baştan başa
bir yer, bir olaya sahne olmak
Bir yerde bir olay geçmek
bir şey için veya bir şeye deli olmak
Çok sevmek
bir şey için veya bir şeye deli olmak
Delirmek
bir şey için veya bir şeye deli olmak
Çok sinirlenmek
Bir ara
bir aralık
Bir araya getirmek
toplamak
Bir araya getirmek
birleştirmek
Bir kere
(Osmanlı Dönemi) TURKA
Bir kerelik
bir defalık
Bir kez
bir boy
Bir kez
bir yol
Bir tek
vahit
Bir yıllık
(Osmanlı Dönemi) HAVLÎ
Bir önceki
bıldırki
Bir önceki
geçen
bir an önce
Hemen, olabildiği kadar ivedi
bir ara
Geçmişte bir zaman
bir ara
Kısa bir süre
bir kere
Aslında
bir kere
Bir kez, bir defa
bir sürü
Çok sayıda, pek çok
bir yandan
Bir taraftan, hem ... hem
bir zamanlar
Zamanında, vaktiyle, eskiden
bir çift
İki adet
bir çift
Biraz, bir iki
bir ölçüde
Biraz, belli oranda
birler
Ondalık sayı sistemine göre yazılan bir tam sayıda sağdan sola doğru ilk sayının bulunduğu basamak
الإنجليزية - التركية

تعريف bir في الإنجليزية التركية القاموس.

birini bir yere bırakmak
Drop someone to somewhere